1950’li ve 1960’lı yıllar, II. Dünya Savaşı’nın ardından soyut dışavurumculuk Amerika’da baskın bir estetik dil halini almıştı. Sanatçılar bir yandan özgürlükle özdeşleşmekte, diğer yandan piyasa ile daha yoğun bir ilişki kurmaya başlayarak sanatı yeni bir konuma doğru götürmekteydi. Mark Rothko, bu yeni dönüşüm içerisinde, sanatın yalnızca ne olduğu değil, nerede ve nasıl var olabileceği sorusunu da gündeme taşıdı.
Rothko için resim, bakılan bir nesneden çok izleyiciyle kurulan sessiz bir bağdı. Eserlerinde mekana, figüre ya da bir olaya yer vermedi. Büyük ölçekli, yoğun renk alanlarından oluşan resimleri, bakılan bir nesneden öte izleyiciyle sessiz bir bağ kurmayı amaçlıdı. “Benim için sanat izleyici ile eser arasında hiçbir engelin kalmadığı, izleyicinin ona bağlandığı zaman olan durumdur.” sözleriyle sanata bakışını ifade eden Rothko, 1950’lerin ortalarından itibaren renk alanlarını giderek koyulaştırdı. Böylelikle resimler izleyiciyi kendi iç boşluğuyla baş başa bırakmaktaydı.
1958’de Rothko, New York’taki Seagram Binası’nda yer alan Four Seasons Restaurant için bir duvar resmi siparişi aldı. Ciddi bir ücret karşılığı anlaştığı bu restoran için uzun bir süre çalışarak koyu kırmızı ve kahverengi tonlardan oluşan büyük boyutlu resimler üretti. Sonrasında Seagram Murals olarak anılacak bu eserlerin, ilk bakışta lüks bir mekan için üretilmiş gibi görünüyordu. Oysa Rothko resimlerini, mekanın lüks ve ayrıcalıklı atmosferini içerisinde, kendi değimiyle “oraya gelen zenginlerin iştahını kaçırmak” amacıyla hazırladı. Ancak restoranın sosyal yapısını ve işleyişini gördüğünde, bu resimlerin kaçınılmaz biçimde dekoratif bir arka plana dönüşeceğini fark etti.
Sonunda Rothko, tamamladığı eserlerini sergilemeyi reddetti ve aldığı ciddi ücreti de iade etti. Sanat hayatı boyuca eserlerinin sergilendiği alanlar, ışıklandırmaları, yerleştirildiği konumlar gibi eser ve sergileme arasındaki ilişkiler üzerine de titizlikle çalışan Rothko için bu resimlerinin birer dekoratif unsur olarak tüketilmesi kabul edilemezdi. İzleyicilerin resimlerine bağlanması için sessizlik, yoğunluk ve yalnızlık gerektirmekteydi.
Rothko’nun bu kararı, kimi çevreler tarafından kibirli bulundu, kimileri ise bu tavrı sanatçının etik bir duruşu olarak yorumladı. Sonrasında bu eserler Tate Modern’de Rothko’nun istediği gibi sessiz ve yoğun bir deneyim sunan Rothko odasında sergilendi.
Bugün Seagram Murals, yalnızca Rothko’nun en önemli eserleri olarak değil, aynı zamanda sanatın mekanla ilişkisi üzerine söyledikleriyle de önemli bir yer tutmakta. En temel olarak bu eserler, sanat eserinin fiziksel olarak var olmasının yeterli olup olmadığını, mekanın ve izleme koşullarının eserin anlamını nasıl dönüştürdüğünü sorgular. Rothko bu reddi ile, sanatın her yerde sergilenemeyeceğini; bazı eserlerin ancak belirli bir mekanlarda, belirli bir sessizlikte ve belirli bir ışıkta var olabileceğini söyler. Peki sizce sanat eseri, kendisine sunulan her mekanı kabul etmek zorunda mıdır? Bir yapıtın anlamını, onu üreten sanatçı mı belirler, yoksa onun yer aldığı mekanize ilişkisi mi? Ve belki de en temel soru şudur: Sanat, izleyiciden ne talep eder — yalnızca bakmasını mı, yoksa durmasını, susmasını ve hissetmesini mi?



