Mesut GÜMÜŞLÜOĞLU | Fotoğrafın Büyüsü (18. Sayı)

FOTOĞRAFIN BÜYÜSÜ…

Tarihi gereksiniyoruz ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde.”
Nietzsche

Fotoğraf, kendi içinde kolektif bir büyü zaten; fizik mi, kimya mı, atmosfer mi? Tin ya da onun öznesi olan ben mi? Bu büyüyü var edeni çözemedim. Yıllar oldu fotoğraf çekerim; o an, anlar vs… Hiçbir zaman, çektiğim fotoğrafın aynısını çekemedim. Bu bir büyü değil mi? Işık koşulları, fizik koşulları, her şey aynı iken bile, o ilk kare ile sonradan çektiğim fotoğraflar arasında sonsuz bir uçurum oluşuyor. Sevdiğimiz bir fotoğraf karesini yeniden üretmeye çalıştığımızda, çaresiz, olmayışını nasıl açıklayabiliriz ki? İşte tam da burada başlıyor belki büyü. Bir tin yanılsaması yaşıyoruz belki; fiziğin, kimyanın ve atmosferin bileşkesinden doğan bir sonucu değerlendirirken, üretmiş olduğumuz yapıt ya da fotoğraf “burada”lığı ile bizimle arasında korkunç bir bağ oluşturuyor. O an! O anda yaşananlar; kendi iç sesimizin, kendimize doğru yönelmiş beğeni ile birlikte egonun kendisini ifade etmiş olmasının huzuru… Sahiplenme ya da en kötüsü tarihe tanıklık etme; orada bulunma, onu yaşama lüksü…

“Orada idim; gördüm”ün en kesin kanıtı, eninde sonunda fotoğrafın bilirkişiliği ve ispatı ile gerçekleşirken; o fotoğraf karesini sonradan yeniden üretmek? Aynısını düşündüğümüz hâlde bir yitiriliş büyüsü başlamıyor mu? Benzer bir başka kare ürettiğimizde değişen nedir? Oysa ışık aynı ışık, ortam aynı ortam, hatta makinemiz de aynı objektifimiz de! Aynı olmayan ne? Atmosferde bir değişiklik olmalı… Çünkü ilk fotoğrafı çeken size ait bellek ve tin öğesindeki anlık değişim, o atmosferdeki büyüyü değiştiriverir. Artık yeniden üretilmiş eserdeki farklılıklar, büyüyü anlamlı kılan bir ayrıcalığa dönüşür. İlk üretimin kendisine has o yapısal özelliğindeki kişisel bakış açımız… Bir nesnenin betimlenmesinden çok, o nesne ile aramızdaki bağın bizde bıraktığı izlerle ilgileniriz. Artık bu bağda, fotoğraf ve fotoğraf makinesi, farkında olmadan aradan çekilir ve o ânı kısacık görüntü kareleri ile kesik kesik usumuza yansıtır. Bizim kendi belleğimizdeki taraflı bakışımız, fotoğraf karesi üzerinde tüm baskınlığını ifade eder. Bencil bir bana aitliği, eser üzerinde gizliden gizliye hissederiz. Büyülü bir an oluşurken, daha sonra o fotoğrafa bakmakla, aynı zamanda sonradan tekrar o ânı ya da nesnenin betimlenmesine sebep olan anları hatırlayıp, o büyülü ve bir daha yaşayamayacağımız atmosferi anımsarız. Garip bir şekilde, o atmosfer de, o an da baskın olarak gözümüzün önüne, üretilmiş fotoğraf karesi olarak gelir. En eski hâlinizi nasıl hatırlarsınız? Aile albümünüzdeki, sizin fotoğrafınız değil midir? Aynaya defalarca bakmış olmanıza rağmen, baskın bir hatırlama malzemesi oluşmaz ve belki tekrar tekrar görmüş olmanın, öğrenme ve bilgi üzerindeki katkısıyla, fotoğraf karesi kendi birincil belleğimizin biz olan yanını bize göstermektedir.

Üretim sürecindeki en özel büyü, fotoğrafın kendisine has büyüsü olmaktadır bu anlamda; bileşenler bir araya gelirken, nesnel duruşunun kanıtı olarak fotoğraf makinesi aradan çekilirken, o an ve anlara sonsuz bir etki bırakır. Artık bu büyünün gerisinde izleyen ya da bakan, kendi büyüsünü görmektedir.

Dijital fotoğraf makinesinin yaygın kullanımı ve kolay üretilebilirliği üzerindeki yoğun baskıya rağmen, anlık heyecanı görmek anlamında katkısı vardır. Ancak en özel büyü sanırım polaroid makineden çıkan fotoğrafta gizli olmalı. Neden derseniz; öyle bir atmosfer ve öyle bir büyü sadece ve sadece bir adet fotoğrafla kanıksanır… Başka bir zaman diliminde reprodüksiyon alsak da en güzel büyüyü polaroid makine gerçekleştirir, bir ve yegâne fotoğraf karesi ile bize unutulmayacak bir an büyüsü bırakmıştır artık… Ve biz o büyüyü, yıllar sonra bakarken bile yaşayıp yaşatabiliriz…

“Tarihi gereksiniyoruz ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde.”

O büyüyü açıklayan ve kişisel bakışımızı belirleyen unsur bu olmalı…

Mesut GÜMÜŞLÜOĞLU

Kontrast Sayı 18, Temmuz-Ağustos 2010