Ali Rıza AKALIN, ”hayatımın izdüşümü” olarak tanımladığı fotoğrafa 1977 yılında başladı. 1978 yılında AFSAD üyesi oldu. Fotoğraf yaşantısında 34 yılı geride bırakan Akalın’ın, fotoğrafa hem nitelik hem de kurumsal açıdan yoğun katkıları olmuştur, olmaya da devam etmektedir. O, fotoğraftan aldıkları ve fotoğrafa verdikleri ile sürekli bir dinamizm içinde yenilikci arayışlarını sürdürmüş, bir yandan düşünsel ve felsefi yaklaşımlara yelken açarken diğer yandan da paylaşmaya devam etmiştir.
1977 yılında Canon AE-1 ile başlayan yolculuğunuzda, sizi siz yapan ilk adımları anlatır mısınız?
Ulus semtinin İtfaiye Meydanı dört yaşıma kadarki mekânımdır. Sonra ver elini, bugün de yaşamakta olduğum Yenimahalle. Yıl 1950, ismi konulmamış olmakla birlikte, Yenimahalle, gerçek anlamda bir sosyal konutlar mekânı. Yeni ve uygar bir çevreci anlayış ile oluşturulmuş, ön ve arka bahceli, iki ya da en çok üc katlı evler. Ekonomik ve sosyal düzeyleri birbirine çok yakın olan insanların oluşturdukları bir koloni adeta. Mükemmel insan ilişkileri. Saklambaç, istop, elimsende, dalya, misket, körebe, minyatür kale maç ve ilk sevdaların bicimlendirdiği bir çocukluk ve gençlik dönemi. Ne yazık ki bugün bunların hiçbiri yok. Betonlaşma sevdalısı milletimize verilen seçim rüşvetleriyle tek ağacı kalmamış, ruhu öldürülmüş bir sokak. İki farklı ilkokul, gençliğin ve haylazlığın getirdiği umursamazlıkla kayıplarla sürmüş bir ortaokul ve lise.
Fotoğraf yolculuğunuz nasıl başladı?
İlginç. Hiç düşünmediğim bir zamanda, adeta emrivaki ile başladı. Gerçi, amcam ve eniştem gibi yakın akrabalarım fotoğraf çekiyorlardı. Benim rolüm ise; modelleri olmaktan öteye geçmezdi. Hoş, derdim de değildi fotoğraf. 1976 ile 1977 yılları arasında Kütahya’da Seyitömer Termik Santralı’nda çalıştım. Ankara’ya döndüğümde. gördüm ki; arkadaşlarımın oluşturduğu o sihirli, avare dünya yok olmuş, kimi evlenmiş, kimi iş kurmuş, kimi de başka yere göçmüş idi. Saşkın, yalnız… ve sıkı bir bunalım beni sarmaladı. Görmüş olmalı ki durumumu, Alaettin Gürtuna eniştemiz, o yıl fırından yeni çıkmış sıcacık bir somun niyetine, Belçika’dan aldığı Canon AE-1‘ i elime tutuşturdu. Can simidim oldu. Onu sevdim. Hatta âşık bile oldum uzun yıllar. (Ne yazık ki, onu 22 yıl sonra, bir Canon T- 90 için boşadım). Oysa, beni hayatın uçlarından merkeze doğru çekmişti. Düşünüyorum, ancak cevabını bulamıyorum. “O olmasa idi ben nerede olurdum?”
1978’de AFSAD’ı buldum. Hemen her kademesinde, aralıksız ve yoğun bir biçimde çalıştım. Kişiliğimi bulmamı ve geliştirmemi sağlayan AFSAD oldu. Hiç mütevazı olmayacağım. Cok önemli kazanımlarım oldu ama; ben de AFSAD’a çok emek verdim, katkıda bulundum.
Müthiş bir yönetim kadrosu vardı o yıl ve sonrasında AFSAD’ın. İlkeleri vardı. Teorisyen Merter Oral, çekip ceviren Kemal Cengizkan, örgütcü Özcan Yurdalan, iletişimci Abdullah Ersoy, Ercan Öztürk, Alpaslan Aydın, Sevim İpekci (Cengizkan), Nilgün Yurdalan ve daha birçok değerli insan ve arkadaş.
Sonraki kuşak olarak bizler; Ben, Tuğrul, Ateş, Dora, Çerkes, Tahir, Dursunali, Mehmet Emre, İbrahim, Rıza, Saime, Gülnaz, Semih ve yine birçok diğer isim derneği yaşatmak, geliştirmek doğrultusunda çaba gösterdik. Adı ancak yakın gecmişte ifade edilen “poster sergi”yi, daha 1980’lerde, AFSAD “Bulutlar Adam Öldürmesin” sergisinde kullanmıştı. AFSAD adına açılan “Selam Yaradana – Yaşamak 2” sergisi, Sakarya bölgesinde kurulmuş olan cadırda izleyenlere ulaştı. Servisten çıkmış bir belediye otobüsünü gezici sergiye dönüştürüp, mahalle mahalle dolaştıran yine AFSAD olmuştu.
Özetle: ileri ve öncü, ilkeli bir fotoğraf anlayışının içindeydik.

Sizce fotoğraf ve fotoğrafı önemli kılan nedir?
Fotoğraf; bir ve ilk yönü ile belge aracı, ikinci yönü ile sanat dalıdır. Bu anlayışım doğrultusunda baktığımda ise fotoğrafı; insanın kendisini ifade edebileceği en önemli malzeme olarak görüyorum. Birçok sanat dalından farklı olarak, fotoğraf, bir meleke ya da yeti isteyen bir alan değildir. Öğrenilebilir bir daldır.
12 Eylül süreci, sizce, sanat ve fotoğrafta neyi nasıl etkiledi veya bu dönemde AFSAD kapalı olsaydı nasıl etkilenirdi? Deyim yerindeyse, “su yine de yolunu bulur” muydu?
Şüphesiz ki 12 Eylül yasaklamaları, hayatın hemen her alanını olumsuz etkilemiştir. Özellikle, bir üstyapı kuruluşu olan, sanat, en olumsuz etkilenen alanlardan biri olmuştur. Zira bircçk yazar, sinemacı, çizer, tutuklanmış; dernekler kapatılmıştır.
Bugün dahi, AFSAD’ın o dönemde kapatılmamış olmasını hayretle karşılıyorum. Ama elbette ki bu kapatılmamışlık çok güzel olmuştur. Biraz özdenetim sağladığımızı, etkinliklerimizi azalttığımızı, sivri köşeleri yumuşattığımızı hatırlıyorum. Ancak, yine de fotoğrafın “toplumsal işlevi”ne ilişkin etkinlikler sürdürülmüş, bazı kuruluşlarla ortak belgesel çalışmalar yapma yolu bulunmuştur. Bu süreçte, AFSAD’ın kapatılmamış olması, dağılmasını önlediği gibi, farklılıkları da görmesini sağlamıştır. Örneğin, bu dönemde birçok ülkenin fotoğraflarını görme, tanıma fırsatı oluştu. Gördük ki, estetik kaygılar, yeni biçimler var.
O zamana kadar, AFSAD’da bir çicek fotoğrafının gösterilmesi ciddi tartışmalara neden olurken, giderek kabul gören yeni konular ve biçimler de görüş alanımızın içine girmiş oldu. Bunun bir yansıması olarak ben, ilk kişisel sergim (1986, Adana) “Yığılmalar”da; dayanışmayı, birliğin oluşturduğu gücü, insan öğesinin dışında nesnelerle anlatmaya çalışmıştım.
Türkiye’de fotoğraf, fotoğrafın geleceği ve dijital fotoğraf makinelerinin kullanımının yaygınlaşmasından sonraki fotoğrafçılık konusunda neler söylersiniz?
30 yılı geçtikten sonra, teknolojik olarak çok ciddi bir değişime uğrayan fotoğrafın Türkiye’deki geleceğine ilişkin yorum yapmak, bir öngörüde bulunmak oldukça zor. Dünya’da olduğu gibi, Türkiye’de de fotoğraf cok yaygın bir kullanıcı kitlesi ile buluşacaktır. Teknolojiyi çok farklı ve iyi kullanan fotoğrafçılar yetişecektir. Giderek, yayın konusunda bir zenginleşme olacağını düşünüyorum. Dernekçilikte bir parça gerileme olması mümkün. Zira artan bireysellik ve teknoloji birlikteliği, insan iletişimini azaltacaktır. Fotoğrafın dünyadaki boyutuna baktığımda; öncelikle duygusallıktan arınmak gerekecek. Kişisel olarak, bu teknolojiye karşı değilim. Bu, çok yanlış bir karar olurdu. Ancak, şu düşüncemi ifade etmek istiyorum: “Dijital teknoloji biraz erken gelmiştir.” Daha, insan tarafından, emülsiyon üzerinde birçok işlem yapılmasını, daha farklı birçok aparatın ve malzemenin geliştirilmesini ve bu alandaki insan becerisinin daha da artmasını bekliyordum. Zannım o ki; birkaç büyük fotoğraf kuruluşu dışında kalan orta ölçekli firmalar da hazırlıksız yakalanmış bulunmaktadır. Zira çok sayıda bildik marka artık fotoğraf dünyasında yer almamaktadır.
Her ne kadar, “karanlık oda ne ise, aydınlık oda da odur” denilmekte ise de, iki olgunun birebir örtüştüğüne inanmıyorum. Karanlık oda bireyin gelişmesini, aydınlık oda ise, teknolojinin gelişmesini sağlar. ”Teknoloji kullanımı” diyerek, bir başkasının oluşturduğu görsel malzemeyi kullanmanın tanımı ne olabilir? Dijital teknoloji nicel bir patlama yaratmıştır ki, bu, hiç şüphesiz olumlu bir gelişmedir. Ancak bireyi yalnızlığa ya da en iyi tanımlama ile teknolojik bağımlılığa mahkûm etmektedir. Giderek, fotoğrafın emülsiyon üzerindeki görüntüsüne el ile dokunmanın yarattığı haz yok olmaktadır. Dijital yolla çabuk ve kolay elde edilmesinin yararlarına karşın, fotoğrafın değeri erozyona uğramaktadır. Örneğin; Bursa Photo FEST fotoğraf yarışmasının katılım formundaki 8. madde şöyle: “… Dereceye giremeyen ve sergileme alamayan fotoğraflar, yarışma seçkisi sonrasında TFSF Temsilcisi gözetiminde imha edilecektir ve geri gönderilmeyecektir.” Buradaki “İMHA” sözcüğü fotoğrafın değerini çağrıştırmakta ve hatta CD’ye kayıt edilmiş olması nedeniyle de bir fotoğraf olarak değil, metalik bir disk gibi düşünülerek ucuzlatılmaktadır. Oysa dijital fotoğraf, aynen “video art” gibi kendi manifestosunu yaratmak ve ifade etmek durumundadır. Onu ancak bu, saygın ve güçlü kılar. Özellikle, Avrupa, fotoğrafı salt, yalın bir “fotoğraf” olarak değil, ağırlıklı olarak çağdaş sanatın diğer materyalleri ile birlikte (resim, edebiyat, heykel gibi) var olan, daha çok kavramsal sanatın bir parcası olarak kabul etmektedir.

Gelecekte fotoğraf sanatında neler olacak, bu konudaki öngörünüz nedir?
Bu sorunuzun yanıtının bir kısmını yukarıdaki sorunuzda açıkladım. Belki şunları ilave edebilirim. Özellikle ülkemizden de fotoğraflar ciddi koleksiyonlara girecek ve maddi değer kazanacaktır. Ama şüphesiz ki, bu, çok az sayıda fotoğrafçı için geçerli olabilecektir.
Özellikle, yabancı ressamlar, fotoğraf katkılı işler üretmeye başlamışlardır. Bu anlamda “fotorealizm” önem kazanmaktadır. Fotoğrafın diğer sanat dalları ile ilişkisi giderek artacak ve “kavramsal sanatın” başrol oyuncusu olabilecektir. Farklı, çok açılımlı bir sanat dalı olmak yolunda umut taşıyoruz.
Fotoğrafta “estetik” konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Fotoğraf estetikten bağımsız olabilir mi?
İlk başladığım yıllarda, belgesel fotoğrafın, estetiğe ihtiyacı olmadığını, mesajını doğrudan anlatmanın yeterli olduğunu düşünürdüm. Bu salt bana özgü değil; yaygın bir düşünce idi. Ancak, özellikle yabancı yayınlarda, ünlü fotoğrafçıların da yapıtlarında, içeriğe müdahale etmeden estetik kaygı taşıdıklarını gördüm. Bu onları daha da kalıcı hale getirebiliyordu. Belgesel fotoğrafın dışındaki sanat fotoğrafında ise, estetiksiz bir biçim düşünemiyorum.
Resim ve heykelde öncelikle kazanılması gereken bir beceri var. Fotoğrafta bu beceri kazanımı eksik, kuramsal boyutta, altyapıda sorunlar olabilir mi?
Evet, gerçekten de bir bireyin, resim ya da heykel yapabilmesi icin, yaratanın ya da doğanın, o bireye bir ilave yetenek veya beceri gücü verdiğine inanıyorum. Bu alanlarda yapılan eğitim; öncelikle bu becerileri ortaya çıkarmak, sonrasında ise bunları geliştirmek şeklinde oluyor. Elbette ki resim ve heykelin çok köklü bir geçmişi ve altyapısı var.
İş fotoğrafa gelince, ben bir beceri olması gerektiğini düşünmüyorum. Zira teknoloji kullanma, fotoğrafın temel bilgilerini öğrenme ve yüzey sanatının kompozisyon değerlerini uygulamakla, birey kendini bir yere kadar geliştirebilir. Asıl sorun, kuramsal boyutta. Bu nedenledir ki, günümüz fotoğrafçılarının çok büyük bir bölümü “tek tek” fotoğraf yapmaktan öteye gidememektedir. Çok az sayıdaki fotoğrafcı ise, işin kuramsal yanının daha önemli olduğunu görüp, bir anlayışın, düşüncenin, tekniğin temeli üzerine fotoğraf üretiyorlar.

Bir söyleşinizde “fotoğraf için çok şeyi ihmal ettim” diyorsunuz. Fedakârlık yaptığınız fotoğraf size ne kattı?, Yolun başında olsanız, yine bu fedakârlığı yapar mıydınız?
Fotoğrafa başladığım ve sürdürdüğüm ilk 10 yılda iki çocuğum oldu. Ve ben onların sorumluluğunu büyük ölçüde eşime yıktım. Bu vesileyle, eşime buradan teşekkür ediyorum. Fotoğraf, bu konuda, beni bencil yapmıştır. Bir de okuma kültürümü, okumaya ayırdığım zamanı bayağı geriletmiştir. Hemen hepsi memur olan atalarıma karşın, ticaret uğraşısı vardı aklımda. Ama gördüm ki, bu tutku ile birlikte sürdürmem mümkün olamayacak. Hemen ifade etmeliyim ki; pişmanlığım yok. Büyük manevi kazançlarım var. Her şeyden önce kendimi keşfettiğimi düşünüyorum. Evet, bir şarkıdaki gibi “yine ve yeniden” aynı yolda olurdum.
Fotoğrafta yeni teknikler kullanmayı, kendinizi yenilemeyi seviyorsunuz. “Resimsel”, “fotokolaj”, “fotogravür” gibi farklı tekniklerle çalışmalarınız var. Sizi farklı tekniklere yönelten nedir?
Gerçekten de 1978’den başlayıp, 1999’a gelene kadar, “doğrudan fotoğraf” ya da “belgesel” fotoğraf olarak adlandırılan tarzlarda fotoğraf ürettim. O alanda doyuma ulaştığımı, yeni bir anlatım biçimi oluşturamadığımı görmek ve de biraz daha düşünsel içerikli işler yapmak isteğim beni bu arayışlara getirdi. Ben aynı zamanda, çok da bilgili olmaksızın resim sanatını da takip ediyordum. Fotorealizmin varlığından da haberdar idim. Düşündüm ki, resim sanatının manifestoları ve oluşturma biçimleri beni sırtlayıp götürebilir. Bu düşünce ile başladım. Bu tarz, bu biçim de elbet bir gün sonlanacak. Vakit kalır ise, farklı bir çıkış yolu bulmaya çalışacağım.
Fotokolaj calışmalarınızda bazı özel araçlar kullanmaya başladınız. Patent başvurusu yaptığınızı biliyoruz, sonucu belli mi?
Belirttiğim gibi, özellikle fotoğraflarımı yaparken, resim tekniklerine bağlı kalmayı kendime bir zorunluluk olarak belirledim. Örneğin fotogravür için, fotoğraf baskısının ardından, bir gravür yaparcasına, fotoğrafın içindeki objelerin konturlarını kazıyorum. Yine bunun gibi, fotokolaj icin bir aparat yaptım. Üst üste bindirmeli fotoğraflar elde ediyorum. Bu aparat icin yaptığım başvuruda eksikler var. Bu arada bir yayın icin koşturuyor olmam, patent konusunu ihmal etmeme neden oldu. Umuyor ve diyorum ki bir belge alabilirim.
İlk kişisel serginizi “Yığılmalar” başlığı ile açtınız. Diğer sergileriniz de bir konu başlığı altında sürdü. Bir konu ve o konunun düşünsel, felsefi altyapısı var. Konularınızı nasıl belirliyor ve nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
Sondan başlayarak şöyle yanıtlamalıyım: Konular yaşadığımız toplumun içinden çıkıyor. Ve o kadar çok ki, hangisine öncelik vereceğinizi ve ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz.
Öncelikle, konu başlığını üzerine yazdığım bir zarf açıyorum. Konunun ansiklopedik tanımını, konu ile ilgili yazıları ve gözlemlerimi yazıp zarfa koyuyorum. Konuma mutlak surette “düşünsel bir boyut” eklemeye çalışıyorum. Sınırlı sayıda da olsa, bazı arkadaşlarımla tartışıyorum.
Onların yardımlarını alıyorum. Sonuçlandırmayı zamana bırakıyorum. O konu ile ilgili çektiğim fotoğrafların 10 x 15 cm boyutunda baskılarını yaptırıp, onları da zarfa koyuyorum. Zaman zaman çıkarıp yanyana dizip bakıyorum. Bütün bunların içinde en zoru düşünsel altyapıyı kurmak oluyor. Örneğin; 1839’dan sonra yaşanan resim–fotoğraf tartışması durulduğunda, birçok ünlü ressam, fotoğraftan yararlanarak resim üretmiştir. Ben bunu tersine çevirerek, resmin tarzlarından yararlanarak ve özellikle, oluşturma biçimlerine sadık kalarak fotoğraf yapıyor, göndermede bulunuyorum. Bu, felsefi olarak, bir karşılama ve teşekkür olduğu gibi, ben bunu biraz da kırık bir ayna olarak anlamlandırıyorum.

Dernek başkanlığı da yapmış bir fotoğrafçı olarak, derneklerin gelişimi ve faaliyetlerinden memnun musunuz? Derneklerin fotoğrafa katkısı nelerdir, gelecekteki rolü nedir?
Hiç tereddütsüz şunu ifade etmek isterim ki, bugün ülkemiz fotoğrafında şu ya da bu ölçüde bir gelişmişlik var ise, bunun temelinde derneklerimizin varlığı yatar. İlk kurulduğu yıllarda, üniversitelerin fotoğraf eğitmenleri derneklerimizden yetişmiş arkadaşlarımızdı. Derneklerimiz dün olduğu gibi, bugün de birçok kuruluş ile birlikte, sosyal projelerin görüntülü yanlarını oluşturuyor. Devletin ve üniversitelerin yapamadıkları boyutta sempozyumlar düzenliyor. Toplumun hemen her yaş gurubundan insanın, fotoğrafı öğrenerek hayata katılmasını sağlıyor. Giderek uluslararası etkinlikler düzenliyor. Daha birçok işi ve işlevi yerine getiriyor. Şüphesiz ki “iyi”nin sınırı yok. Bu nedenle, yaptıklarından daha fazlasını beklemek gibi bir beklentimiz de doğuyor. Bilinmelidir ki, ülkemizde sanayisi olmayan bir alanda varolma savaşı vermek, başlı başına bir başarıdır. Aksaklıklarına ve henüz ilkelerini oturtamamış olmasına rağmen, Fotoğraf Federasyonu kurulmuştur. Fotoğraf müzeleri ardı ardına açılmaktadır. Aylık bültenler oluşturmak ve onları gerçekleştirmek, giderleri karşılamak bayağı ciddi bir sorundur.
Zaman içinde, ben de yapılan bazı etkinlikleri yavan buluyorum. Ancak, sonra biraz durup düşündüğümde, bu dönemin bir geçiş süreci olduğunu, bilgi değişimi icin gereken eğitimlerin yoğun olarak verildiği ve bunun da derneklerin en önemli uğraşları olduğunu, durağanlığın belli ölçülerde normal sayılması gerektiğini düşünüyorum. Ama yine de, üniversitelerle birlikte yapılabilecek etkinlikler düşlüyorum. Üye ya da değil herkesin katılabileceği, ayda bir yapılan paneller düşlüyorum. Dernek adına albümler yayınlamalarını bekliyorum.
Hiç şüphesiz, eksiklikleri ile, yetkinlikleri ile dün olduğu gibi, var olmaya devam edecekler. Mükemmel ve kusursuz olmalarını beklemek gerçekçi olmaz.
Gelecekteki projeleriniz ya da hayallerinizden bahseder misiniz? Başka bir sanat dalında uğraşınız var mı? Var ise fotoğrafınızla etkileşimi nasıl oluyor?
Tabii bugünlerde öncelikli hayalim, “fotokolaj” adını verdiğim fotoğraflarımı bir albüme dönüştürmek. Sonrasında, oldukça uzun bir ara oldu son sergimden bu yana; yeni bir sergi yapmak istiyorum. Konular ve projeler hiç bitirilemeyecek kadar çok. Biliyorum ki, bir kısmı yapılamamış olarak kalacak. Ama öncelikle resim-fotoğraf ilişkisi içinde, “puantiye resim”e bir gönderme yapmak istiyorum. Sonra “fotorealizm” için çekimler yapmak ve bu çalışmayı, bir ressam arkadaşım ile ortak tamamlamak istiyorum. Bu arada, yazı yazmak ile ilgileniyorum. Birkaç küçük hikâyem var. Yaşadıklarımdan yola çıkarak yazdığım. Ancak, okuttuğum birkaç editör, ağız birliği etmişcesine “uzun cümleler kurduğumu” söylediler. Dolayısıyla, zaman ve para bulabilirsem bir yazma kursuna katılmayı usuma koydum.
Kendinizi yakın hissettiğiniz sanat dalı, sanatçı ve tarzlar var mı?
Dediğim gibi, edebiyatın hikâye dalını seviyorum. Kısa ve öz. Sözcük oyunlarına olanak sağlıyor. Gerçi, resim sanatının biraz durağan bir dönem yaşadığı söyleniyor; ama ben, dergilerde, birçok ressamın özellikle, resimlerini doğrudan fotoğraf ile birleştirdiklerini, soyut yerine, resim gibi realist fotoğraflar yaptıklarını okuduğumdan olsa gerek, resmi izliyorum. Bundan 10-15 yıl öncesine dek, örnek aldığım, olmak istediğim, çok sevdiğim birçok sanatcı vardı. Ancak, sözünü ettiğimiz biçimde fotoğraf üretmeye başladığımda, beğenilerim de değişti. Bu nedenle isim sayamadım birden.

Fotoğrafa yeni başlayanlara, fotoğraf adına birşey yapmak isteyenlere önerileriniz var mı?
Önce herkesin bildiği bir şeyi tekrarlayayım: fotoğrafı severek yapacaksın. Sonra, boş zamanlarda fotoğraf çekmeyip, fotoğraf için zaman ayıracaksın (albüm bakmak, makineyi temizlemek, sergi gezmek, vs. dâhil). Kıyısından köşesinden birazcık felsefeye bulaşacaksın. Diğer sanat dallarına yakın duracaksın. Kafanda “olmaz” ya da “ayıp” sözcükleri var ise sileceksin. Fotoğraflarını paylaşmaktan korkmayacaksın. Mümkün ise, kendine bu alanda deneyimli bir danışman veya yol gösterici bulacak ve işlerini onunla tartışacaksın. Her önüne gelenle değil. Giderek, tek tek “güzel” fotoğraflardan uzaklaşıp, konu, teknik ve de biçim konusunda bütünlük oluşturacak çalışmalar yapmalısın. Kendine ait bir tarzının olması gerektiğini unutmayıp, araştırıcı olmalısın.
Bitirirken söylemek istediğiniz, son sözleriniz nelerdir?
Şu anda bir biçimde fotoğrafa bulaşmış olanlar, bence mükemmel bir karar vermiş durumda. Dilerim ki, bu kararlarında sebat eder ve uzun soluklu olurlar. Fotoğraf çok güzel ve huysuzluk etmeyen bir arkadaştır. Bazen, makyajı yeterli olmasa da, bir sevgili olabilir. Hani insanın yaşı ilerleyince, daha da iyi anlaşılır kıymeti harbiyesi.
Geniş bir açıdan baktığınızda, fotoğraf günümüzde sadece bir “fotoğraf” değil; bircok sanat dalı ile iç içe yaşıyor. Sizler de fotoğrafın bu çok yönlülüğünden yararlanarak, içinizdeki “gizil gücü” ortaya çıkarabileceğinizi unutmayın.
Ve tabii sağlıcakla kalın.
Kontrast Sayı 27, Ocak-Şubat 2012