Özcan YURDALAN | Zerzevat Heykellerinin Olağanüstü İşlevi (26. Sayı)

– I –

“Fotoğraf ile sosyolojinin aynı tarihlerde hayatımıza girmiş olması bir tesadüf müdür yoksa insanlığın uğradığı tarihsel dönemeçte ortaya çıkan zaruri paralelliklerden biri midir?” sorusu fotoğrafla ilişkisini biraz derinleştiren herkesin aklına gelmiştir. Benim de aklımdadır ve cevabım ikinci şıktan yanadır.

Fotoğraf ile sosyoloji, yeni üretim ilişkilerinin filizlenmeye başladığı, bilim ve teknolojinin gemi azıya almak üzere olduğu bir devirde zuhur eder. Artan üretim ve değişen insan ilişkileriyle birlikte yeni anlamlandırmalara ve tanımlamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Fotoğrafın da sosyolojinin de “çoğaltmalar çağı”nın ihtiyaçlarına cevap verecek donanımı vardır. Fotoğraf, yeni hayatı görüntüler haline getirerek depolama kabiliyetine sahiptir. Sosyoloji ise yeni hayatın toplumsal katmanlarını, dinamiklerini ve davranışlarını anlamaya çalışırken sayılar, kavramlar, kategoriler kullanabilen bir araçtır. Fotoğraf ve sosyolojinin yanına akranları olan antropoloji de eklenince bu üçü, biri yese öbürü yellenecek kadar tek bünye, kanka haline gelirler. Bir çığır açtıklarını söyleyen de vardır, bir çağ yangını başlattıklarını da…

Bütün bunları şu basit cümlelerle kurabilmek için söyledim: Fotoğraf toplumsallığın yansımasıdır. Özellikle bizim gibi totaliter toplumların, dogmatik akılla mücehhez tek tip insan yetiştirmekteki mahareti tescilli olduğu için, yurdum fotoğrafçılarını da, içinde var oldukları toplumsallıktan ayrı düşünmek pek mümkün değildir. Bu nedenle zaten, “fotoğraf” denildiği zaman tek bir alan, tek bir tarz, tek bir süreç ve tek bir sonuç geliyor aklımıza. Memlekette yaygın olan fotoğraf algısı, bu algıyla biçimlenmiş alanlar yaratıyor ve bu alanlar için durup dinlenmeden görüntüler üretiliyor: “Yaşamı estetize eden görüntüler”

Bu tanımdan, muradımın ne olduğunu anlatmaya kalkışmayacağım. Kontrast Dergisini, Fotoğrafsız Dergisini, Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj kitabını, sabır gösterip okuyanlar ile konuşmalarımı tahammül gösterip dinleyenler bu tanımın içini ne şekilde doldurduğumu bilirler. Karşısındaki gerçeklik her ne olursa olsun, süslemeci anlayışla “estetik” görüntüler üretmeye çalışan fotoğrafçılık zihniyetini işaret ediyorum. “Fotoğraf sanatı” denilen şeyin bu olduğunu sanarak fotoğrafçılığı rönesans resmiyle koşut gören “kompozisyoncu grafikçi fotoğrafçılık”tan bahsediyorum.

– II –

Sosyal bir varlık olarak fotoğrafçının zihni ile hayatın verili koşulları arasındaki ilişki, sadece fotoğraf karesiyle sınırlı kalmaz, toplumun bütününe nüfuz edebilen bir yapıya sahiptir. Fotoğraf içine saman doldurularak duvar süsü yapılmamışsa eğer, etkili ve tehlikeli bir araçtır. Gerçekliği derinlemesine sorgulayabildiği ve itiraz edebildiği gibi, yalanın hası da fotoğraf ile söylenir, yemini de içindedir. Lakin fotoğraf, en özel alanlara ait olsa bile, kamusaldır, şahsi kalamaz. Bu nedenle, fotoğrafçı ürettiği her görüntüyle birlikte, aynı zamanda kendisinin merkezde olduğu bir sorumluluk alanı da üretmiş olur. (Tam buradan başlayarak fotoğrafçılığın etik mevzularına girilir ki bu yazının konusu değildir.)

– III –

Toplumsal miras olarak devraldığımız inanç ve kültür kökleri ile 1930’larda tanımlanmaya başlayan toplumsal kimliğin fotoğrafla kurduğu ilişki, hiç de iç açıcı ve umut verici bir seyir izlemez. Tarihsel, toplumsal ve güncel hakikatler, toplumsal akıl tarafından “uzak dur!” refleksini harekete geçiren netameli alanlardır. Bu toplumsallıkta fotoğraf, bir tanıklık aracı olarak, dürüst fotoğrafçıların elinde güncel gerçekliklerin sorgulanması için kullanılabilecekken, sadece propaganda amaçlı kullanımı tercih ve teşvik edilir. Kültürel mirasımızda, suretin herhangi bir türüyle ilişkilenmemiş toplumumuzun kolektif hafızasında fotoğrafa dair pek de anlamlı ve hayırlı bir yer bulunmaması, memleket fotoğrafçılarının talihsizliklerinden biridir.

Öte yandan, askerî darbelerle tahrip edilen toplumsal dinamikler, altüst olan sosyal yapılar içindeki memleket fotoğrafçıları, varlıklarını anlamlandırabilecekleri bir alana ihtiyaç duyarlar. Kendilerini var edebilecekleri, toplumsal meşruiyet yaratabilecekleri bir alan yaratmaya çalışırlar. Toplumun kültür kökenlerinde fotoğrafçıların tutunacağı herhangi bir referans bulunmaması, öte yandan devletin özgür ifade ve yaratıcılık karşısındaki tehditkâr tutumu, fotoğrafçıların hareket alanını daraltmıştır.

Günümüzdeki yaygın fotoğrafçılık anlayışı bu süreçte doğar. Fotoğrafçılar kendilerini memleket güzelliklerinin gösterilmesiyle vazifeli kılar. Bugün şahikalar yaratmış “güzel kentim, güzel memleketim” fotoğrafları ile bunların teorisini ve pratiğini içeren yayınlar bu kültürel ortamın, bu zihinsel iklimin ve toplumsal koşulların eseridir…

– IV –

Şimdi yazının tam burasında tamamen başka bir telden çalmaya başlayacağımı belirtmeliyim: Yukarıdaki satırlarda kültürel kökenlerimizin de, inşa edilmiş toplumsal yapımızın da fotoğraftan pek haz etmediğini söylemiştim, aynı durum, misliyle heykeller için de geçerli. Lakin son yıllarda yurdun dört köşesinde heykel dikme faaliyeti yürüyor. Şehirlerin girişine, ikincil önemdeki meydanlara heykeller dikiliyor. Devletin temsilcisi “Valilikler” de halkın seçtiği “Belediyeler” de hoşnut durumdan. Önemli bir zihniyet hareketinin öncüsü olabilecek girişimler bunlar.

Sözkonusu heykeller, şehrin imajını yaratmasından medet umulan zerzevattan oluşuyor. Domates, muz, zeytin, kiraz, elma, armut, mısır, hıyar, hatta çatala takılı köfte heykelleri. Bu heykellerin, toplumsal işlevi olduğunu düşünüyorum. Hep birlikte heykelle tanışıyoruz. Kolektif, zihnimizde önem verdiğimiz, ortak temsil olabileceğini düşündüğümüz nesnelerin imgelerini yaratıyor ve daima görebileceğimiz bir yere yerleştiriyoruz. Bir süre sonra heykel sanatına ve bir temsil olarak heykel formuna dair çok parlak işlerin sökün etmesi şaşırtıcı olmayacak.

Tıpkı toplumun heykelle tanışması gibi, yıllardır kendisini memleketin turizm tanıtım personeli, yaptığı işi de fotoğraf sanatı sanan fotoğrafçıların gerçekleştirdiği “güzel şehrim, güzel memleketim” fotoğraflarıyla başardıkları toplumsal işlev, gerçekleştirdikleri büyük hizmet, yerini fotoğraf sanatının gerçek eserlerine bırakacak. Bu arada “Belgesel fotoğraf ve haber fotoğrafçılığı gibi alanlar da işlevlerini hakkıyla yerine getirmeye başlayacak…” diyenlerin yalancısıyım ben.

Özcan YURDALAN

Kontrast Sayı 26, Kasım-Aralık 2011

Bizi paylaşın..