Özcan YAMAN | Fotoğrafın Gücü ve Emek (48. Sayı)

“Fotoğraf, fotoğrafı çekenin stilini ve yaklaşımını belirli bir kompozisyon dengesi ile ortaya koyduğu bir yaratıcılıktır.
Önemli olan iletilmek istenen mesajdır. Bu mesajsa fotoğrafın gücünü yansıtır. Fotoğrafçı artık çağını görsel olarak yazan bir tarihçidir” ~ Engin Özendes *

Dünya tarihini fotoğraftan önce ve sonra diye ayırmak abartı olmaz sanıyorum. Nasıl ki M.Ö. 3200 yıllarında yazının bulunuşuyla insanlık bir hamle yapmışsa 1826 yılında da bir kırılma yapılmış ve tarihin akışı hızlandırılmıştır. Dünyanın yaşının 4,5 milyar yıl, İnsanlığın yaşının 200.000 yıl öncesine dayandığı söyleniyor. İnsanlık iletişim araçları arasına fotoğrafı soktuğundan bu yana 189 yıl geçmiştir. İnsanlık ses ve yazı ile çıktığı yolu görüntü ile birleştirince baş döndürücü bir hız kazandı. Bilimsel çabaların bir ürünü olarak icat edilen fotoğraf aynı zamanda bilimin de teknolojisini geliştirmesinde önemli bir role sahip olmuştur. Fotoğraf tıp, uzay, mühendislik ve iletişim alanlarının gelişmesini sağlamış, kendini geliştirirken bilimin gelişmesini de sağlamıştır.

Sanattan bahsedecek olursak; sanatı da dar alanından kurtarmıştır diyebiliriz. Fotoğraf, insanlık tarihiyle yaşıt olan müzik, resim, tiyatro gibi köklü yüzlerce yıllık sanat dünyasına dâhil olduğundan itibaren ‘en genç sanat dalı’ olarak yerini almış ve sanatta devrim yapmıştır.

Bilim ve sanat genellikle birlikte ele alınır. Nerede bilimden bahsedilse hemen yanına sanat eklenir. Ya da tam tersi. Yani bilim ve sanat bir özdeşlik halidir.

Neden? Çünkü insan ne yalnızca bilimle ne de sanatla var olabilir. Bilim hayatın maddi yanıyla, sanat manevi yanıyla insanı doyurur. Hayat hem diyalektik hem materyalist olarak bir birlik halidir. Filozoflar bir sorunun cevabıyla yüzyıllarca uğraşmışlar; ‘Dünyayı açıklamak’… Oysa ki, aslolan onu ‘aynı zamanda değiştirmekte önemli olmalıydı’. İşte Marksist felsefe İdealizm ile Materyalizmi birleştirerek ‘Diyalektik Materyalizm’ ile yeni bir bakış açısı getirmiştir. Marksizm, dünya ve insanlık tarihini açıklarken de ‘Tarihsel Materyalizmi’ bir yöntem olarak sunmuştur. Dolayısıyla dünya ve insanlık tarihini açıklarken bu yöntemi kullanmak kaçınılmazdır. ‘Tarihi yapan sınıf mücadeleleridir’ der Marks.

Buradan hareketle fotoğrafın gücünü açıklarken de, Marksist bakış açısıyla ele almak önemli. Fotoğraf ne tek başına bilimle ne de sanatla ele alınabilir. Fotoğrafın teknolojik gelişimi tek başına fotoğrafın gücü olarak okunamaz. Aynı şekilde sanatsal alandaki gelişimi de fotoğrafın gücünü anlatamaz. Fakat fotoğrafın gücünden ve etkisinden bahsedilince bilmem kaç megapiksel ve teknolojik gelişmişlikle değerlendirilir. Ya da suya sabuna dokunmamak uğruna ‘resim gibi fotoğraf’ mantığı ile teknoloji kullanılarak ortaya çıkarılan günbatımında saçları uçuşan kadınların fotoğrafı, makro çekilmiş çiçek ve böceklerle resim sanatının beceremeyeceği bir şeyleri beceren fotoğraf’ olarak bahsedildiğini görüyoruz.

Dünya tarihini, yani fotoğrafın icadıyla başlayan süreci bilimsel, sanatsal ve toplumsal gelişim olarak incelemek gerekir. Bu süreç ‘üretim ilişkileri’ ele alınmadan yapılamaz.

Dünya tarihi ile fotoğrafın tarihlerini senkronlarsak;

Yaklaşık 200 yıllık tarihi incelediğimizde neredeyse belgesel fotoğraf, sınıfsal mücadeleler tarihi ile gelişimini bir eş zamanlılık ile kuruyor. Fotoğrafın icadından bu yana olan gelişmeler toplumsal değişim ve mücadeleler tarihiyle senkronlanıyor.

Dünya tarihinden… 1785 buharlı makinelerin tekstil atölyelerinde kullanılması, 1789 Fransız devrimi, 1810-1812 makine kırıcılığı yılları, 1820 işçiler örgütlenmeye başlar, 1824 yılında İngiltere’de ve 1884 yılında Fransa’da sendikalar yasal örgütler olarak tanınır. 1826 dünyanın ilk fotoğrafı kaydedilir. 1844 F.Engels’in ‘İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’ eserinde sendikalarla ilgili tespitler önem taşır. 1848 Komünist manifesto yayınlandı, 1864 I.Enternasyonal (Uluslararası Emekçiler Birliği) toplandı; 1886, 1 Mayıs, 1871 Paris komünü.
Paris komününde barikatlarda çekilen fotoğraflardan teşhisle yakalanıp öldürülen komünist ve devrimciler. 1890 Belgesel fotoğrafçı Jacop Riis’in “Diğer yarı nasıl yaşıyor?” çalışmasının fotoğrafları, 1889 II. Enternasyonal, 1900-1920 yıllarında Lewis Hine’nin sosyal belgesel fotoğrafları. 1914-1918 I.Emperyalist Paylaşım savaşı, 1917 Ekim devrimi, 1919 III. Enternasyonal, 1921 yılında dünya sendikalar kongresi sonunda bölünme ve Kızıl sendikalar enternasyonali (Profinter) ile Uluslararası Özgür Sendikalar Federasyonu (İFTU) ortaya çıkar. 1929 Amerika’da büyük kapitalist kriz… ve diğer belgesel fotoğrafçıların çalışmaları bu yıllar ve sonrasını bizlere sunuyor…

Türkiye’de 1835 yılında ilk fabrika kurulmuştur (Haliçte fes fabrikası, şimdiki Feshane), 1860 sendika olmayan yardımlaşma dernekleri benzeri işçi örgütleri, 1863 yılında Zonguldak kömür madenlerinde Osmanlı döneminin ilk grevi gerçekleşir. 1879 yıllarında grevler yaşanır fakat adı işin durdurulması anlamına gelen ‘Tatil-i Eşgal’ dir… 1894 Osmanlı Amele Cemiyeti kurulur, 1908 II. Meşrutiyet, 1908 sonrası yarı feodal-yarı kapitalist üretim ilişkileri işçi sınıfının gelişmesi yılları olmuştur. 1910 Osmanlı toprakları üstünde Hüseyin Hilmi Bey (İştirakçi Hilmi) tarafından ilk sosyalist parti ‘Osmanlı Sosyalist Fırkası’ kurulur. Kısa bir zamanda ‘Memleketin emniyet ve asayişi namına kapatılır. I. Emperyalist Paylaşım savaşı sıralarında ve işçi hareketleri ve sosyalist akımlar İttihat ve Terakki Fırkası tarafından bastırılır.

Dünya ve Türkiye tarihine baktığımızda, kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişiminin sınıfsal mücadelelerin de tarihini oluşturduğunu görüyoruz. Açlık ve yoksulluğun ezilenlerin kaderiymiş gibi sunulmalarına karşılık, gelişen ve mücadele eden işçiler için bu bir kader değil kapitalizmin sömürüsüne karşılık, üretim araçlarına sahip olma mücadelesidir.

İnsanların kaderlerini değiştirmek için, en azından ‘nesnel gerçekliğin’ farkına varmalarında ise fotoğraf önemli bir rol oynamıştır ve oynamaktadır.

Lewis Hine, 1900-1930 yılları arasında çektiği yoksullar, göçmenler, çocuk işçiler ve Empire State Building’de çalışan işçilerin fotoğraflarıyla sosyal belgeci fotoğraf ustası olarak adını tarihe silinmeyecek biçimde yazdırmıştır. Lewis Hine, estetikten yoksun bir aktarmacı olmamıştır. Fotoğraf estetiğinin nasıl olacağını da göstermiştir. Birinci dünya emperyalist paylaşım savaşı başladığında objektifini savaşa çevirmiş ve savaşın yıkımını görüntülemiştir. Fotoğraf yazarları Hine için, “Çalışma mekânları ve koşulları düşünüldüğünde fotoğrafları daima iyi hatta mükemmeldi” diyorlar. Amerika işçi sınıfını çekmeye başlamış, Empire State Building’te çalışan işçilerin 1000’den fazla fotoğrafını çekmiştir. Fotoğraflarını Çalışan Adamlar (Man at Work) isimli bir kitapta toplamış ve aynı zamanda gökdelen iskelelerinde çektiği fotoğraflarla çalışanları yüceltmiştir.

Amerika’ya gelen göçmenleri vahşi sömürü koşulları bekliyordu. Lewis Hine’in, işçilere duyduğu sevgi, onların yaşam koşullarını değiştirme isteği, çocukların çalıştırılmasına duyduğu tepki, salt bir aydın tepkisi değildi. Bütün zamanını, insanlık dışı biçimde 14-15 saat sefalet ücretiyle çalışmak zorunda bırakılan işçilere adamıştır denilebilir.
Bu durum Hine’ın içini sınıf kiniyle doldurmuştur. Ve kendini, bu insanların yaşamlarına karşı sorumlu hissettirmiştir. Objektifini “aşağıdakilerin” öykülerini anlatabilmek için sömürü çarklarına çevirdi. Amerikan rüyasına sırtını dönen Hine, geleceği, yoksulların ve ezilenlerin tarafında yer alarak gösterdi. Lewis Hine’nin, fotoğrafları, zulme ve sömürüye karşı bilinçli olarak kullanılan araç oldu, daha iyi bir yaşam kurmalarına yardım amacıyla birçok dergide, raporda kullanıldı. Fotoğrafları adaletsizliğin kanıtlarıydı. Çünkü Hine, gerçek dünyanın, gerçek insanlarını çekiyordu.

Göçmenler, Amerikan burjuvazisi için ucuz işgücünden başka bir şey değildi ve buna çocuklar da dâhildi. Uzun ve ağır çalışma koşulları, kötü evlerdeki yaşam, çocukların gelecek umutlarını daha yeşermeden tüketiyordu.
Bu gözlemlerini Çocuk Emeği Bülteni’nde yazdı: “…yıllardır Maine’nin konserve fabrikalarından Teksas’ın tarlalarına binlerce sanayi topluluklarında, sürüklenip duran çocuk işçileri izledim. Onların trajik hikâyelerini dinledim ve kazanma şanslarının bulunmadığı bu endüstri oyunundaki mücadelelerini gördüm. Keşke edindiğim deneyimleri, tanık olduğum yaşamları size kuşbakışı izletebilseydim”. Hine yılmadı, fabrikalarda, atölyelerde işçileri çekebilmek için kılıktan kılığa girdi. Patronların karşısına bazen bir serseri, bazen bir pazarlamacı olarak çıkıyordu. Yangın müfettişi, sigortacı, İncil satıcısı. Fotoğraf çekebilmek için her yolu deniyordu. Fabrikaya girmeyi başaramadığında erken saatlerde işçi evlerini ziyaret ederek yorucu ve uzun bir güne başlayacak olan çocuk işçilerin fotoğraflarını çekiyordu.

Lewis Hine’ın fotoğrafları, işgücünün kötüye kullanımına ait federal yasaları etkilemiş ve bu yasalar değiştirilerek çocuk işçiliğinin önlenmesi ve daha insanca çalışma koşullarının oluşturulmasına katkıda bulunmuştur.
Sosyoloji üzerine eğitim almış, öğretmenlik yapmış olan Lewis Hine hala bizlere öğretmeye devam ediyor.

1920‘li yıllara oranla daha modern görünseler de aynı sorunları yaşamıyor muyuz?

Kapitalizmin krizleri devam ediyor. Çocuk işçiler yine var. Terörle mücadele adına çocuklar sorgulanıyor hapse atılıyor, savaşlar emperyalistlerin oyun alanları olmaya devam ediyor. Kredi kartları mağduru insanlar intihar ediyor. Her geçen gün yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin olmaya devam ediyor. Önce vatan, önce ahlak diyerek ezilenleri milliyetçilik, ulusallık batağında yok etmeye çalışıyorlar. “Ekmek olmadan ahlak olmaz” der Brecht.

Ülkenin son 10 yılını incelesek sayfalara sığmayacak belgeler paylaşabiliriz. Bugün çokça tartışılan 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonları, Mit tırları meselesi, Kobane’de direniş, Roboski katliamını bir kenara yazalım, muktedirlerin havuz medyası denilen çeşit çeşit olmakla birlikte tek bir medya gibi bu kenara yazılanları aklama aracı olan paçavra medyaların toplumu inandırma ve algılarını bozma araçlarına döndürülmeleri diğer kenara, muhaliflerin kısıtlı olanak ve medya gücüyle karşı koymaya çalışanlar olarak biz ne ile uğraşıyoruz? Tabii ki Fotoğraf- Video, yani görüntü ile. Gezi direnişlerinde ortaya çıktı; fotoğraf mizahla buluşarak her direnişçinin bir sanatçı olduğu halk hareketini gösterdi, fotoğraf ve videoyu kullanarak tarihi yazdı. Kabataş olayı denilen, devletin başının başı çektiği medyalarından gece gündüz propaganda olsun diye söyledikleri yalanı ne bozdu? Fotoğraf…

İnsanlar fotoğrafın önemini biliyor ve o gücü kullanıyorlar.

Bugün yaşadıklarımıza bakınca, dertlerin değişmeden, tarihlerin de değişmediğini görüyoruz. O zaman tarihi değiştirmek için verilen mücadelede, biz fotoğrafçıların tek silahı fotoğraflarımız olduğunun bilinciyle hayata devam etmektir.

Haziran 2015

* “Merhaba Atina Here İstanbul” isimli kitaptan alıntı

Kontrast Sayı 48, Temmuz-Ağustos-Eylül 2015

Özcan YAMAN
Fotoğrafçı/Yazar
ozcanyaman@gmail.com