Şule TÜZÜL | Fotoğrafta Erkek Egemenliği (19. Sayı)

Kadın… “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” mi, hemen yanı başımızda olan mı? Evlenilecek olan mı, eğlenilecek olan mı? Kötü mü, iyi mi? Şeytan mı, melek mi? Haksa hak, eşitlikse eşitlik ama “Sevgilim, karıcığım, aşkım hadi bana bir su getirir misin?” desek ne ola ki? Aptal sarışın mı, aklı ile saçı doğru orantılı olan mı? Hani daha yenilerde gülüyordunuz ya dünyanın en kısa fıkrasına: “İki kadın bir saat sessizce oturdular…”

Göğüs, kalça gibi olmazsa olmazları var; ya bunlar olmazsa, hâlâ kadın mı? Peki hangisi; kız, kadın, bayan?..
Seç, seç, beğen… Bir yerlerde tecavüzler, kadın sünnetleri, töre katliamları hâlâ sürerken…
Erkek… Yok ki kadından farkı. Onun da zorunlulukları var. İlla ki kaslı olacak, hiç olmazsa şöyle kendini gösteren pazıları… Ağlamayacak, asla… Karı gibi gülmeyecek! Karı sözü ile hareket etmeyecek! Parası olacak. Mümkünse erkek çocuk(lar)ı… Bir şeyleri becerecekse, becermesi yetmeyecek, iyi becermesi de gerekecek. Ya olmazsa, hâlâ erkek mi? Kime ve neye göre?

Fotoğraf: Seda Güner

Fotoğrafta erkek egemenliği” diyerek yola çıktığımızda, yolculuğun daha başında karşı çıkanlar oldu. Evet, pek çok alanda erkek egemenliğinden söz edilebilirdi ama fotoğraf ortamında böyle bir şey söz konusu olamazdı. Fotoğrafın sanat boyutu vardı, sanatta erkek kadın ayrımı olmazdı, sanatın kapıları herkese her koşulda açıktı… Fotoğrafçılar da sanatçı olduklarına göre töre cinayetlerinden kadın ve erkeği ayıran toplumsal cinsiyet rollerine kadar kadına uygulanan ayrımcılık ve şiddet, asla fotoğraf dünyası için geçerli olamazdı. Erkek fotoğrafçılarımızın çoğu sorularımızı şöyle yanıtlıyordu: “Ben bir fotoğrafa bakarken, kadın mı çekmiş erkek mi çekmiş, ayırmam ki; iyi fotoğraf mı, kötü fotoğraf mı, önemli olan budur?” Konu bu kadar basit miydi gerçekten?

Dünya, erkek egemen bir dünya iken (Siz böyle olmadığını mı düşünüyorsunuz? Ama neden ve nasıl?) pek çok konuda olduğu gibi fotoğrafta da erkek egemenliğinden söz edebilir miyiz acaba? Kadın fotoğrafçıların cinsiyetlerinden dolayı bu alanda dezavantajları olabilir mi? Cinsiyetin ya da toplumsal cinsiyetin (toplum tarafından belirlenen kadın ve erkek rollerinin) fotoğraf dünyasındaki etkisi nedir? Bu konuda kadın fotoğrafçıların hatalı yaklaşım ve uygulamaları olabilir mi? Erkek seyredendir (hükmeden), kadın seyredilendir (hükmedilen) rolleri dışına çıkılabilir mi?

Bu soruların peşine düşen bizler, fotoğrafta erkek egemenliği vardır ya da yoktur demiyorduk ama bu soruların olası cevapları hepimizin içsel yolculuklarında çelişkilere, dolayısıyla zihnimizi ve duygularımızı rahatsız eden yerlere götürüyordu bizi. Kadındık ya da erkektik, eşit, özgür ve barışçıl bir dünyaya inanıyorduk, yolculuğu başlamadan bitirmek yerine, sonuca ulaşmasak da, insana ve kendimize saygımızdan dolayı, yolculuğa çıkmak zorundaydık.
Çıktık…

Fotoğrafta Kadının Yeri (Var mı?)

Sanat tarihinde kadın ressamların sayısının az olması gibi, edebiyat tarihinde de şair kadınların sayısı azdır. Ama dünyanın en muhteşem ve en çok sayıda resmi kadınları anlatır; en çok şiir de kadınlara yazılmıştır. Sanatın ana konularından biri ve aslında tüm konuların başlangıç noktası aşk değil mi? Söz konusu aşk olunca ve sanatçıların büyük bölümü de erkek olunca, kadının sanat tarihindeki yeri neresi olabilir sizce? Fotoğraf tarihine baktığımızda kaidenin bozulmadığını, en azından konusu kadın olan çalışmaların sayısının yüksek olduğunu, ancak kadın fotoğrafçı sayısının erkeklere oranla az olduğunu rahatça görebiliriz. Erkek egemen bir dünyadan ve bu egemenliğin sonuçlarından doğal olarak fotoğraf da payına düşeni alacaktır.

9–13 Mart 2010 tarihlerinde, Ankara’dan bir sergi geldi geçti: Kanadalı Lana Slezic’in “Afgan Kadınlar” isimli sergisi. Sergi fotoğraflarının her birinin yanında, fotoğrafta yer alan kadınlara dair ufak açıklamalar da yer alıyordu; kocaları tarafından dövülen kadınlar, ölüme mahkûm edilenler, küçük yaşta zorla evlendirilenler, kadın bedeni ve kıyafeti üzerinden yapılan politikaların bedelini ödeyen kadınlar, hayatlarını sürdürebilmek için fahişelik yapmak zorunda kalanlar… Fotoğraflar, Afgan kadınların hikâyelerini anlatırken, dünyanın herhangi bir coğrafyasını da anlatıyordu aslında. Türkiye’nin kadın hikâyeleri çok mu farklı bunlardan?

Bir sanat eserine konu olan her ne ise aynı zamanda o eserin nesnesi olduğuna göre, yere göğe koyamadığımız kadınlar -bu eserlerin yaratıcıları da Lana Slezic gibi kadınlar olsa dahi- sanatta da nesneleşmekten, çoğu zaman cinsel kimlikleri ile meta olmaktan kurtulamıyorlar. Asıl soru ise şu: Bu dünya nasıl bir dünya ki Lana Slezic fotoğraflarındaki gibi hikâyelerin kahramanları hep kadın?

İstatistiklere göre Türkiye’de Kadın ve Erkek Fotoğrafçılar

Fotoğrafçı Osman Ürper’in dijital teknoloji ve reklam fotoğrafçılığı konusunda hazırladığı doktora tezinde, araştırmaya katılan reklam fotoğrafçılarının cinsiyet dağılımına bakıldığında fotoğrafçıların tamamına yakınının (yüzde 94,3) erkek olduğu gözlenmiş. Bu durumda, Türkiye’de reklam fotoğrafçılığı mesleğinin genelde erkekler tarafından tercih edildiğini söyleyebiliriz. Bu sonuç elde edildikten sonra Osman Ürper, reklam sektörüne fotoğrafçı yetiştiren Mimar Sinan Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültelerinin fotoğraf bölümlerinden mezun olan öğrencilerin cinsiyet bilgilerini istemiş. Gelen cevaplara göre; ilgili bölümlerden M.S.G.S.Ü’de yüzde 28, M.Ü.G.S.F’de yüzde 44 ve D.E.Ü.G.S.F’de yüzde 33 oranında kız öğrencinin mezun olduğu görülmüştür. Oysa reklam sektöründe çalışanların geneline bakıldığında kadınların erkeklerden biraz daha fazla temsil edildiği bir tablo görülmektedir. 2000 yılında Reklamcılık Vakfı tarafından yapılan “Reklam İnsanları Profil Araştırması”na göre sektör çalışanlarının yüzde 56’sını kadınlar oluşturmaktadır. 2007 yılı Aralık ayında Reklamcılar Derneği ve Reklamcılar Vakfı üyesi ajanslara yönelik yapılan başka bir araştırmaya göre bu oran yüzde 51 düzeyindedir. Dolayısıyla reklam sektörünün meslek alanlarından biri olarak reklam fotoğrafçılığında kadınların istihdamı açısından tam tersi bir durum olduğu görülmektedir. [¹]

Sayın Ürper’in tezindeki bu istatistikleri inceledikten sonra, kendisine fotoğrafta erkek egemenliği konusunda düşüncelerini sorduk.

Bizi şöyle yanıtladı: “Bir yıl öncesine kadar ‘Pek çok konuda olduğu gibi fotoğrafta da erkek egemenliğinden söz edilebilir mi?’ sorusunun yanıtını pek düşünmemiştim ama katılmazdım herhalde. Kadınlar ve erkekler olarak ayrımcı bir bakışa sahip olmamam ve çevremdeki kadın fotoğrafçıların sayısının pek de az olmadığı düşüncesi ya da izlenimi nedeniyle. Ancak sizin de incelediğiniz doktora tezimde yapmış olduğum araştırmada ortaya çıkan sayısal sonuç, benim de bu konuya dikkatimi çekti. Fotoğrafın bir başka meslek kolu olan basın fotoğrafçılığı alanında yapılmış bir araştırma bulamadım ama bu meslekte de durumun belki de reklam fotoğrafçılığından daha vahim olduğu görülmektedir (T.F.M.D üye oranı 445/7). Türkiye genelinde faaliyet gösteren fotoğraf derneklerinin üye oranları üzerine yapılacak bir araştırma tabloyu biraz daha hafifletecektir kanısındayım. Ancak fotoğrafın meslek olarak kadınlar tarafından ya da sektörel değişkenler tarafından bu denli az tercih edilmesine neden olarak, bu mesleğin çalışma koşullarının fiziki zorlukları, ticari koşulların zorlukları, düzensiz çalışma saatlerinin yanı sıra aile ve sosyal yaşam içinde kadının konumu gibi konuların belirleyici olduğu aşikârdır. Türkiye’deki bu durum feminist araştırmacı Liesbeth van Zoonen’in Avrupa medya sektörlerinde erkeklerin daha teknik, kadınların ise daha çok ofis ve idari işlerde çalışması pratiğini tanımlamak için kullandığı ‘düşey ayrımcılık’ (vertical segregation) kavramıyla açıklanabilir. Kadın fotoğrafçı olmanın iş üretme açısından genelde avantaj ya da dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. Ancak detaylarda da ince farklar olabilir tabii ki. Fotoğrafın üretiminde bireysel duyarlılığın ve kültürel gelişimin cinsiyetten daha önemli değişkenler olduğunu düşünüyorum.

Sosyal hayatta kadın ve erkek olarak sahip olduğumuz kimlikler ve roller yaşamımızı bir şekilde belirliyor. Ancak zaman içerisinde bireyler de toplumlar da değişime uğruyor kaçınılmaz olarak. Kadınlar açısından ‘başarılı erkeklerin arkasında bulunma’yı kabullenme devrinin tükendiğini bir erkek olarak memnuniyetle gözlemliyorum. Sosyal yaşamın her alanında kadınlar kendilerini başarıyla var edebiliyorlar. Üretmek, sonuçta kadının doğasında olan bir şey. Ancak burada sorun, toplumsal rolleri kabullenmekten kaynaklanıyor bence. Eğitim ve kültür seviyesi yükseldikçe, ekonomik özgürlükler arttıkça, kadın fotoğrafçıların, çalışmalarıyla adlarından daha fazla söz ettireceklerine inanıyorum.”

Bir Adım Geride Olmayı Kabullenmek

Sayın Ürper’in sözünü ettiği zorluklar, kadınların pek çok meslekte olduğu gibi fotoğrafçılık ve fotoğrafın farklı alanlarında yer almalarında kadınlar açısından caydırıcı etkiye sahip olabilir. Ancak caymak söz konusu olduğunda kadınların çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekiyor. Eğer dünyaya erkek egemen bir bakış hâkimse, kadınların da dünyaya farklı bir pencereden bakmak yerine erkeklerin penceresinden bakmayı tercih etmeleri ya da en azından bu durumu kabullenmeleri, doğaldır ki erkek egemen bir dünyayı destekleyecektir.

John Berger, Görme Biçimleri isimli kitabının ikinci bölümünde, kadın ve çıplaklık kavramlarının sanat tarihi boyunca nasıl ele alındığını anlatıyor ve şöyle bir tespitte bulunuyor:

Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileri ile ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye – özellikle görsel bir nesneye – seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.” [²]

İşin aslı böyle mi gerçekten; erkek seyreden (hükmeden), kadın seyredilen (hükmedilen) mi? Yaşadığımız coğrafya tarafından belirlenen toplumsal cinsiyet rolleri erkek ve kadını seyreden ve seyredilen olarak sınıflaştırırken, kadın bu rolün dışına çıkabilir mi?

Akademisyen fotoğrafçı Işık Özdal’ın fotoğraf üzerine Türkiye’deki kadın fotoğrafçılarla yaptığı söyleşilerin yer aldığı kitapta Emine Ceylan ve Arzu Filiz Güngör, belirlenen roller ve bu rollerin dışına çıkılabilmesi konusunda önemli saptamalarda bulunmuşlar. Kardeşi Nuri Bilge Ceylan’la yaptıkları ortak çalışmalar kadar kişisel çalışmaları ile de fotoğraf tarihimizde yerini alan Emine Ceylan, Türkiye fotoğraf ortamında kadın sanatçıların yeri ile ilgili olarak şöyle diyor:

Yeri olduğunu düşünmüyorum. Tek tek kişiler var. Kadın akımı, kendine yol çizmiş bir çoğunluk olduğunu sanmıyorum. Çok çok az. Nedenleri belli aslında. Fotoğrafta kendinden çok fazla özveri gerekiyor; kadınların evlilik meşguliyeti, zaman zaman mesleğini yapmasını bile engelliyor. Her alanda olduğu gibi kadınlar özne olmaktan kaçınıyor, kendilerine pusula görevi gören erkeklerin peşi sıra sürükleniyorlar. Eşlikçi olmayı tercih ediyorlar. Kolay yolu seçiyorlar yani, rahat olanı. Bırakın diğer meslekleri, sanatla uğraşmak bir güç gerektirir, kendini adama ister, özne olmanın güçlüklerini tek başına üstlenmeyi gerektirir, yalnız bazen yapayalnız olmayı göze almayı gerektirir. Özgürlük ortamı ister.” [³]

Akademisyen Arzu Filiz Güngör’ün aynı soruya yanıtı da Emine Ceylan’ı destekliyor:

Sadece fotoğraf alanında değil, aslında diğer alanlarda da geçerli bir şey var. Gördüğüm, üretimi ile çok öne çıkmıyor kadın. Bunu önü kesiliyor, engelleniyor anlamında söylemiyorum sadece. Onlar da var tamam ama erkek egemen bakış açılarının hâkim olduğu, hatta kadınların dahi erkek egemen bakış açısına sahip olduğu bir toplumda, dünyada da öyle, bir tür ‘bir adım geride olmayı kabullenmişlik’ var. Başka görevler var hayatın kadının önüne koyduğu; kadının halletmesi, çözmesi gereken başka konular var. ‘Onlar halledildikten sonra, geriye kalan zamanda yapılan bir şey’ olduğu için fotoğraf, bir şekilde ‘ben bunları üretiyorum, paylaşmak istiyorum’ diye öne çıkmıyor kadınlar. Erkeklerde, erkek sanatçı/fotoğrafçı/üreten insanlarda ben aynı geri durmayı, ertelemeyi pek görmedim. Henüz olgunlaşmamış, pişmemişken öne atılanları daha çok görüyoruz, tersine…” [⁴]

Fotoğraf: Niko Guido

Elinin Hamuru ile Erkek İşine Karışanlar

Bensiz seni/benden başkası anlamaz,
Sensiz beni/senden başkası anlamaz,
Senden, benden/bize olanca varmadan
Bizsiz bizi/bizden başkası anlamaz

Şiir Özdemir Asaf’a ait. Şiire ilham veren ise Yıldız Moran…

Şiirselliği olan her şey fotoğraf konusudur” [⁵] diyen Cumhuriyet döneminin eğitimli ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran, fotoğrafa 1950 yılında Londra’da Ealing Technical College’de başlamış. Fotoğraf kariyeri başarılarla dolu. Döneminin en sıra dışı kadınlarından olan Yıldız Moran, 12 yıl süren fotoğraf serüvenini, âşık olduğu eşi Özdemir Asaf ve çocukları için noktalamış. 1983 yılında kendisi ile yapılan bir söyleşide şunları söylüyor:

Yirmi dört saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana atılamayacak bir konudur fotoğrafçılık. İnsana, hayata özgü bir aşamanın bir yerini, kavramsal olarak dolu, yoğun, ağırlıklı olarak verebilen kişidir fotoğrafçı… Birden yirmi dört saatimi bu konuya mı vereceğim, yoksa daha önemli konular var mı benim için diye düşündüm. Daha önemli şeyler olduğuna karar verdim ve on iki yıl sonra bıraktım bu işi.” [⁶]

Erkek egemen bakış açısının, kadının fotoğraf dünyasında var olma çabası üzerinde olumsuz etkileri, Türkiye’ye özel değil; ancak yaşadığımız coğrafyaya özel toplumsal cinsiyet rolleri, kadına bakış açısı, elbette fotoğraflarımıza da yansıyor. Dünya fotoğraf tarihine kadınlar fotoğrafçı olarak isim yazdırmaya başladıkları dönemlerde, yaşadığımız toprakların kadınları henüz fotoğraf çektirmek konusunda bile özgür değillerdi. 1919 yılında Sait Paşa konağının kapısında asılı duran tabelada “Hanımlar Fotoğrafçısı Naciye” yazıyormuş. O tarihte kadınlar, ancak kadınlara fotoğraf çektirebiliyormuş. Yıldız Moran gibi, 1950’lerde kadın fotoğrafçı olarak karşımıza çıkan bir isim de Semiha Es. O dönemde Hürriyet’in Kore Savaşı’na gönderdiği Hikmet Feridun Es ve eşi Semiha Hanım sayesinde Türkiye, Kore Savaşı’na tanıklık edebiliyor. [⁷] Akademisyen ve fotoğrafçı Güler Ertan, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin 1964 yılında ilk kadın fotoğraf eğitmeni oluyor. Aynı üniversitede Fotoğraf Bölümü’nün kurulma tarihi ise ancak 1994 ve Güler Ertan kurucu üyelerden biri. Bu gelişmeler düşünüldüğünde, Osman Ürper’in araştırmasındaki sayılar hiç de fena görünmüyor, değil mi? Oysa Türkiye, ancak 1950’lerde fotoğrafçı kadınların isimlerini görmeye başlarken; Julia Margaret Cameron, Getrude Kasebier, Gerda Taro, Margaret Bourke White, Dorothea Lange, Tina Modotti gibi pek çok kadın fotoğrafçı, fotoğraf tarihine isimlerini yazdırmıştı bile. Bu durum da oldukça düşündürücü değil mi?

“Elinin hamuru ile erkek işine karışma” cümlesi, aslında dünden bugüne varlığını sürdürüyor. Sadece söyleniş şekli değişti. Fotoğrafçılık konusunda cinsiyet ayrımı yokmuş gibi görünse de özellikle savaş, terör, deprem, miting alanları gibi fotoğraf çekiminin zor olduğu düşünülen alanların, kadın fotoğrafçılara uygun olmadığı görüşü hâkim. Bunun yanı sıra, örneğin hayat kadınlarını, travestileri proje konusu yapan, İstanbul’un gece hayatını çekmeye karar veren bir kadın fotoğrafçıya “Canına mı susadın?” denebiliyor. Dolayısıyla fotoğrafçılığın kadınlar için fotoğrafın her alanında yer alamayacakları önyargısı ile kısıtlı ve zor bir meslek olduğu düşünülebilir. Ancak Gerda Taro ve Alexandra Boulat gibi savaş alanlarında yaşamlarını yitiren örnekler, bu kısıtlayıcı anlayışların aşılmasına olanak sağlamışlar. Demek ki varoluşunu fotoğraf üzerinden sürdürmek isteyen kadınlar bunu başarabiliyorlar.

Fotoğraf: Gülnaz Çolak

Fotoğrafçı Kadınlar Ne Diyor?

AFSAD’lı fotoğrafçılardan Gülnaz Çolak, kadınlar ve çocuklar ile ilgili uzun soluklu projeleri ile tanınıyor. Kadın ve nü konulu çalışmalarına, ahlak ve namus bahane edilerek toplumun farklı kesimlerinden olumsuz tepkiler de almış. Diyor ki:

Öncelikle, mesleğimin öğretmenlik olduğunu belirtmeliyim. Doğaldır ki erkek egemen toplumumuzda bazı engellemelerle karşılaşmış olmama karşın, bu olumsuzluklar mesleğimi yapmamı engelleyememiştir. Köklü bir olumsuzluk yaşamadığımı ifade etmeliyim. Fotoğrafçılık yaşantım da buna benzer bir çizgide sürmüştür. Fotoğraf alanında olumsuz olarak tanımlayabileceğim bir takım davranışlar-yaklaşımlar olmasına karşın, ne yaptığımı, neyi hedeflediğimi biliyor olmam, geliştirdiğim özgüvenim nedeni ile bunların üzerimdeki etkisi kalıcı olmamıştır. Hiç tereddütsüz olarak, fotoğrafın sanat boyutunda da erkek egemenliğinden söz edilebilir. Yarışmalardaki jüri yapılanması, federasyon temsilciliği, dernek başkanlıkları bunun en belirgin örnekleridir. Ancak, fotoğrafın meslek alanında bu tablo, kadınların lehine olmak üzere değişim geçirmeye başlamış bulunmaktadır. Örneğin; doğum fotoğrafı, düğün fotoğrafı, çocuk fotoğrafı çeken çok sayıda kadın olması gibi… Kadın fotoğrafçıların cinsiyetleri dolayısıyla ciddi dezavantajları olduğunu düşünüyorum. Ancak eğitim ve özgüven, kadınların yaşadığı sıkıntıların aşılmasında çözüm olacaktır düşüncesindeyim.”

“Temalar” ve “Doğaya Karşı Kentleşme” çalışmaları ile tanıdığımız, birçok önemli ödülün sahibi Fotoğraf Sanatçısı Selda Salman Acar, meslek yaşamında kadın olmasından kaynaklı bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını belirtiyor:

Fotoğraf açısından, bence kadın-erkek ayrımından daha önemli başka unsurlar var. Ben ‘free lance’ olarak çalışırken böyle bir sorunla karşılaşmıyorum. Zaten benim çalışmalarımı, tarzımı bilen insanlarla çalışmayı tercih ediyorum. Bence önemli olan kadın veya erkek olmaktan çok, farklılığını ortaya koyabilmek. Başarılı olan insanlara baktığınızda bunu göreceksiniz. İçlerinde kadın da var, erkek de ama özgün işler çıkaran insanlar bunlar. Ben de bunu korumaya çalışıyorum; bakıldığında bana ait olduğu anlaşılmayan işler yapmak istemiyorum. Bu zor olan tabii ki.
‘Erkek seyredendir, kadın seyredilen’ konusunda şunu söyleyebilirim. Toplumda doğduğun andan itibaren birçok önyargı var tabii. Ancak bunları aşmak, kadının kendi çabasına ve zekâsına bağlı. Sana verilen bu rolü benimseyip hep izlenen olursan, savunacak pek hakkın da kalmaz. Ama seyredilen değil iş yapan, hatta farklı iş yapan olursan, o zaman ona göre davranılırsın. Özellikle bu, sanatta daha özgür bir alan sağlıyor kadına. Diğer iş kollarında görülen yadırgama, sanatta pek geçerli değil. Toplumsal olarak çok değişiyoruz. Önyargılar, gelişmişlik düzeyine göre zamanla kırılıyor bence.”

Fotoğraf: Bennu Gerede

Reklam sektöründeki başarısı kadar, farklı ve sıra dışı imajı ile magazin basınında da adından sıkça söz ettiren Bennu Gerede, kadın ve töre temalı kişisel çalışmaları ile kadın sorunlarına dikkati çeken kadın fotoğrafçılarımızdan. Gerede’nin, fotoğrafta erkek egemenliği konusuna bakışı şöyle:

Bir kadın olarak, ben hiçbir zaman zorluk çekmedim fotoğraf konusunda; hatta tam tersine bana kolaylık sağlamıştır. Erkekleri çekerken farklı bir iletişim sağlamıştır, kadınları çekerken kadın olmam dolayısıyla biraz daha fazla onların dünyalarını anlamışımdır. Bence bizim gibi kadınlar artık çoğu şeye sahiptir. Roller de zaman geçtikçe değişmiştir. Her ne kadar ataerkil bir toplum içerisinde yaşıyor isek de (tabii ben Anadolu ya da köylerden bahsetmiyorum ve hiçbir zaman da bizim ufak bir kitle olduğumuzu unutmayalım) biz kadınlar bir şekilde güçlendik. Kadınlar da erkekler kadar hükmeden konuma eriştiler; hatta modern erkek kavramı içerisinde, erkekler bir zengin yelpazesi içerisinde hükmedilen konumuna girebiliyorlar. Ama tabii ki bir kadın fotoğrafçı olarak benim ayrıcalıklı konumumu bütün kadınlara mâl edebileceğimi görmemek lazım. Ben birkaç yıldır Türk gelenekleri ve töre cinayetleri üzerinde çalışıyorum; çünkü o ezilmiş ve hükmedilmiş kadınlar ilgimi çekiyor. Umuyorum ki benim çalışmalarım, ufacık bile olsa farklı bir bakış açısı getirmiştir toplumumuza.”

Fotoğrafın Cinsiyeti Olur mu?

Genel bakış açısı, kadınların daha duyarlı ve derin oldukları yönünde; bu nedenle çektikleri fotoğraflarda da bu duygusallığın yoğun olduğu düşünülüyor. Bu fark, daha çok modeli kadın olan nü çalışmalarda göze çarpıyor. Erkekler tarafından çekilen nü’lerde erkek bakışı, fotoğrafta kadın bedeninin ve erotizm temelli çekiciliğin ön plana çıkması ile kendini belli ediyor. Kadın fotoğrafçıların nü çalışmalarına dikkat ederseniz, çıplaklıktan kaynaklanan bir erotizm söz konusu olsa da fotoğraflarda ana tema kadın bedeninden ve onun cinsel çekiminden ziyade kadına dair hikâyeler oluyor…

Erotizm her sağlıklı insanın yaşamında var olması gereken bir kavramken, çeşitli nedenlerle daha çok erkeklerin dünyasının bir parçası olmayı sürdürüyor. Kadın bedeninin daha estetik olduğu varsayımı, kadını erotizm konusunda da kavramın bir parçası değil nesnesi olmaya indirgiyor. Bir fotoğrafta çıplak bir erkek bedeni görmek, kadın ya da erkek, pek çok kişi için estetik değil ve hatta rahatsız edici. İşin ilginç yanı, pek çok kadın da bu düşüncede. Bu sözlerimiz, sanat camiasının erkeleri ve kadınları için de geçerli; çevrenize kısaca bir sorun bakalım…

Erkek egemen bakış açısının fotoğraflarımız üzerindeki önemli etkilerinden biri de, erkek ve kadın rollerinin fotoğraflardaki sunumu. Bugüne kadar izlediğiniz tüm fotoğraflar genelinde, şöyle bir düşünelim: Modeli kadın olan fotoğraflar mı ağırlıkta, modeli erkek olanlar mı? Erkek nü’ler mi çoğunlukta, kadın nü’ler mi? Bu fotoğraflardaki kadınlar nasıl; günlük hayatta karşılaştığınız kadın tiplemeleri mi, şişman mı, zayıf mı, uzun boylu mu, kısa mı, güzel mi, çirkin mi, yoksul mu, zengin mi, gülüyor mu, ağlıyor mu? Aynı soruları erkekler için de soralım…

Fotoğraflarda gördüğümüz kadınlar ve erkekler, eğer söz konusu olan belirli bir kesimin acılarını, sorunlarını dile getirmeyi amaçlayan belgesel çalışmalar değilse, estetik açıdan mükemmel, hep olmak istediğimiz imajlar değil mi? Nü’leri düşünün: Arzu edilen kadınlar ve erkekler… Sözünü ettiğimiz bize sunulan estetik/muhteşem kadın ve erkek imajları gerçekten de bize sunulan şeyler; yani bizim, izleyicilerin talebi değil. Ama bu kadar sunulunca, izleyici talebi olmaya başlıyor. Popülizmin başarısı. Üstelik bu durumun bu kadar idealize edilmiş hâlinin Türkiye’ye özgü yanyanları da var. Yurtdışında idealize edilmiş erkek ve kadın fotoğraflarının dışına çıkan önemli çalışmalar olmasına karşın, Türkiye fotoğraf ortamına
baktığımızda, birbirini tekrarlayan bir sürü işle karşı karşıya kalıyoruz. Neden farklı bir şeylere imza atamıyoruz?

Kadın bedeni ve başındaki örtü üzerinden siyaset yapılan bir ülkede yaşıyoruz. Aşkın yasak, kadınların töreye kurban edildiği hikâyeleri bitiremedik. Bu hikâyelerin ardındaki zihniyetle, kadın ve erkeği idealize edilmiş bedenlerle sunan zihniyet arasındaki fark nedir? İki farklı başlangıçtan yola çıkıp, sonuç olarak aynı noktada buluşan bir bakış açısı ile karşılaşmıyor muyuz?Erkek ya da kadın, idealize edilmiş değil; doğal, yaşamda her yerde karşılaşabileceğimiz bedenlerin, şişman, selülitli, sıska, kassız, engelli (kambur, kolsuz, bacaksız, eğri) bedenlerin de en az idealize edilmiş bedenler kadar başarılı örnekler olabileceğine inancımız yok mu? Fotoğrafta, göğüsleri ve kalçaları olmayan bir kadını kadından saymıyoruz; kasları olmayan, masaya vurdum mu herkes hizaya geçer tavrında olmayanları erkekten saymıyoruz. Fotoğrafa erkeksiliği-kadınsılığı temelinden değil de, anlattıkları açısından bakabilsek, yaşamın tam da içinden bir hikâye olarak görebilir miyiz fotoğrafı? Yaşamdaki kadar erotizm, yaşamdaki kadar duygu, yaşamdaki kadar hüzün, mutluluk, acı… Ama asla idealize edilmiş değil, asla popülizme hizmet etmeyen…

Fotoğraf: Figen Aydoğdu

Erkekler Ne Diyor?

Fotoğrafa dair her konuda bir sözü vardır diyebileceğimiz Gültekin Çizgen’e de fotoğrafta erkek egemenliğini sorduk. O, suçun erkeklerde aranmaması gerektiğini düşünüyor:

Konuya cinsellik açısından değil, fotoğraf mesleği ve sanatı açısından bakacak olursak, ülkemizde var olan yapı pek çok sosyal konuda, ortamda olduğu gibi, ölçekte erkek egemendir. Ancak bunun kusurunun, fotoğraf alanında, erkeklerde olmadığını düşünüyorum. Çünkü fotoğrafın sanatsal söylemi, tamamen bireysel bir yapılanmadır ve cinsiyete bakılmaz. Kaldı ki ülkemizde de pek çok değerli kadın fotoğraf sanatçısı ve meslektaşı vardır.
Kadın ve erkeğin eşitlenmesi gibi sosyal yapılanmanın, tüm dünyada aktüel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bağlı olarak dünyada hakların verilmediği, alındığını biliyoruz. O zaman bir işe yarıyor. Bizde Cumhuriyetin başında kimse talep etmeden verilen kadın haklarının ne kadar işlediğinin de düşünülmesini tavsiye ediyorum. Tam buraya bir manzara koyayım. Geçenlerde Hindistan’dayken, bir milyarlık nüfusuyla dünyanın en büyük demokrasisi sayılan ülkede tüm platformların, meclislerin üçte birinin kadınlar tarafından temsili yasalaştı. Bir kendimizi, bir de dünyada neler oluyor bunu düşünelim. Bunun mücadelesi de sanıyorum yine kadınlara düşüyor.

Cinsiyetin ya da toplumsal cinsiyetin fotoğrafa bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Gerek sanat, gerek meslek uygulamaları alanına bir sınavla veya tayinle girilmiyor, yapılan işle giriliyor. Üstün iş her zaman oyunu bozar, orada da hodri meydan. Bana göre ne kadın, ne de erkek cinsiyetinden dolayı bu platformlarda ayrı bir üstünlüğe veya kayba sahip değildir. Çünkü ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Erkek seyredendir (hükmeden), kadın seyredilendir (hükmedilen) yaklaşımın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Ben feminist bir düşünce ikliminde değilim ama anti feminist de değilim. Kadınları konudan uzaklaştıran önleyici bir yaklaşımım hiç olmadı. Burada gerekli olan ‘irade’dir. Kimde varsa partiyi alır. Bu doğrudan doğruya kadınların mücadelesidir. Ama konuyu feminist kalıplarla düşünmenin sorunu çözmeyeceğini de eklemek isterim.”

Yazımızı hazırlarken görüşlerine başvurmak istediğimiz erkek fotoğrafçıların büyük bölümü, fotoğrafta erkek egemenliği olduğunu düşünmediklerini, bu konuda fazlaca düşünmediklerini bu nedenle de detaylı bir görüş bildiremeyeceklerini belirttiler. Kiminin ise vakti yoktu.

Eğer fotoğrafı dünyadan, toplumdan ve yaşamdan bağımsız düşünürsek elbette “fotoğrafta erkek egemenliği yok” diyebiliriz. Bir de, fotoğrafa konu olan kadın sayısı ile vizörün arkasındaki kadın sayısını; kadının fotoğrafta nasıl, hangi rollerle gündeme geldiği ya da gündeme gelemediği konularını bir kenara koyarsak erkek egemenliği yok tabii. Türkiye’de kaç kişi “kadın nü” çalışıyor, kaç kişi “erkek nü” çalışıyor mesela? Kadın bedeninin daha estetik olduğu kandırmacası, kadınların mı erkeklerin mi bahanesi?..

Nezih Tavlaş, “Foto Muhabiri Ara Güler” adlı kitabında Ara Güler’e soruyor: “Foto muhabirliği erkek mesleği olarak mı görülüyor?” Sayın Güler’in cevabı düşündürücü: “Şimdi bir kadın gazeteci bir harbe gidemiyor, gitse bile ölür. Bilmem ne kadar koşamaz, sütre arkasına gizlenmesini bilemez, yaralanır, ölür. Yani zaten onu göndermezler.” [⁸]

Fotoğrafta ve Fotoğrafla Var Olmak…

Erkek egemen bir dünyada yaşadığımızı kimse inkâr etmiyor. Böyle bir dünyanın fotoğrafa yansımaları ve fotoğrafa etkileri de kaçınılmaz. Sanat, eşitlikçi, özgürlükçü ve muhalif yanına rağmen, tarih boyunca erkek egemen söylemden bağımsızlaşamamış. Ancak fotoğrafın ister yaratıcısı (öznesi) olsun, ister malzemesi (nesnesi), erkek ya da kadın toplum tarafından belirlenen rolleri ile fotoğraf dünyasında yer alıyor.

Dünyanın hangi coğrafyasında olursanız olun, erkek egemen söylemlerin sonuçları her alanda olduğu gibi fotoğrafta da varlığını sürdürecektir. Elbette bu durumdan, ne fotoğrafı ne erkekleri ne de kadınları suçlayabiliriz. Zaten daha en baştan belirttiğimiz gibi, amacımız kimseyi suçlamak ya da fotoğrafta erkek egemenliği konusunda kimseyi ikna etmek değil.

Söz konusu olan kadın ve erkek ise, hiçbir yolculuk bitmez. Yola çıkarken sorular sorduk. Cevapların peşine düştükse de amacımız cevaplara ulaşmak da değil, yeni sorulara yelken açmaktı. Dileriz başarılı olmuşuzdur.

Emily Dickinson “Beni arzuladığın için ben yokum” demiş. Fotoğraf bugün, kendi dâhil her şeyi inanılmaz bir hızla nesneleştirip tüketirken, bazı fotoğraflar varlık ya da yokluğun arzuya bağımlı anlamlarından sıyrılmayı başaracak, bazıları bu arzunun kölesi olacaktır.
Hep öyle olmadı mı?

Kaynaklar:
[1]. Ürper, Osman. Dijital Teknolojiye Geçişin Reklam Fotoğrafçılığı Uygulamalarına Yansımaları: Türkiye’deki Reklam Fotoğrafçılarının Görüşlerinin Değerlendirilmesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2009.
[2]. Berger, John. Görme Biçimleri, Çev: Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul, s. 47.
[3]. Özdal, Işık. Kadın Fotoğrafçılarla Fotoğraf Üzerine, s. 41.
[4]. Özdal, Işık. Age, s. 92.
[5]. Çaykara, Emine. Ötesi Sır Olan Bir Hikaye:Yıldız Moran, www.fotografya.gen.tr, Sayı 22.
[6]. Rıfat, Samih. Akla Kara Arası, YKY, İstanbul, 2002, s. 61.
[7]. Sever, Şeyda. Sanat Eylemi Dergisi, Mayıs-Haziran 1997, Sayı 4.
[8]. Tavlaş, Nezih. Foto Muhabiri Ara Güler, Fotografevi Yayınları, İstanbul,2009. s. 264.

Hazırlayan: ŞULE TÜZÜL
Katkıda Bulunanlar: Ufuk DURUMAN, Özlem DAĞ, Şirin AYDIN

Kontrast Sayı 19, Eylül-Ekim 2010