Süreyya MARTİN | Söyleşi (28. Sayı)

1958’de İzmir’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Mardin’in tarih kokan taş yapıları arasında bitirdi. 1975-80 yılları arasında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. 90’lı yılların başından beri fotoğrafla sıcak temas halinde. İpeğin kozasından, özün özden ayrıldığı; ışığın kaybolmaya, toplumun kimliksizleştirilmeye çalışıldığı bu süreçte çektiği fotoğraflarla hayata dokunmaya çalışıyor.

Fotoğrafla ilişkiniz 90’lı yıllarla başlıyor. Bu süreçten biraz söz eder misiniz?

Büyük,küçük çoğumuzun içinde vizörden bakma, deklanşöre basma isteği vardır. Ben de uzun süre, bu isteğimi yerine getirebilmek için çabaladım. GHİYO’yu kazanınca, fotoğraf dersinde elimize Lübitel’i tutuşturdular ve “hadi bakalım, haber yapın” dediler. 80’li yılların başında, bu isteğime ara vermek zorunda kaldım. 90’lı yılların başında fotoğraf sevdam yeni maceralara doğru yol almaya başladı. Evet, fotoğraf çekiyordum; ama çektiğim her fotoğraf karesi bana önemli toplumsal sorumluluklar yüklemeye başladı. Eğer ben bir görüntü üretiyorsam, içinde yaşadığım topluma karşı sorumluluklarımı da yerine getirmeliydim. Yakın tarihte ülkemizde büyük acılar yaşandı ve bu acılar yeteri kadar anlatılamadı, yazılamadı, konuşulamadı. Fotoğraf ifşa eden olarak, karanlığa gömülen bu sürecin bir sayfasını, fotoğrafın dilini kullanarak açmalıydım.

“12 Eylül fotoğrafları üzerinden insana bakmaya çalışıyorum” diyorsunuz. Ne görüyorsunuz?

Bulunduğum sürece tanıklık ediyorsam, bu sürecin sorunlarını yansıtmak, toplumları bu süreçten haberdar ederek çözüm yollarını aramak gerekiyordu. 12 Eylül Darbesi, yakın tarihimizde yaşanan ve toplumumuzun tüm katmanlarını etkileyen, hayatın her alanında bugün bile etkisi hissedilir yaralara sebep oldu. Türkiye’de yeni bir süreç başlattı. Yargısız, sorgusuz infazlar, kayıplar, idam cezaları, işkenceler, tutuklamalar, özgürlüklerin başka topraklarda aranması, demokratik hakların ortadan kaldırılması, yoksullaşma, işsizlik, örgütsüzlük 12 Eylül sürecinde yaşandı. Bu karanlığın içindeki insanın, fiziki bütünlüğünün yok edilmesi için “itinalı” şekilde çalışıldı. Gece yarıları evler basıldı, arama bahanesiyle mahremiyetlere girildi, karanlıklar içinde anneler çocuklarından, babalar ailelerinden koparıldı, sıcak yataklardan çıkarılıp, beton üstünde aylarca gözleri bağlı bir bilinmezlik içinde bırakılıp işkencelerden geçirildi. İşte tam da bu noktadan, “insanı” anlatmaya çalıştım. Annesinden gelen mektupta “kuzucuğum” kelimesinin, sevgilinin incecik bir “seviyorum” kısmının karalanması, 12 Eylül’ü gerçekleştirenlerin hiçbir şeye tahammülü olmadığını gösteriyordu.

12 Eylül hakkında çok söz söylenmediğini, anlatılmadığını belirtiyorsunuz. Serginizin adı da “Sen Beni Görmedin”. Buradan yola çıkacak olursak, acaba bu acıyı birebir yaşayanlar da “unutursam geçer” diye mi uzunca bir süre anlatmadılar?

Evet, 12 Eylül Darbesi, henüz gerektiği gibi ortaya çıkarılmadı. Rejimin karanlık yüzünü anlatmak için çok dilde konuşulması, anlatılması, tiyatro, film yapılması, yani kısaca tüketilmesi gerekiyor. “Sen Beni Görmedin” bir haykırış. O süreçte, büyük gruplar halinde tutuklamalar, baskılar ve işkenceler içinde bir kuşak kırılırken, yaşam en doğal seyrinde akıp gitti. Bunu tersinden göstermek gerekiyordu. Bu görmezlik, fotoğraflarda gözleri bağlı olanların değil; onların yanından geçip gidenlerin, farkında olmayanların, farkında değilmiş gibi yapanların görmezliğidir.

Gözaltına alındığınızda, hamile olduğunuzu okumuştum. Bu, sizin acıya katlanma ve direnme gücünüzü artırdı mı?

12 Eylül Rejimi, toplumun büyük bir çoğunluğunu içine çeken bir karanlıktı. O karanlığın içinden milyonlarca insan gibi ben de geçtim. Yaşadıklarımı kişiselleştirmek istemem. Evet,
bu süreç bize, insanın ne kadar “harikulade” ve ne kadar “alçak” olabileceğinin binlerce kanıtını gösterdi.

“Fotoğrafta, benim için, teknik o kadar önemli değil, ben hikayeyi önemsiyorum” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

”Sen Beni Görmedin” fotoğrafları kurgu-belgesel niteliktedir. Belgesel fotoğraflarda gerçeklik, yani hikâyenin kendisi, etik değerlerle iç içedir, asıl varoluşunu taşıyan şey, inandırıcılığının, yaşanmışlığının fotoğrafa sinmesidir. Elbette bütün bu değerler kullanılan teknikle bütünlük içinde olmalıdır. Ama hikayenin gerçekliği önceliklidir. Sanat fotoğraflarında ise, fotoğrafçının gerçeği ön planda olduğundan, izleyiciye ulaşabilmesi için estetik öncelikli olmalı ve teknik çok iyi kullanılmalıdır.

Bu serginizde hikâyeyi kurgu üzerinden anlatmışsınız. Kurgusal fotoğraf ve diğer teknikler hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden kurgusal fotoğraf?

Elbette 12 Eylül’de yaşatılanlar çoğunlukla kayıt altına alınmadı, o günlerden; yaşayanların elinde yarısı karalanmış birkaç mektup, açık görüşlerde, her nasılsa çekilebilmiş birkaç toplu fotoğraf ve kırılmış veya zedelenmiş vücudundan parçalar, belki de oradaki rutubetli hayattan ince hastalık. Peki, yaşatılan diğer gerçeklikler (işkenceler, idamlar, ceza alabilsin diye çocuk yaştakilerin yaşını büyütmek, kayıplar, yargısız infazlar, vatandaşlıktan çıkarmalar, sürgünler, gazetelere yasaklar)? Bugün için benim biriktirdiklerim yaşanılanları ancak kurgulayarak anlatabilmekti.

Doğa fotoğrafı da çektiğinizi görüyoruz. “Sen Beni Görmedin” gibi can yakıcı ve bir o kadar da gerçekçi bir sergiden sonra, doğadaki o güzellikleri fotoğraflamaktaki amacınızı merak ediyorum.

“NEFES ALMAK” için. Bu dünyada yaşayan her insanın, güzellikleri fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum. Bir gelinin çeyiz sandığındaki renkler gibi, doğanın bize bu güzellikleri her daim sunduğunu bilerek acıların dışındaki yaşamı da fotoğraflıyorum.

Son olarak, gelecekteki fotoğraf projelerinizden bahseder misiniz?

Hepimizin bildiği gibi, yaşadığımız bu dünyada bir sürü haksızlık var. Bu haksızlıkları gün yüzüne çıkarmak, yaşadığı çağda üretenlerin sorumluluğundadır. Bir ara yaşanılası güzellikleri; bir ara var olan yanlışları, haksızlıkları projelendirmek istiyorum.

Kontrast Sayı 28, Mart-Nisan 2012