II. Dünya Savaşı’nın ardından sanatçılar yalnızca nesneleri değil, sanatın kendisini sorgulamaya başladılar. Bu dönemde bazı sanatçılar sanatın yalnızca fiziksel nesneler üretmekten ibaret olmadığını savunuyordu. Ayrıca sanatın yalnızca resim ve heykelden ibaret olmadığı savunulmaya başlanmıştı. İtalyan sanatçı Lucio Fontana da bu dönemde sanata farklı yaklaşan en önemli isimlerden biri oldu. Ona göre resim, iki boyutlu bir yüzeye hapsolmamalı; mekânı ve gerçek uzayı da içine almalıydı.
Bu düşüncenin en önemli örneklerinden biri, 1949’dan itibaren üretmeye başladığı Concetto Spaziale (Mekânsal Kavram) serisidir. Fontana, resmin iki boyutlu yüzeyini aşarak gerçek mekânı sanatın bir parçası hâline getirmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle tuvalleri delmeye, ardından da bıçakla kesmeye başladı. Onun amacı resmi yok etmek değil; tuvalin arkasındaki gerçek mekânı ve uzayı görünür kılmaktı. İlk bakışta son derece basit görünen bu müdahale, resim tarihinin en radikal kırılmalarından birine dönüştü.
Kesikler, resmin yüzeyini delerek izleyicinin bakışını tuvalin arkasındaki sonsuz boşluğa yönlendirir. Böylece resim yalnızca üzerine bakılan düz bir yüzey olmaktan çıkar; gerçek mekânla ilişki kuran üç boyutlu bir nesneye dönüşür. Bu yaklaşım, sanatın yalnızca boya ve tuvalden oluşmadığını da gösteriyordu. Fontana için önemli olan, açtığı boşluktu.
Concetto Spaziale, modern sanatın resim anlayışını kökten değiştiren eserlerden biri olarak kabul edilir. Bugün eser hâlâ şu soruları gündeme getirir: Bir resim yalnızca yüzeyden mi ibarettir? Fontana’nın sanatı, gördüğümüz yüzeyde mi başlar, yoksa onun ardında açılan boşlukta mı? Ve belki de en temel soru şudur: ne zaman sanat, eserin sınırlarını aşarak mekân ve uzayla bütünleşir?



