Napolyon’un 1808 yılında İspanya’yı işgali büyük bir direnişle karşılansa da sonuçları korkunç oldu. Direnen İspanyol halkı Fransız askerleri tarafından kurşuna dizildi. İşgal yıllarında Francisco Goya, yaşananları unutturmamak için birçok eser yaptı. Bu eserleri hızlı ve doğrudan bir biçimde, kimi zaman tuvaldeki ıslak alanların tam kurumasını bile beklemeden yaptı. Bu aceleci tutum, estetik bir kaygıdan çok, fotoğrafçının anı kayıt altına alma çabasına benzetilebilecek bir biçimce yaşananların tanıklığını kayda geçirme arzusuna benziyordu.Bu serisindeki en ünlü ikisi ise 2 Mayıs 1808 (Memlükler’in Saldırısı) ve 3 Mayıs 1808 (Madrid’de 3 Mayıs 1808 isimleriyle bilinen eserleriydi.
Aydınlanma fikirlerinin ve ilerlemeci anlayışının hakim olduğu, sanatta kahramanlıkların yüceltildiği ve eski mitolojik eserlere öykünüldüğü bir dönemdi. Eserlerin büyük bir çoğunluğu milli kahramanları birer mitolojik efsaneler gibi sunmakta ve yüceltmekteydi. Ama Goya herhangi bir kahramanlığı resimlerine konu edinmemişti. 3 Mayıs 1808 eserinde, tarihin görkemli zaferlerini değil, halkın acımasızca kurşuna dizilişini, 2 Mayıs 1808 eserinde ise paralı Memlük askerlerinin halkı katledişini göstermekteydi.
Goya’nın 3 Mayıs 1808 eserine yakından baktığımızda ön planda beyaz gömleğiyle diz çöken adamın İsa’nın çarmıha gerilişini anımsattığı görülür. Onun ve etrafını saran halkın yüzlerinde çaresizlik ve korku vardır. Sağ tarafta bu korkunç olayı görmeye bile dayanamayan insanlar resmedilmiştir. Karşı tarafta ise silahlarını halka doğrultmuş ve ateş etmeye hazırlanan Fransız askerleri yer alır; yüzleri görünmez ve kafaları da öne eğiktir. Sanki Goya askerlerin karşısında acı ve korkuyla duran insanlara olan duygusuzluklarını göstermek istemiş gibidir.
Acının bu denli doğrudan gösterimi alışıldık bir durum değildi ve izleyicilerde büyük sarsıntı yarattı. Goya, savaşın gerçek yüzünü gösteren ilk büyük ressamlardan biri oldu. Bugün 3 Mayıs 1808, yalnızca İspanya’da değil, tüm dünyada en çarpıcı savaş karşıtı eserlerinden biri olarak kabul edilmekte.
Goya’nın bu eserleri, bizleri bugün bile geçerliliğini koruyan sorularla baş başa bırakmakta: Sanat, bir ulusun gururunu yüceltmek zorunda mıdır, yoksa hafızayı rahatsız etmek gibi bir görevi de var mıdır? Acının bu kadar açık biçimde gösterilmesi, izleyiciyi pasif bir seyirci olmaktan çıkarır mı? Ve belki de en temel soru şudur: Sanat, tarihi güzelleştirmek için mi vardır, yoksa unutulmak isteneni hatırlatmak için mi?


