1960’lı ve 1970’li yıllar, sanatın geleneksel sınırlarının ortadan kalktığı yıllardı. 1930’lu yıllarda çok ses getirmiş Dada hareketi düşünsel olarak devam etmekteydi. Diğer taraftan gelişen teknoloji ile yeni iletişim araçları da ortaya çıkmıştı. Dada hareketini temele alan yeni yaklaşımlar ise bu iletişim araçlarını yeni birer üretim aracına dönüştürdüler. Bu yaklaşımın en önemli isimlerinden biri de Güney Koreli sanatçı Nam June Paik oldu. Fluxus hareketinin önemli isimlerinden biri olan Paik, televizyon, video ve elektronik görüntüler aracılığıyla teknolojinin insan yaşamını ve algısını nasıl değiştirdiğini sorguladı.
Nam June Paik’in bu yaklaşımı ortaya koyduğu en önemli eserlerinden biri 1974 tarihli TV Buddha adlı eseridir. Paik, geleneksel bir Buda heykelini bir televizyon ekranının karşısına yerleştirdi ve heykelin önüne bir kamera koyarak görüntüsünü canlı olarak ekrana aktardı. Böylece Buda, karşısındaki televizyonda kendi görüntüsünü izleyen bir figüre dönüştü. Ayrıca televizyon ve kamera sanat eserini kayda alan bir aygıt olmaktan çıkıp eserin bir parçası hâline geldi. Böylelikle heykel, kamera ve ekran arasında sürekli devam eden bir görüntü döngüsü oluşuyor, gerçek olan ile onun ekrandaki temsili birbirinden ayrılmaz bir döngüye dönüşüyordu.
İlk bakışta son derece basit görünen bu çalışma, geleneksel doğu düşüncesi ile modern teknolojiyi karşı karşıya getiriyordu. Hareketsiz ve meditasyon hâlindeki Buda, sürekli görüntü üreten televizyonun karşısında kendi görüntüsünü izliyordu. Paik böylece Budizm’in içe bakış ve kendini gözlemleme düşüncesini, modern dünyanın en önemli görüntü araçlarından biri olan televizyonla bir araya getirdi.
TV Buddha, sanatın teknolojiyle kurduğu ilişkiyi değiştiren önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Paik, geleneksel bir heykeli modern bir elektronik görüntü sistemiyle bir araya getirerek hem Doğu ve Batı kültürleri arasındaki ilişkiyi hem de insanın kendi görüntüsüyle kurduğu bağı sorguladı.
Bugün eser hâlâ şu soruları gündeme getirir: Ekranda gördüğümüz görüntü gerçekten kendimiz midir? Bir şeyin görüntüsü ile kendisi arasındaki fark nedir? Ve belki de en temel soru şudur: Teknoloji bizi bir temsile mi dönüştürür yoksa kendimize daha yakından mı bakmamızı sağlar?


