1990’lı yıllar, tek bir sanat anlayışının hâkim olmadığı ancak genel olarak nesneden çok deneyime önem verilen, izleyicinin de aktif olduğu, gündelik yaşamın sanatın parçası haline geldiği dönemlerdi. Birçok farklı yaklaşımın hâkim olduğu bu yıllarda Rachel Whiteread, çocukluğunda ailesinin sahip olduğu karanlık odadaki fotoğraf negatiflerinin oluşumundan aldığı ilhamla gündelik mekânların görünmeyen “negatif” boşluklarını görünür hâle getiren çalışmalara hayat verdi.
Whiteread’in 1990 tarihli Ghost adlı eseri, boşluk ve hafıza üzerine geliştirdiği yaklaşımın ilk önemli örneği oldu. Whiteread bu çalışmada bir odanın iç boşluğunun kalıbını alarak odanın kendisini değil; o odanın içinde kalan negatif boşluğun fiziksel bir heykelini yaptı. Yani Whiteread, normalde fark edilmeyen boşluğu görünür hâle getirdi.
1993 yılında ise House adlı eserinde sıradan bir evin iç boşluğunu dev bir heykele dönüştürdü. Whiteread, yıkılması planlanan bir evin iç kısmını betonla doldurdu. Daha sonra evin dış yüzeyini ortadan kaldırdı ve geriye yalnızca iç mekânın katılaşmış hâli kaldı. Böylece ortaya çıkan şey bir ev değil, evin içinde kalan boşluğun fiziksel bir kalıbıydı.
Ghost eserinde, şömine, pencere ve duvar detaylarının negatif izleri görülür. Gündelik yaşamın izlerini taşıyan hayalet bir yapı gibidir. Burada Whiteread’ın üzerinde durduğu konu daha çok bireysel yaşamın bıraktığı görünmeyen izlerdir.
House ise bu yaklaşımı daha büyük ölçekte kamusal alana taşıdı. Whiteread bu kez yalnızca bir odanın değil, bütün bir evin iç boşluğunu betonla doldurdu. Yıkımı planlanan, kentsel dönüşüm alanındaki sıradan bir işçi evini bir esere dönüştürdü. İçine girilemeyen, kapıları açılmayan, pencerelerinden ışık alamayan bu yapı artık yaşanabilir bir ev değil, onun geride bıraktığı boşluktu.
House ile Whiteread, dönemin kentsel dönüşüm politikalarına da bir eleştiri yapar. Yıkılanlar, sıradan işçi sınıfı evleri değil, onların yaşamlarının hafızasıdır. Whiteread sadece yaşamın artık bulunmadığı bir alanı betonla doldurmaz, hafızanın izlerini ve onun yok oluşunu da gösterir.
House, modern sanatın mekân anlayışını değiştiren önemli işlerden biri olarak kabul edilir. “Harika bir sanat eseri görmek sizi bir yerden bir yere götürebilir; günlük hayatı zenginleştirebilir, çağımızı yansıtabilir ve bu anlamda düşünme ve var olma biçiminizi değiştirebilir.” der Whiteread ve eserleriyle bizleri birçok yeni sorular sormaya iter. Mekân ve sanatın sınırları nerede kesişip nerede ayrılır? Etrafımızdaki boşluk hafızamızın izinlerini nasıl taşıyabilir? Ve belki de en önemlisi; sanat düşünme ve var olma biçimimizi nasıl değiştirebilir?




