II. Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkım ve insanlığın gördüğü ağır acılar, Avrupalı sanatçıları yeni anlam arayışlarına yöneltti. Bu dönemde bazı sanatçılar sanatın yalnızca fiziksel nesneler üretmekten ibaret olmadığını savunuyordu. Yves Klein, Zen felsefesinin boşluk ve hiçlik anlayışından etkilenerek görünmeyen, sonsuzluk ve deneyim kavramları üzerine yoğunlaştı. 1958’de Paris’teki Iris Clert Galerisi’nde açtığı Le Vide (Boşluk) sergisiyle galeriyi tamamen boş bıraktı. Klein, burada sanatın yalnızca fiziksel nesnelerden oluşmadığını, izleyicinin deneyimiyle şekillenen bir olgu olduğunu savunuyordu. Sergi büyük tartışmalar yaratsa da modern sanatın en radikal kırılmalarından biri olarak kabul edildi. (Klein için ayrıca bu makaleye bakabilirsiniz: https://kontrastdergi.com/boslugu-deneyimleten-sanatci-yves-klein/)
Klein’ın bu yaklaşımı, iki yıl sonra Fransız sanatçı Arman tarafından tersine çevrilerek yeniden ele alındı. 1960 yılında yine Iris Clert Galerisi’nde gerçekleşen Le Plein (Doluluk) sergisinde Arman, galeriyi gündelik nesneler ve çöplerle tamamen doldurdu. Mekan o kadar sıkışmıştı ki izleyiciler içeriye giremiyor, yalnızca vitrinden izleyebiliyordu. Böylece galeri, eserlerin sergilendiği bir alan olmaktan çıkıp doğrudan eserin kendisine dönüştü.
Arman’ın amacı yalnızca galeriyi doldurmak değildi. Modern toplumun tüketim alışkanlıklarını ve giderek büyüyen atık kültürünü görünür hale getirmeye çalışmaktı. Günlük hayatta değersizleşmiş nesneler, galeriye taşındığında yeni bir anlam kazandı. Çöp artık yalnızca atılmış bir nesne değildi. Böylece Arman, Le Plein ile Dada’nın hazır nesne anlayışını daha büyük ölçekte ve mekanın tamamını kapsayacak şekilde yeniden yorumladı.
Klein galeriyi boşaltırken, Arman tam tersine galeriyi taşan bir dolulukla kapladı. Le Plein, modern sanatın mekan, nesne ve tüketim ilişkisini sorgulayan en önemli işlerinden biri olarak kabul edilir. Bu eser bugün hala şu soruları gündeme getirir: Bir mekan, yalnızca eserlerin sergilendiği alan mıdır, yoksa kendisi sanat eserine dönüşebilir mi? Sanat, estetik olanı üretmek zorunda mıdır, yoksa gündelik yaşamın fazlalıklarını görünür kılmak da sanatın bir parçası olabilir mi? Sanat, estetik olanı üretmek zorunda mıdır, yoksa gündelik eşyalar ve hatta çöpler bile sanata dönüşebilir mi? Ve belki de en temel soru şudur: Sanat, gördüğümüz şeyde mi vardır, yoksa onu deneyimlememizde mi?


