Tuğrul ÇAKAR | Portre Fotoğrafçılığı (18. Sayı)

Fotoğraf: Pınar Turgut

Fotoğrafınız çekildiği zaman objektife bakmışsanız, kaç kişi ile göz göze gelebileceğinizi düşündünüz mü hiç? Ne gariptir değil mi? O kâğıt parçasını hangi yöne çevirirseniz çevirin, size bakar o gözler. Sizin kâğıt yüzeyi görebildiğiniz her yerden, her açıdan onlar da sizi görebilirler. Sanki konuldukları yerden izlerler sizi. Ve hep yaşadıkları o an parçasının içinden bakarlar size.

Fotoğraf makinesi yalnızca size bakan gözleri taşımaz kâğıda. Gözlerinizin o anda söylediği her şeyi birlikte taşır. Sevgi ile bakmışsanız objektife, artık hep sevgi olursunuz size bakanlar için. Hüzün varsa gözlerinizde o an, artık hep hüzün taşırsınız başka gözlere. Umutla mı baktınız objektife? Artık o fotoğrafınız umutsuz olamaz. Bazen de soru sorar gözleriniz. Artık hep soru olur o fotoğrafınız. Ve bir zaman sonra siz, ölüm olsanız bile umut, ölüm olsanız bile sevgi, ölüm olsanız bile hüzün, ölüm olsanız bile soru olursunuz hep. Artık o fotoğrafınızda ölüm olamazsınız.”[1]

Bulunuşundan hemen sonra fotoğrafa yerleşen portre geleneğinin resimden esinlenme yolu ile başladığını yazmama gerek var mı, bilmiyorum. Ancak, ışık bilgisinin, renk uyumunun, dengenin, ritmin kullanımının resimdeki örneklerini yeniden anımsadığımızda, tüm bunları günümüzde artık kolayca uygulanan ve ne yazık fotoğraf sanatı adına tüketime sunulan – kuş kondurma- marifetleri ile karşılaştırdığımızda, böyle bir cümle ile yazıya girmek çok da yanlış olmasa gerek. Belki de yanlış olan, ne yazık birçoğumuzun yaptığı gibi, portre ressamlarının, tarihin tozundan sıyrılıp günümüze kadar önemini kaybetmeden ulaşan işlerini göremeden, onlar üzerinde fotoğraf diliyle bir yorumlama yapamadan, onlara verilen emeğin gücünü fark etmeden, teknolojiye sığınıp portre fotoğrafı yapmaya soyunmak olmalı.

Gezi otobüsünün mola verdiği zaman parçasına sığınıp, olabildiğince çok koyun çobanı, olabildiğince çok çocuk, nine, dede görüntüsü toplamak, sonra yazıcı deliklerinden sanat yapıtı dökülmesini beklemek, sonra da dökülenlerin yarattığı görüntü kirliliğinin içinden çıkıp, fotoğraf sanatı adına boy göstermeye çalışmak, olsa olsa o sanata zarar vermek olur. Çünkü fotoğraf, (sanatsal kaygılarla yapılmaya çalışılan fotoğraf), orada olanı alıp buraya getirmek değildir. O işi haber fotoğrafının ustaları zaten yapıyorlar. Hayranlıkla izliyoruz.

Fotoğraf, kolay olduğu için zordur. Fotoğrafı bir ifade biçimi olarak seçmişseniz, yaptığınız fotoğrafın içinde hissedilebilir olmanız gerekir. Fotoğrafı sanata taşımak, deklanşör eskitmekle olmuyor tabii ki. Vizörün arkasında bir sanatçının varlığı ile mümkün olabiliyor. Onlar, fotoğraf sanatına yeni bir şeyler indirebilmek için dağlara tırmanmıyorlar. Boyunlarında asılı duran ve her an başka bir yöne çevirdikleri fotoğraf makineleri yok. Neyi, nasıl anlatabilirim diye düşünüyorlar. Bulduklarında ise bazen bir kalem, bazen bir fırça, bazen bir fotoğraf makinesi; düşlerini hayata geçirebiliyor.

Ölümün fotoğrafı mezarlıkta aranmaz.

Onlar bunu biliyorlar.

Fotoğrafı bir hobi olarak yapmak sizi mutlu etse bile, insanların tüketimine sunmak, sorumluluğu beraberinde getiren bir davranış biçimi olsa gerek. Çağımız insanının, görüntü kirliliğinde boğulmamak için kıyıya ulaşmaya çabaladığı günümüzde, o selin içine birkaç damla daha atarak alkış beklentisi içine girmek, bir anlamda yaptığınız işe olan saygınızın azaldığını da akla getirebilir. Hele hele fotoğraflarınıza gelecek alkışları sürekli olarak ortalıkta dolaşıp akıl dağıtan Güzin Abla’lardan, Güzin Amca’lardan bekliyorsanız, işiniz daha da zordur. Kendinize olan güveninizi yitirebilirsiniz. Sizi anlatabilen fotoğraf, başkalarından öğrendiğiniz kurallarla oluşmaz. Sizin kurallarınızla oluşur.

Portre fotoğrafı genelde insan yüzünü hedefler ve o yüzü fotoğraflamak, ışık bilgisinin, teknik bilginin yanı sıra ön hazırlık gerektirir. Bunu sağlayabilmek için fotoğraflayacağınız insanla iletişim kurmanız gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. Fotoğraf, konuşabilmenin sessiz yolu ise, o yüz önce size sonra da izleyiciye öyküsünü anlatabilmelidir. Sürekli olarak fotoğrafınızın yanında olup onu seslendiremeyeceğiniz için fotoğrafınızın susmaması, kendisini savunabilmesi gerekecektir. Bunun yolu da kaba saptamalardan, mola fotoğraflarından geçmiyor. Fotoğrafını çekeceğiniz insanı anlatabilmeniz için onu önce sizin anlayabilmeniz gerekir. Onun, kendisi olabildiği an parçalarını izleyebilmeniz gerekir. Bunun için de sadece fotoğrafçı olmak yeterli değildir. Fotoğrafçının gözlemleme gücü, zaman zaman bilginin de önüne geçebilmelidir.

Fotoğraf: Turgay Orgun

Buraya kadar yazdıklarımdan, yapılan ya da çekilen fotoğrafın mutlaka paylaşılması gerektiği gibi bir yorum çıkarılabilir. Oysa fotoğrafçı, yaşadığı ve fotoğrafladığı bir an parçasını başka gözlerden kaçırmayı da seçebilir. Görüntünün kendisine ifade ettiği duygu yükünün başka gözlerde hafifletilmesine göz yummayabilir. İyi niyetle de olsa (ki her zaman olmuyor) yapılacak yorumların, kendi yorumlamalarından uzak kalacağı kuşkusuyla fotoğrafını paylaşmaktan korkabilir. Çoğu zaman bu, fotoğrafçının çantasında fotoğrafları ile başka gözlerin dolaşmasından, sonra da afallayıp aklının karışmasından daha tutarlı bir sonuç getirecektir. İnsanın kendisi ile barışık olabilme olgusu, başkalarının övgüleri ile gerçekleşmemelidir.

Öyle büyük, öyle beyaz bir fotoğrafını yapmalıyım ki yalnızlığın, hiç kimse içinde beni, hiç kimse içinde yalnızlığımı görmemeli. Yalnız ben ve benim fotoğrafım anlamalıyız birbirimizi.”[2]

Bu düşünceler içinde, yazımı şöyle bitirmem uygun olacak sanırım: Fotoğraflarınızla söyleyecek, anlatacak bir şeyiniz var mı?

Yoksa neden fotoğraf çekiyorsunuz?

Dipnotlar:
[1]. Tuğrul Çakar/Akşamüstü Yine Hüzün/Konuşmayan Fotoğraf/İmge Kitabevi Yayınları/Nisan 2000
[2]. Tuğrul Çakar/Akşamüstü Yine Hüzün/Dört Fotoğraf ya da Tanıdık Bir Öykü / İmge Kitabevi Yayınları/Nisan 2000

Fotoğraflar: AFSAD Portre Atölyesi Öğrencileri

Kontrast Sayı 18, Temmuz-Ağustos 2010

Tuğrul ÇAKAR