20. yüzyıl sanatın nesnelerle olan ilişkisinin tamamen değiştiği bir dönemdi. Kübizm tek bir bakış açısının yeterli olmadığını öne sürdü, kavramsal sanat ise sanatın nesneden bağımsız düşünülebileceğini savundu. İngiliz sanatçı David Hockney’e göre ise insanlar dünyayı bir fotoğraf makinesi gibi tek bir karede algılamıyordu. Bu nedenle bir görüntüyü gördüğümüz şeklindense onu nasıl algıladığımız üzerine yoğunlaştı.
İlk önemli eseri A Bigger Splash, hareketin kendini göstermeden izinin peşine düştüğü bir eserdi. Resimde kişinin kendisi yoktu sadece geride bıraktığı hareketin izleri vardı. A Bigger Splash, Hockney’in algılama biçimimizi ele alarak aslında görünmeyen bir eylemi, görünür bir görüntüye dönüştürdüğü ilk eseriydi. Sonraki dönemlerde ise eserlerinde fotoğrafı ve kolajı kullanmaya başladı. Bütün bu farklı teknik ve materyeller ile görüntünün nasıl oluştuğu ve nasıl anlaşıldığı üzerine yoğunlaştı.
Hockney’in önemli bir diğer eseri de 1986 tarihli Pearblossom Hwy., 11–18th April 1986, #2 adlı çalışmasıdır. Hockney, Kaliforniya’da bir yol kavşağını yüzlerce ayrı fotoğraf çekerek belgeledi. Daha sonra bu fotoğrafları bir araya getirerek büyük bir kolaj oluşturdu. Yol işaretlerini, asfaltı, bitkileri, gökyüzünü farklı açılardan ve farklı zamanlarda çekilmiş fotoğrafların birleşiminden oluşturdu. 10 gün boyunca 800’den fazla fotoğraf çekerek oluşturduğu görüntü, fotoğrafın sunduğu tek ve sabit bakış açısından farklıydı. İzleyici aynı anda birden fazla bakış noktasını deneyimlemekteydi. Pearblossom Hwy., 11–18th April 1986, #2, yalnızca bir yol fotoğrafı değildi aynı zamanda fotoğrafın gerçekliği nasıl temsil ettiği üzerine bir sorgulamaydı.
Bir başka önemli eseri de 1998 tarihli A Bigger Grand Canyon’dur. Hockney bu çalışmasında Büyük Kanyon manzarasını tek bir tuvalde değil, 60 ayrı tuvalin birleşiminden oluşturdu. Sanatçıya göre böyle geniş bir manzarayı tek bir noktadan görmek mümkün değildi. İnsan gözünün sürekli hareket ederek farklı ayrıntıları ve farklı bakış açılarını bir araya getirmesi gibi, Hockney de manzarayı parçalar halinde kurdu. Böylece eser yalnızca bir doğa manzarası değil, aynı zamanda görme deneyiminin nasıl oluştuğu üzerine bir araştırmaya dönüştü.

Hockney’i çağdaşlarından ayıran özelliklerden biri de sanatındaki iyimser tavırdı. Postmodernizmin ve karamsarlık üzerine yoğunlaştığı yıllarda o, gündelik hayatın güzelliklerine, ışığa, renge ve görmenin zenginliğine odaklandı. Aynı zamanda yeni teknolojilere de daima açık oldu; sadece klasik kolaj tekniklerini kullanmadı, dijital çizimleri ve tabletleri de bir sanat aracı olarak kullandı.
Maalesef geçtiğimiz günlerde David Hockney aramızdan ayrıldı. Eserleriyle yalnızca gördüğümüz şeyi değil, görme biçimimizi de sorulamamızı sağladı ve bize düşünmemiz için bir çok soru bıraktı. İnsan dünyayı gerçekten nasıl görür? Gerçekliği tek bir bakış açısından görebilir miyiz? Ve belki de en temel soru şudur: Görmek, bir anı yakalamak mıdır, yoksa farklı zamanlarda ve farklı açılardan topladığımız parçaları birleştirmek mi?


