İlker MAGA | Tecrübe ve Paylaşmak (21. Sayı)

İster yaşama birkaç ay önce katılmış bir bebek, isterse çok karmaşık formül ve deneylerle uğraşan bir biliminsanı olsun, yaptıklarından tamamen bağımsız, her “homo sapiens” için hayat, herhangi bir şekilde elde edilmiş tecrübe demek.

En ilkel insanın görme eylemi incelendiğinde bile, görmenin bilgiyle ilgili olduğu fark edilebilecektir.

İlk insan, hayatta kalmasını sağlayacak bilgileri toplamakla işe başladı. Gerekli bilgileri edindi, edindiği bilgi kadar görebildi; gözleri ne aradığını biliyordu.

Dünya, insanın gözleri önünde hareket hâlindedir. Önündeki binlerce nesneye rağmen, yine hayatta kalma mücadelesinin ilkel güdüleri nedeniyle olsa gerek, insan bu nesne zenginliğine rağmen, ihtiyaçlarını karşılayacak kadar “görür”, ilgilenir.

Bu ilkel güdüye sahip insan için etrafında dönen dünya, semboller toplamından başka bir şey değildir. İlkel görünebilir; insan ihtiyaçlarına yetecek kadar görür.

Bu yanıyla insan, aradığı semboller peşinde koşan bir avcıya benzer.
Gözleriyle ok atar, gözleriyle avlar.
Sınıfından, cinsinden ve karmaşasından bağımsız bu ilkel refleks dışında insanın etrafında dönen ve yaşadığı dünyayı, yarı sarhoşluk içinde yaşadığı günlük hayatı anlayabilmesi, yani görünebilir kılması için hümanist bir temel eğitime ihtiyaç duyar. Yaşadığı dünyayı anlayabilmesi için her insanın, tüm dünya insanlığına mal olmuş kültür zenginliklerinden haberdar olma ve onu yaşamına katıp zenginleşmeye hakkı vardır ve hümanist eğitimden kast edilen de bundan başka bir şey değildir.

Görmek, bilinç ister.

Okulun toplumsal işlevi, insanlara meslek öğretmek değil, onlara yaşadığı dünyayı anlayabilecekleri hümanist bir temel eğitim vermektir. Birey, ancak içinde yaşadığı dünyayı kendi başına anlayabilecek, karar verebilecek temele sahip bir insanın ulaşabileceği bir düzeydir.

İnsan, merakı ve ihtiyaçları oranında etrafına bakar; dolayısıyla bakmak bir şekilde o şeye değer vermekle ilgili bir eylemdir. Bakmak ile görmek arasındaki boşlukta karşımıza yine bilgi ve bilinç çıkıyor.

Sahip olduğumuz bilgiler oranında görebildiğimiz için, gördüğümüz şeye sahip olduğumuz duygusu uyanır. Görmek, gözlerimizle dokunmak ve ona sahip olmaktır.

Gördüğümüz, daha doğrusu görebildiğimiz şey “bizimdir”.

Dokunmak ile görmek ve sahip olmak arasındaki ilişkiyi küçük bir testle de gözden geçirmek mümkündür. Dokunma mesafesinde olduğuna inandığı için yaşadığı şehirdeki pek çok yeri gezmeyi ihmal eder insan; o şehri birkaç gün gezen bir misafir, şehrin yerlisinden çok daha fazlasını görme fırsatı bulur.

Fotoğraf, hayatı anlayan zekâ olarak fotoğrafçının, görebildiklerini görsel bir düzene, sadeliğe kavuşturma girişimidir. Her ne kadar fotoğrafçı hayat denen karmaşayı anlama yeteneğine sahip olsa da (olmazsa olmaz bir kuraldır bence) “görsel parçalar”la ilgilenir. Fotoğrafçı işte orada çıplaktır.

Hayat, hangi açıdan bakılırsa bakılsın tecrübeyle, görmek de, bilgi ve bilinç ile mümkünse; anlatmak da, kendi başına yeni ve sorunlu bir sahadır. Çünkü bir toplam olarak tecrübe ve bilinç sadece kültür disiplinlerinden herhangi biriyle düzene girer, “dillenir” ve ulaştığı yeni bir anlatım formuyla insana ulaşır. Bunun dışındaki tecrübe ve bilinç düzeyleri ne olursa olsun şekilden, düzenden mahrum, izafîdir. Amaçsız bir hareketle kafada dolaşıp durur. Görmek, gözlerimizle ok fırlatmak ve avlanmaksa, bildiklerimizi, görebildiklerimizi göstermek ise paylaşmaktır. İnsan değerli bulduğu bir şeyi gösterir, paylaşır…


İlker MAGA
Kontrast Sayı 21, Ocak-Şubat 2011

Bizi paylaşın..