Mine HOŞGÜN SOYLU | Sanatın Sonu – Donald Kuspit (40. Sayı)

Bu sayıda, sanatın geleceği konusunda biraz daha karamsar bir yazarla birlikteyiz. Donald Kuspit sanat tarihi ve felsefe profesörü, sanata katkılarından dolayı çeşitli prestijli ödüller sahibi ve birçok sanat dergisinde yazılar yazan bir editör/eleştirmen. Yazdığı yirmi adet kitap, sergi yazıları ve katalog metinlerinin içinde sanat ve sanatçının psikolojisine yönelik yazıları özellikle ilgi çekici.

Kitap, tam da konusunu özetleyen bir şekilde, çeşitli eleştirmenlerin ve sanatçıların bir dizi sözüyle başlıyor.
Genel olarak diyorlar ki; sanat, odağını günlük yaşama çevirdiğinden beri alışılan anlamda “sanat” olmaktan çıktı. Bir müzeye girdiğimizde, “dünyamızdaki yerini kaybettiği için korunan” (sayfa 14) eserleri görür ve neredeyse zamanda yolculuk yaptığımızı hissederiz. Oysa günümüz sanatı için aynı şeyi söylemek olası mı? Damien Hirst’ün enstalasyon çalışmasını, dağınık bulduğu için temizleyen galeri görevlisini anımsayın.

Kitabın birinci bölümü, 2001 Mayıs ayında, Modern Sanatlar Müzesinde (MoMA) açılan “Modern Başlangıçlar” sergisinin eleştirisine ve bunun üzerinden Modern Sanat kavramının sanat dünyasındaki yerine ayrılmış.
Amerikan soyut sanatının önde gelen temsilcilerinden Frank Stella sergi için inanılmaz ağır yorumlarda bulunur, onun görüşüne göre sergi; sunulacak eserlerin seçiminden, bunların sergilenme yer ve yöntemlerine dek, tümüyle sanatın aşağılanması, sıradanlaştırılmasıdır. Öncelikle düzenleme, sanat sınıflandırmalarında geçerli olan biçimde akımlar etrafında değil “İnsanlar, yerler ve şeyler” çerçevesinde düzenlenmiştir. Böylece Picasso’nun, pleksiglas bir kutu içinde sunulan Gitar’ı veya yemek masası üzerinde sunulan Apsent Bardağı sıradanlaştırılmış, “gerçekliğin sanatçının gözünden yeniden yaratılması” aşaması, herkesin kolayca yapabileceği bir şey durumuna düşürülmüştür. Müzenin satışa sunduğu reprodüksiyonlar, sanatı ticari bir meta haline getirmiş, hatta sanatın ömrünü tüketişinin göstergesi olmuştur.

Sergiyi düzenleyen müze yöneticisinin ise olaya bakışı şudur: “Sanat eğlencelidir.” Bu yaklaşım düşüşü hızlandırır, sanat olan ile olmayan birbirine karışır. Reprodüksiyon ile tek olan özdeşleşir, “sanat” yaratımında görev sanatçıdan, izleyiciye yönelir. “Modern Başlangıçlar” sergisi, kişinin kendisini topluma ve sıradanlığa karşı koruma isteğini simgeleştirmek yerine, modern sanatın zaten her zaman toplumsal alandan ibaret olduğunu ima etmektedir. Frank Stella bu yorumuyla kitabın ikinci bölümüne, yani postestetik döneme giriş yapar. Bu bölüm, Duchamp ve Newman’ın yaklaşımlarıyla, estetiğin kötülenmesini, artık sevilmeyen bir kavram oluşunu, hatta tanımlandığı esere hakaret kabul edilmesini anlatır. Duchamp’ı asıl ilgilendiren yaratım sürecidir, sanatçının duygularıdır, estetik düzlemde bakış, sürece duyarsız kalmaktır. O, estetik yargılamayla esere “mantık” işlenmesine, toplumsal anlaşılabilirlikle eserin sıradanlaştırılması olarak bakar. Bu düşünce onu daha ileri götürerek, “Sanat eseri, toplumsal, sıradan değerlendirmelerden kaçabilmesi için hiç bir estetik değer taşımamalıdır!” sonucuna ulaştırır. Sanatçı günlük yaşamda sık rastlanılan bir hazır-nesneyi alıp çerçeveliyerek ona “sanat eseri” kimliği vermiştir. Tuhaflığıyla, anlaşılmazlığıyla, toplumsal değerlerin dışında oluşuyla sanat eseridir o. Eğer izleyici yapıtın karşısına geçer geçmez “İşte Sanat!” diyorsa Duchamp’ın gözünden düşer.

Estetik edim her zaman toplumsal bir edimdir. Oysa Barnett Newman’a göre “estetik edim her zaman toplumsal edimden önce gelir.” Toplum oluşmadan önce bile birey doğa karşısındaki hayret duygusunu ifade eder. Horozun ötüşü gibi, atılan çığlık ve ondan doğan şarkı insanın bireysel ve içgüdüsel edimidir. “İnsanın kökeni, sanatçının kökeni ile aynıdır.” (sayfa41) Yaklaşımları farklı olmakla birlikte her ikisi de estetiği sanat eserinin bir parçası olarak tanımlamazlar, yazarımız ise, yaratım sürecinin ve peşisıra izleyicinin eseri algılayışının estetiğin yeniden yorumlanması ve sonuçta postestetik kavramının eserin bir parçası olduğuna inanıyor.

Bölümün devamında, sanatçının bir mesaj verme kaygısının eserine yansıması ve estetik değerlerle çelişip çelişmemesi irdelenmiş. Sanatçı, bir gerçekliği (ders veren, bir yanlışlığa işaret eden veya sadece doğal bir güzelliğin tekrar sunumu gibi yöntemlerden birini tercih ederek) eserinde tekrar yorumladığında izleyicinin farklı duyumlara ulaşmasına neden oluyorsa postestetik düzeyde güzel bir şey yaratmıştır.

“Akıl ve duyu arasındaki ayrım modern sanatın başına bela olmuş, hiziplere ayırmış, bunlar da sonuçta kontrolden çıkmış, biribirinden bağımsız olarak yayılmıştır. Başlangıçta müthiş bir özgünlükte, ya salt akıldan veya salt duygusallıktan oluşan dengesiz bir sanat türü ortaya çıkmıştır. Bu durum yaratıcı olduğu kadar entropiktir de. Entropi sonucunda modern sanatın yaratıcı imgelem ve yaratıcı sezgiyle hiçbir ilgisi kalmamıştır. Yaratıcı imgelemin yerini gündelik toplumsal çıkarların tatmin edilmesi almıştır. Sanat ideolojik bir mesaj iletme aracı haline gelmiştir.” (sayfa56) Oluşan enerji postmodern anlayışın gelişmesinin kaynağıdır, ama enerji boşa harcanmış, yaratı haline gelmemiştir. Postmodern sanatçılar, sanat olarak kabuledilegelen örnekleri almış, neredeyse kendilerinden hiç bir şey katmadan tekrar ortaya koymuş ve bunu vermek istedikleri mesajın aracı haline getirerek sanat yaptıklarını iddia etmişlerdir.

Donald Kuspit’te bu aşamadaki sanatçıyı “post sanatçı” olarak isimlendirir ve bir miktar aşağılar da.
Gerçekten bu kişiye “sanatçı” demek olası mıdır? Çeşitli eleştirmenlerin, bu konuda yazmış olan diğer uzmanların görüşlerinden hareketle, dönemin sanatını, sanatçısını ve sanat dünyasını anlatır. Çoğu kez ulaştığı yargılar bu uzmanlarınkinden daha karamsardır ve genel olarak sanatın nasıl, neden ve kimler tarafından sona ulaştırıldığını yorumlar. Sanat ürünü pahalı bir fiyata satıldığı için “sanat ürünü” adını alır, sanatçı piyasayı iyi değerlendirip kendini marka haline getirdiği için “sanatçı” ünvanını yaratır, parası olan kişi de (onu her kim yönlendirdiyse) piyasaya yön verir.

Kitabın dördüncü bölümü geçmiş sanat akımlarından günümüze, sanatın bireyin bilinciyle ilişkisini izliyor. Kısaca özetlemek gerekirse; geleneksel sanatçı doğayı baştacı eder, ondan daha güzel bir şey yaratamayacağını farkındadır. Modern sanat ise bilinçdışının keşfedilmesiyle başlar. “Bilinçdışı bizim dünyamıza yabancı olan, özel yetenek ve görüşlere sahiptir, en kötü şey olan ‘sıradanlığa’ düşmandır. Modern sanatçı rüyalarını önemseyerek ‘sonsuz olana’ yönelir. …Postsanat ise kendine bir temel –bir anlam- bulabilmek için ideolojiye ve kurama yönelirken bilinçdışına da saldırır ve onu ideolojiye, daha doğrusu, burjuva toplumunun bir olgusuna indirger. Hayaller sıradanlaştırılır, duygular küçümsenir –öznellik bir bütün olarak aşağılanır. Postsanatın ideolojik bakış açısına göre, sanatı güdüleyen şey, öznellik değil, toplumdur.” (sayfa 103- 104)

Donald Kuspit bu bölüm boyunca bilinçdışı kavrayışların çeşitli sanat akımlarında yansımalarının izini sürüyor, hatta postsanat döneminde; ilkel sanat, çocuksu veya psikozlu yaklaşımlarda da benzer şeyler yakalıyor. Bilinçdışı etkiler günümüzde de kendini gösteriyor ancak bunlar da zehirden payını almış ve güncel sanatın her şeyi bozduğu gibi abartılmış, bilinçli olarak gülünçleştirilmiş durumdadır. “Çocukluğa ve deliliğe dönüş, canlı olmak için böyle şeylere ihtiyaç duyan sıkılmış toplumda pazarlanabilir yeniliklerin kaynağıdır.” (sayfa 125)

Postsanatçı sıradan olanı sergilemeye ve bunu ideolojik bir kuramla süslemeye o kadar alışmıştır ki; en sıradan, süslenemez ve estetik bulunmaya en uzak olan “dışkılama işlevi”, “bok” en çok işlenen konularından biri haline gelmiştir. Pek çok postsanat ürünününde yer alan bu konu, doğrudan yaşamın ne kadar kötü, pis ve kaçınılmaz olduğunu anlatır, ancak böylesine gözümüze sokulan bu sıradan işlev giderek komikleşir, görünmez olmaya başlar. “Dışkısal postsanat -yani sıradan olanı hiçbir bakış açısı sunmadan bir gösteriye dönüştüren sanat- hiçbir yere varamamaktadır.” (sayfa 138)

Gösteriye dönüştürme postsanat yapmanın en belirgin yoludur. Buna dayanarak yazarımız sinema ve performans sanatı ürünlerinin postsanatın önemli medyaları olduğunu söylüyor. Bu ürünlerin müze beklentisi yoktur. Halkla doğrudan ilişki kurarlar, günlük olayların reprodüksiyonları olarak kendiliğinden sanat nesnesi haline gelirler. Günlük tekrarlanan, sıradan ve sıkıcı işler –Kaprow’un bir happening olarak izleyicilerin önünde diş fırçalaması gibi- “sanat” olarak yapıldıklarında, farklı bir bakış açısı sunup, özellik kazanırlar… mı? Sıkıcı olanı alıp, eğenceli hale getirme işi… Sanatı topluma, ona dayatılan kültüre taşıma… Yüksek sanatın sonu? ??

Kuspit beşinci bölümde sanatın din gibi algılandığı, sanatçısı ve izleyicisi için “huşu” yarattığı dönemlerden ve bugün gelinen noktada Warhol’un deyişiyle “kendiyle gurur duyan piyasa sanatçısından” sözediyor. “Para, medya ve popüler eğlence artık kültürel etkinliklerin finansmanını sağlayıp bizi kültür konusunda bilgilendirmekle kalmıyor, kültürel değerleri biçimlendiriyor, hatta yaratıyor. Bizim toplumumuzda onlar ne derse “kültür” o oluyor.
Çağdaş kültür, kitle zevkini tatmin etmeli, yani biçimi çok karmaşık olmamalı, anlamı şeffaf olmalı.” (sayfa 189) Size de tanıdık geldi mi? Yazarımız kendi toplumundan sözediyor olabilir ama iletişim araçları ve ekonomik baskının bizim toplumumuz ve kültürümüze de çizdiği rol çok farklı değil sanırım. Sonuç olarak “Sanat Dini” yıkılmıştır, aslında gündelik yaşam ve insanlığın gelişim yönü de, sanat gibi, kendi kendini yıkmaktan ibarettir. Yıkımın tamamlanması ve çukurun dibine ulaşmak, yukarı doğru ivmelenmek için küçücük bir umut ışığı olabilir mi acaba?

Son bölümde bu umut ışığını görüyoruz;hala öznel dirençlerini koruyan sanatçılar. Donald Kuspit avangard sanatı da öncesi ve postsanat dönemi yaklaşımları olarak ikiye ayırıyor, son dönemde başkaldırı ruhunu kaybettiğini ve özgün olanı ortaya koymakta zorlandığını söylüyor ancak hala direnen ve toplumsal kültür ögeleri olmayı kabul etmeyen sanatçıların da varlığını unutmuyor. Bunları Yeni-Dışavurumcu ressamlar, soyut veya realist resim örnekleri, hatta duyarlı fotoğraf örnekleri içinden bulup çıkarıyor.

Kitabın son bölümünde yazarımız, yaratım ortamı olarak ‘atölye’ kavramını irdeliyor. Bu kutsal mekan zaman içinde, bazen sanatçının kişisel mabedi, bazen modeliyle veya ilham perisiyle paylaştığı bir alan olmuştur. “Bugün gelinen aşamada atölye artık çöplerle dolmuş, kendini sokağa adayan postsanatçı geride nihai bir happening bırakmıştır.” (sayfa 194) Yazarımız tam da bu noktada umudu buluyor. Ona göre, dibe vurduğu yerde bir kez daha Atölye yenileniyor, atölyesine ve kendi iç dünyasına dönen Sanatçı tekrar doğuyor. Onun verdiği isimle Yeni Eski Usta, eskinin maneviyatını ve hümanizmini, yenilik ve eleştirellikle birleştiriyor ve yine kavramsallığın malzemeye, nesneye yansıması gerektiğini kabul ediyor. En önemlisi sanatın Estetik olması gerektiğini biliyor. Son bölümde yazarımızın saygıyla söz ettiği ustaların örneklerini bulabilirsiniz.

Biraz zor bir kitaptan sözediyoruz. Yazarın dili ne kadar açık seçik, verdiği örnekler ne kadar anlaşılır olsa da, sanata bakışı, yönetimler ve para tarafından güdüldüğümüze dair öngörüsü nedeniyle insanın burkulmadan okuyamadığı bir kitap bu. Yine de okumanızı ve farkındalığınızı arttırmak için araç olmasını diliyorum. Son bölümde sıralanan öncülerin var olduklarını, bizim de baskıya direnip, kendi içgözümüzü açık tutarak çağımızı algılayacağımızı umalım…

Sanatın Sonu – Donald Kuspit
Metis Yayınları
3. Basım Mayıs 2010
Sayfa Sayısı: 222
Çevirmen:Yasemin Tezgiden

Kontrast Sayı 40, Mart-Nisan 2014

Mine HOŞGÜN SOYLU