Altan BAL | Merhaba (15. Sayı)

Merhaba,
Daha çok tiyatro sanatı için kabul gören bir benzetmedir biliyorum ama ben fotoğrafı da illüzyona benzetiyorum; doğal sonucu olarak, fotoğrafçıyı da illüzyoniste. Yok yok, belgesel fotoğrafçılığı da bu benzetmenin dışında tutmuyor, hatta tam göbeğinde olduğunu düşünüyorum.

İllüzyonist de, fotoğrafçı da insanların, dış dünyayı algılamaktaki en çok güvendikleri duyu organlarına, yani “göz”e yönelik bir eylem gerçekleştirmekte. Bir illüzyonistin aslında ne kadar iddialı olduğunu bir düşünsenize:

Hey sen, şu an gözlerini dikmiş bana bakıyorsun, büyü yapmadığımı da biliyorsun. Her şey senin gözünün önünde olup bitecek. Zaten gördüğüne inanmayacaksın da neye inanacaksın değil mi? Ama birazdan, çok da sıradan hareketler yaptığım hâlde, gözlerinin önünde fiziki kanunların dışında bir şeyler olacak. Gözünün içine baka baka ben seni kandıracağım. İstersen gözünü bir saniye bile benden ayırma. Sen ne kadar gözüne güvenirsen, ben seni o kadar kandıracağım.”

Aynı fotoğrafçı gibi:
Sana birazdan bir fotoğraf göstereceğim… Saniyenin binde birinde çekilmiş olacak. Öncesini ve sonrasını kesinlikle bilemeyeceksin; illa merak etsen de ne dersem ona inanmak zorundasın. İki boyutlu, kadrajlı ve tabii ki hareketsiz olacak. Buna rağmen sen, benim gayet subjektif seçimlerimden oluşan bir fotoğrafa baktığını unutacaksın. Fotoğrafın içinde gösterileni “gerçekten” görmüş sayacaksın kendini… Zaten gördüğüne inanmayacaksın da neye inanacaksın, değil mi?

Fotoğrafçının, fotoğraf aracılığıyla yaydığı illüzyonlardan en aldatıcısı kesinlikle, fotoğrafçılığın bir “an” sanatı ve fotoğrafçının da “an”ları yakalayan bir avcı olduğu söylemidir. Eğer boş bulunursanız inandırırlar da:

Elimizde fotoğraf makineleriyle gezerken öyle bir anla karşılaşacağız ki fotoğraf makinesini kaldırıp deklanşöre basmamız yeterli olacak. Zaten o an, o kadar çarpıcı bir an olacak ki siz saniyenin iki yüz ellide biri kadar kısa bir zamanda kadrajı da, biçimi de fark etmeden doğru yapmış olacaksınız.”

Bu tarife göre bizleri etkileyen fotoğrafların ortaya çıkması, fotoğrafçıların o çok fotografik “an”lara rastlayacak kadar şanslı ve bir fotoğraf makinesine sahip olacak kadar paralı olmalarına bağlı. Yine bu tariften çıkan sonuca göre fotoğraf tarihinin iyi fotoğrafçılarının tek özellikleri, şanslı ve makine sahibi olmaları.

Fotoğrafın fiziki ortaya çıkış zamanı çok çok kısa olsa da (Saliselerle ölçülen bir zaman diliminde deklanşöre basarsınız; obtüratör perdesi, saniyenin belki de üç binde biri kadar açık kalır ve fotoğraf, film veya sensör üzerinde oluşur.) fotoğrafçının herhangi bir fotoğrafı çekmesini sağlayan tüm kararlar, bir sürecin sonucudur. Dış dünyayı, hiçbir zaman durmayan, sürekli birbirine eklenen duyular toplamı şeklinde algılayan insanın her yaptığı hareket, zaten farkında olduğu veya olmadığı bir sürecin sonucudur; tıpkı her fotoğrafın olduğu gibi.

ilgili fiziksel özellikleri göz ardı edersek, akılda kalmasını sağlayan, fotoğrafçının yaptığı seçimlerdir; zaten fiziksel özelliklerinden dolayı akılda kalan çok az fotoğraf vardır. İlk seçim konudur. Fotoğrafçının ne çekeceğine karar vermesi, fotoğrafçının tüm hayatının bir sonucudur. Benim gerçekleştirdiğim iki projenin (Bekâr Odaları ve Kamyoncular), babamın hayatının belirli dönemleri olması, buna örnek olarak verilebilir. İkinci seçim konusu ise malzemedir. Hangi makinenin kullanılacağından çalışmanın renkli mi, siyah-beyaz mı olacağına kadar her malzemeye, bir sürecin sonunda karar verilir. Çekimin yapılacağı yere yolculuktan sonra, o çok anılan çekim ânında da fotoğrafçı birtakım önemli seçimler yapar. Önce açısını belirler, sonra kadrajını. Fotoğrafın içinde ne olacağına ve nasıl olacağına karar vermesi gerekir. Bu seçimleri yaptıktan sonra deklanşöre basar ve saniyenin bilmem kaçta birinde fotoğraf oluşur. Gördüğünüz gibi, bir anda olup biten, yalnızca deklanşöre basıldıktan sonra olanlardır. Bu andan önceki tüm seçimler ki bu seçimler fotoğrafımızın etkileyiciliğini belirler, süreçlerin sonucudur.

Hayatında ilk defa evsiz görmüş birinin çektiği “evsiz bir insan” fotoğrafıyla, hayatının bir kısmını evsiz olarak geçiren birisinin ya da uzun zamandır evsizler hakkında romanlar okuyan bir kişinin çekeceği aynı evsiz fotoğrafı kesinlikle benzer olamaz.
Siz bakmayın yüz metreyi dokuz küsur saniyede koştuklarına… Onlar o dokuz saniyeyi koşabilmek için bir ömür boyu hazırlanıyorlar…

Kontrast Sayı 15, Ocak 2010

Altan BAL