Özcan YURDALAN | Birlikte Olmanın Anlamı (21. Sayı)

Bir vakitler genç bir sanattı, hüner isteyen bir uğraştı eyvallah ama artık öyle değil.

Zamanın hızı, anlamanın hızını misliyle katladığından beri, görme pratiklerimiz herhangi bir hafıza kaydına fırsat bırakmayacak kadar yüzeyselleşti. Her şey gözümüzün önünde belirdiği anda kayboluveriyor. Ekranlarda yaşıyoruz. Kâh ekranın karşısında, kâh içinde… Fark etmez, hepimiz görüntülerin birer türevi hâline geldik hanidir. O nedenle söze başlarken “Bir vakitler genç bir sanattı, hüner isteyen bir uğraştı ama artık öyle değil.” dedim.

Fotoğraf, bir zamanlar maharetli kişiler tarafından, ışığın hikmetiyle, fizik ve kimya sayesinde doğrudan suret üretme işiydi. Günün birinde Kodak Bey “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın!” dedikten sonra, insan algısında fotoğraf aracılığıyla yaşanan değişim başladı. Görme biçimleri yeniden şekillenirken insanların kendi hayatlarıyla kurdukları ilişki de yeniden tanımlanıyordu. Sadece ânın değil geçmişin de anlamı değişiyordu. Değişen yalnızca hayat algıları değildi. İrili ufaklı toplumsallıkların fotoğrafa kaydedilebilen uzak ve yakın geçmişiyle birlikte, tarihin de başka türlü yazılması mümkün hâle geliyordu.

Şimdi denebilir ki fotoğrafın 200 yıla yaklaşan pratiğinin çağın değerlerine ve zamanın bu kadar hızlanmasına nasıl bir etkisi olmuştur? Tartışmaya değer bir konu. Farklı toplumlarda, değişik kültürlerde, zaman algısı ile bu algının değişmesinde fotoğrafın rolü araştırmaya değer doğrusu.

Çünkü biliyoruz ki ister büyük olsun ister küçük, fotoğrafa maruz kalan her toplumsallık değişir. Buradaki “değişim”in tezahürü illa ki fiziksel-nesnel olmayabilir. Hepimiz fotoğrafçının tanık olduklarını aynı zamanda tanımladığını biliyoruz. Fotoğrafa maruz kalan her fani gibi her toplumsallık da fotoğrafçının tanımladığı biçimde ek bir kimlik daha ediniyor. Bunun kime ne zararı olur bilmem ama bütün kimliklerimizin, ulusal, cinsel, sınıfsal, sosyal, kültürel ve inançlarımıza dair pek çok aidiyetimizin mümkün olduğu kadar teke indirgendiği bu memlekette, farklı kimliklerimizin tektipleştirilmeye çalışıldığı koşullarda, kategoriler hâlinde tanımlanmamız için her imkân kullanılırken, fotoğrafın bu melanetteki payı nedir; düşünmemiz lazım. Pay derken, “gidişatı destekleyen” ve “gidişatı bozan”, her iki anlamıyla sürece dâhil olmaktan söz ediyorum. Fotoğraf aynı zamanda fotoğrafçı marifetiyle üstü örtülen kimlik farklılıklarını açık eden göndermeler de yapabilir malum.

Bunları söylerken tek bir fotoğrafik anlatımdan, mesela belgesel fotoğraftan söz etmiyorum. Yaratıcı fotoğraf, soyut fotoğraf, güncel sanatın bir enstrümanı olarak fotoğraf da aynı bünyededir. Biraz da bu eski aracın eski marifetini yeniden anlamlandırmak sayılabilir.

Burada bunca lafı neden ettiğimi soracak olursanız, “aslında maksadım başkaydı” diye söze girerim. Kendi hikâyem içinde ben de yukarıda değindiğim süreçlere bir şekilde dâhil oldum. Fotoğrafik görüntünün hayatımdaki ve yaşadığım toplumdaki etkisini izleme fırsatı buldum. Farklı maksatlar taşısa bile “fotoğrafçılık” ortak paydasıyla içinde yer aldığım her oluşumdan, iyi ya da kötü deneyler edinerek geçtim.

Fotoğrafçıları ahmak işi yarışmalara teşvik etmek için gösterilen gayretin, ezberi sağlam sanatçı imal etme eğitimleri için harcanan enerjinin birazı olsun fotoğraf fikriyatına hasredilmediği sürece boşa kürek çektiğimizi düşünüyorum. Yazıya başlarken bunlardan dem vurarak lafı derneklere getirecektim:

Söze girerken, “zaman”, “hız”, “değişim” lafları etrafında dönüp dolaşmamın esas sebebi, fotoğraf derneklerinin günümüzde kendilerini nasıl anlamlandırdıklarına dair bir soru açmaktı. Öyle ya; ne memleket eskisi gibi, ne toplum aynı, ne algılar geçmiştekine benziyor, ne de tanımlar bıraktığımız yerde durmakta. Memleket sathına yayılmış irili ufaklı fotoğraf derneklerinin kendilerine yeniden bir göz atmaları ve varlıklarının anlamını yeniden sorgulamalarının vakti hangi vakittir acaba diye soracaktım?

35-40 yıl önce olduğu gibi dernekçilik anlayışımızı “fotoğrafı sevdirmek, yaygınlaşmasını sağlamak, öğretmek, insanları hobi sahibi yapmak, fotoğraf dostlarını çoğaltmak, sosyalleşme alanı açmak…” gibi argümanlara yasladığımız zaman, biraz komik kaçıyor doğrusu. Durup dururken, hele bu zamanda fotoğrafı sevmek niye gereksin ki? Fotoğrafla kuracağımız ilişkiyi “sevmek” üstünden nereye kadar açıklayabiliriz? Hele fotoğrafla “dost” olmak nasıl bir şeydir, neden bir insan fotoğrafla dost olma ihtiyacı hissetsin ki? Bu kadar mı yabancılaştık yani hayata ve çıplak gerçeklere? Peki ya fotoğrafı yaygınlaştırmak neyin nesi? Daha ne kadar yaygınlaştırmak istiyoruz? Fotoğrafın yaygınlaşmasının pazardaki karşılığı nedir? Ya insanları hobi sahibi yapmak neyin nesi? Bugün bankalar bile “hobi işi”ne el atmışken, fotoğraf derneklerinin kendisine hobiler üstünden sosyalleşme misyonunu biçmesinin hayli ucuz bir niyete tekabül ettiğini söylemek haksızlık mıdır?

Peki, dernekler acaba kendilerini bu zamanda nasıl anlamlandırıyorlar? Toplumsala ve fotoğrafa dair nasıl bir tespit üstünden strateji kuruyorlar? Anadolu’nun hemen her köşesinde bunca geniş örgütlenmeye sahip fotoğraf çevresi, toplumun hayli uslu, biraz saf, oldukça razı kesimlerini mi temsil ediyor? Memleketteki bir fotoğraf derneği 2010’lu yılların başında görüntü-birey-toplum arasındaki ilişkiyi nasıl çözümlüyor; kendi yereliyle ne türden bağlar kuruyor; var olduğu kentle ilişkisi nasıl?

Bu soruların cevaplarını külliyen bildiğimi vehmederek konuşmuyorum. Başkalarının vereceği cevaplar âleme ibret olsun diye de sormuyorum. Kendi cevaplarım konusunda hayli ciddi şüphelerim mevcut. Ancak şundan hiç kuşkum yok ki sağdan soldan savrulacak sloganların vereceği kestirme cevaplardan, şipişini işi çözümlerden daha derin sözlere ve hakikaten çok taraflı diyaloglarla ortaya çıkacak yaratıcı zihinsel faaliyetlere ihtiyacım var.

Böyleyken böyle…


Özcan YURDALAN
Kontrast Sayı 21, Ocak-Şubat 2011

Bizi paylaşın..