İlker MAGA | Röportaj (27. Sayı)

Etimolojik anlamı dikkate alındığında “haber vermek”, “bildirmek”, “toplamak” demek olsa da, günümüzde bir olayın kuru bir haber olmaktan çıkarılıp çok yönlü anlatılmasına röportaj diyoruz. Sadece yazılı basında değil, sesli yayıncılıkta, bir haberin gözlemle, yorum ve söyleşilerle desteklenerek zenginleştirilmiş, özgünleştirilmiş hâli, haber değil, röportaj olarak adlandırılıyor. Televizyon yayıncılığında da durum aynı.

Basılı, sesli ve görüntülü yayıncılıkta çok yönlü ve çok zengin anlatılan hemen her olay bu alana dahil ediliyor: Röportaj. “Vario” anlatım tarzı; açık, istendiği gibi kullanılabilir.

Kelime daha cok basınla ilgili alanlarda kullanılsa da hayli uzun bir süredir bir edebiyat kolu aynı zamanda… Gazetecilikle, edebiyatın birleştiği bir kol; ama gazetecilik dışında da örneklerine rastlayabiliyoruz. Hayatını gerçekten sadece yazdıklarından kazanan yazı insanlarının tamamına yakınının çalışma hayatlarında en az bir kez kullandığı bir yazı alanı… Jack London, Hemingway, hatta Brecht ve pek çokları… Aslında tür olarak daha çok seyahatnameye benzese de bu alandaki pek çok çalışmaya röportaj demekte zorlanmıyoruz artık. Goethe’nin “İtalya Seyahatnamesi” günümüzde yazılsaydı, röportaj olarak adlandırılırdı muhtemelen. Aynı durum, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”i için de geçerli.

Baskı tekniklerinin ve fotografın gelişmesiyle basında fotografsız bir röportajın kullanılmaması neredeyse yazılı olmayan bir yasa hâlini aldı. Habere özellik katan, onu zenginleştiren, ona inandırıcılık katarak güç veren fotograf oldu. Fotograf yoksa, röportaj bir yana, ortalama bir haberin bile değeri azalır, malum. Çok edebî bir dille anlatılmış bir röportaj bile, ancak benzer güçte fotografları varsa tam bir röportaj olabilir. Röportajın evde yazarın hayal gücüne bağlı olarak yazılmadığını, dili edebî de olsa bir gerçek hikâye olduğunu kanıtlayacak, yazılanlara ruh verip onu okur karşısında güçlü kılacak şey fotograftan başka bir şey değil. Basında fotografın önemini bilmek için basının içinde olmak gerekmez. Bu nedenle ben yazılı basında “röportaj” kelimesini hep “fotoröportaj” olarak anladım. “Fotoröportaj”ın başındaki “foto” takısı fazla geldiği icin, kelime tasarrufuna giderek sadece “röportaj” demeyi tercih ediyorum.

Röportaj, Türkce kültür dünyasına ve yazılı basına hayli geç girdi. Uzun bir süre “mülakat” olarak kullanıldı. Dünyada çok yönlü usta işi ürünler verildikten çok sonra, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Türkçe’de röportaj genişledi, rahatladı… Röportaj türünde ürün verenlerin listesini burada vermek gerekmez. Uzun bir liste verilebilir. Uzun liste içinde usta işi ürünler verenlerin ve bu tarzda uzun süre kalanların sayısı kuşkusuz daha az ama, her durumda bir şey eksiktir: Röportaj, fotografsızdır. Türkçe’de 50 ve 60’larda mülakat anlamından çıkarak genişleyen röportajda, bu alana asıl anlam veren fotograf eksiktir. Bir hikâyenin fotograflarla anlatıldığı ve buna uygun olarak bir gazete sayfasında hakkıyla bir araya getirilerek yerini bulduğu örnekler değildir bunlar.
Örnekleri çoğaltmak zor olmayacak, biz iki isimle yetinelim: W. Eugene Smith’in “İspanyol Köyü”, Henri Cartier-Bresson’un Endonezya, Çin ve Sovyetler Birliği röportajlarıyla karşılaştırıldığında bu fark kendini acımasızca hissettirir. Yaşar Kemâl’in balıkçılar, sabahçı kahveleri, işciler ya da kültür insanları röportajlarındaki fotograf eksiği, ustaca kullanılan yazı diline rağmen kendini hissettirir. Kemâl’in bu saydığım usta metinleri gazeteler için yazılmıştı üstelik. Bir başka örnek de olsa, yazı ve fotografı birlikte kullanan, fotografa çok daha yakın olan Fikret Otyam’da durum çok farklı değildir. Kuşkusuz ki bir olayı fotografik bir hikâye hâlinde anlatabilecek görsel kültüre sahip fotografcılar vardı bu tarihlerde.
Yazı işleri kadroları mı buna hazır değildi, yoksa okur ve ülkenin kültür ortamı mı?… Buradaki sorun sorulara cevap aramak değil; Türkçe röportajın 50 ve 60’lardaki bu altın çağını çok eksik yaşayarak geçirmesidir.

Son yirmi yıldır, röportaj yayınlayan fotograf dergileri dahil, yayın organlarının sayısında artış var. Ama, az sayıda basılan, daha çok ilgilisince takip edilen yayınlar bunlar. Bazıları çok başarılı da olsa, bu yayınların ülkenin kolektif hafızasına ve kolektif görsel kültürüne tesirleri az. Büyük tirajlı basında durum, temelden değişmiş değil.

Bence Türkiye’de fotograf üzerine çok konuşuluyor. Oysa asıl konuşulması gereken, ürün olarak fotografın kendisi ve daha önemlisi bu ürünlerin hayata, insana tesiri… Ne yazık ki, ülkemizde ürünlerinden ve tesirinden çok fotograf üzerine konuşuluyor. Söylemeye çalıştıklarımı röportaj üzerinden düşünmek de mümkün.


İlker MAGA

Kontrast Sayı 27, Ocak-Şubat 2012

Bizi paylaşın..