Türkiye’de sayısal teknolojiyi fotoğraf projelerinde ilk kullananlardan biriyim. En büyük tepkileri de ben göğüslemek zorunda kaldım. Bu kadar büyük bir direnç gösterilmesini asla anlayamadım. Sayısal devrim, sadece fotoğrafçılıkla ilgili bir konu değil ki; büyük, entegre bir platform. Her türlü iletişim unsurunun bu entegre yapı içinde uyum sağlaması, eklemlenmesi, evrilmesi kaçınılmazdır. Tepki göstermek yerine; anlamak, kullanmak, geliştirmek gerekir. Aksi halde, bu büyük ve kapsayıcı platformun, yani, kısaca hayatın dışına düşersiniz.
Sayısal fotoğraf, tüm dünyada, henüz emekleme çağında iken, mesleki standartların henüz çok uzağında iken, ara ürünler diyebileceğimiz, geçici güvenlik kimlik kartları, reklâm fotoğrafçılığında polaroid ön çekim alternatifi, yine tasarım çalışmalarında taslak üretimi gibi aşamalarda kullanılmaya başlanmıştı. Hatta faks cihazlarının aslında sayısal fotoğraf uygulamalarının prototipi olduğu söylenebilir, zira bugün fotoğrafçılıkta kullanılan piksel temelli tekniğin ilkel versiyonudur.

Özellikle sanat çalışmalarında yüksek kaliteyi asla bir ön koşul olarak görmediğimden, bu tür ürünler beni heyecanlandırmıştı. İlk fırsatta da kullanmaya başladım. Sayısal platformun kendine özgü avantaj ve dezavantajlarını anlamaya çalışırken, bu tekno- lojiyi çok daha önce kullanmaya başlayan ses ve müzik endüstrisini inceledim. 1980’lerde, bugün vinil diye anılan Long Play (LP) plakların yerini CD’ler almaya başlamıştı. Daha sonraları, fotoğrafçıları bir- birine düşürecek tartışmaların aynısını müzisyenler ve müzik ya da HiFi meraklıları yaşıyordu. CD’den gelen sesin fazlasıyla steril ve yapay bir ses olduğu söyleniyor, LP dinlerken yaşanan hışırtı, eskime, kayıpsız kopyalamanın olanaksızlığı vb. her türlü soruna övgüler yağdırılıyordu. Bilgisayar ortamında müzik yapan insanlar aşağılanıyor, müziğin ayağa düştüğü, yeteri kadar iyi bir bilgisayar ve yeteri kadar zaman veren herkesin artık beste yapabileceği söyleniyordu. Orijinal ile kopyanın ayırt edilememesi, CD’lerin ses kalitesinde hiçbir kayıp olmadan çoğaltılabiliyor olması ciddi telif hakları sorunlarının kapıda olduğunun habercisiydi. LP fabrikaları birer birer kapanmaya, elektronik cihaz üreten firmalar müzik endüstrisine girmeye başlamıştı. Zamanla sorunların birer birer üstesinden gelindi ve yeni dengeler, yeni üretim ve paylaşma biçimleri, yeni bir pazar yapısı oluştu. LP yani analog ses üretimi de belli bir seviyeye kadar gerileyip orada durdu, yeni uygulamalar ile kendisine bu sektörde bir yer buldu, tümüyle yok olmadı.

Bu sürecin aynısının, fotoğraf sektöründe de yaşanacağından hiçbir şüphem yoktu. Fotoğrafın sayısal platforma müzikten daha geç giriş yapmasının nedeni, hem görüntüleme cihazlarının hem de görüntü işleme yazılımlarının ses teknolojilerine kıyasla çok daha karmaşık olması ve bu yüzden uygun donanım (hardware) geliştirilmesinin daha uzun zaman almasıydı. Analog yöntemlerde de aynı sıra izlenmişti. Fotoğrafı hareketli görüntünün, yani sinema ve videonun izleyeceğini düşünmüştüm; nitekim öyle de oldu. Fotoğrafla ilgili tahminlerimde haksız çıkmadım ve öngördüğüm süreç birebir yaşandı.
Sayısal temsil; insanlara yapay, zorlama, dayatma bir kavram gibi geliyor. Oysa nitelik ve niceliklerin sayısal temsili, kopyalanması ve çoğaltılması, DNA’nın, hatta atomların yani varoluşun temelinde yatıyor. Analog temsil; çok daha sorunlu, kayıplı, sınırları belli bir yöntemler bütünüdür. Ayrıca, analog ve sayısalın birbirini dışlayan iki süreç olduğu algısı da var. Bu da tümden hatalı ve önyargılı bir bakış açısı. Fotoğrafçılıkta önümüze gelen her yeni yöntem, esasen eski yöntemlerin yerine geçmiyor, onlara ilave ediliyor.
O yüzden sayısal tekniklerin yaygınlaşması da fotoğrafçılar için bir kayıp değil kazançtır.
Bu yöntemler, mevcut paletimize eklenen yeni renkler, yeni fırçalar gibidir. Kimsenin analog fotoğrafçılıktan vazgeçmesi telkin edilmiyor. Sadece profesyonel fotoğrafçılıkta, büyük bir iş akışının parçası haline geldiğinizden, sizden önceki ve sonraki aşamalara eklemlenebilmeniz için sayısal süreçleri belli standartlar içinde kullanma zorunluluğunuz var. Bu konuda da duygusal olmak yersiz. Yani, “Otomobilimin fren ışıkları neden kırmızı? Neden ben istediğim rengi kullanamıyorum?”, ya da “Direksiyonu ben arka koltukta ve sağda istiyorum, böylece kendimi daha iyi ifade edebilirim, lanet olsun!” der gibi. Oysa trafik akışı konvansiyonlar sayesinde güvenli ve idare edilebilir biçimde akar. Ama siz canınız isterse, trafiğe kapalı bir alanda, hayalinizdeki otomobili ya da arabayı oluşturup sürebilirsiniz. Yani, mesleki süreçlerle sanatçı davranışını da birbirine karıştırmamak gerekir. Kaldı ki, sayısal fotoğrafçılıkla ilgili kalite sorunları çoktan aşılmış durumda ve fotoğrafçılığın netlik, renk derinliği, çözünürlük vb. kıstaslarına göre değerlendirme yapacak olursak, analog fotoğrafçılık çok gerilerde kalmış durumda ve bu alanda daha fazla ar-ge çalışması da beklenmiyor haliyle.
Sayısal fotoğraf, 1990’larda daha fazla görünür, üretilir ve tartışılır olduğunda, müzik alanında yaşandığından bahsettiğim yukarıdaki itirazlar, iyiden iyiye su yüzüne çıktı. Analog yöntemlerde ustalaşmış birçok fotoğrafçı, yeni teknolojiyi kendilerini hedefleyen bir hakaret gibi gördüler. Yaptıkları işin zorluğunu bizatihi bir sanat olarak görüyorlardı. Maharet, marifet olmaktan çıkınca, yaratıcı düşünce daha fazla önemsenmeye başlamıştı. Bu denklemin örneklerini de sanat tarihi içinde tekrar tekrar görebiliriz. Ortaçağ resim sanatına baktığımız zaman, bugün paha biçilmez yapıtlar olarak gördüğümüz birçok çalışmada sanatçı katkısının salt işçilik olduğunu, düşünsel katkının pek az olduğunu görebiliriz. Fotoğrafın bulunuşuyla, resimde maharetin önemi iyiden iyiye azaldığından, bugün, resim sanatında işçilik değil kişisel ifade önemseniyor.
Bunun aynısı, günümüzde, fotoğraf alanında gerçekleşmiş durumda. “İyi fotoğraf” üretebilmek ayrıcalık olmaktan çıktığı için, fotoğraf sanatı sayısal devrimin işaret ettiği kırılma noktasından sonra çok daha kişisel, daha yaratıcı, tümden farklı bir temsil anlayışına yönelmiş, sırtındaki belgeleme yükünü bu kez büyük ölçüde videoya devretmiştir.
Son olarak, kısaca, manipülasyona, yani sayısal fotoğrafta gerçekliğin sözde değiştirilmesi konusuna değineceğim. Bilindiği gibi, en temelsiz, ama en sıcak tartışmalar bu konuda yaşanmıştır. Benim bakış açım başından beri şöyleydi: Fotoğrafın kendisi zaten gerçekliğin temsili değil, bir manipülasyonudur. Fotoğraf, “gerçekliği” temsil değil, “ima” eder. Bu nedenle, analog ve sayısal fotoğraf süreçlerinin, bu anlamda karşılaştırılması, analog süreçlerin daha makbul gösterilmeye çalışılması tümüyle abes bir tartışmadır. Fotoğrafın, çekim sırasında ya da sonrasında dönüştürülmesine “manipülasyon” deniliyorsa, bu ilk günden beri vardır; ne ki, sayısal ortamda bu çok kolaylaşmıştır. İtirazların tam da o noktada, yani sayısal fotoğrafın görünür, kullanılır olduğu tarihlerde yükselmesine benim tepkim hep şu olmuştur: “Yeni mi farkettiniz?”
Orhan Cem ÇETİN
(*) İstanbul Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video Programı Bölümü Öğretim Görevlisi, Program Koordinatörü
Kontrast Sayı 27, Ocak-Şubat 2012