Mehmet Rıfat AKBULUT | Sözümüz Kentten İçeridir… (36. Sayı)

Kent bir “söylem” ve “metin” olarak okunmaya başlandığında her gerçeklik kendi varlığının ötesinde bir anlatıya dönüşmeye başlar.
f: M. Rıfat Akbulut, 2004

“…Kentlerle olan ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir; hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir. Oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu ya da arzunun tersi korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ya da korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli de olsa, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka bir şeyi gizliyor olsa da…” (Italo Calvino, “Görünmez Kentler”)

Kent, tarih boyunca çoğu kez fiziksel özelliklerine göre tanımlanmıştır. Antik dünyada her ne kadar kent anlamında kullanılan “polis” tanımının nüfus büyüklüğüyle bir ilişkisi olmasa da sur duvarları, agora, tiyatro v.b. yapılar bir yerleşmenin “kent” olarak adlandırılabilmesinin vazgeçilmez koşullarıydı, fiziksel özellikleriyle tanımlanabilen bir yerleşmeydi.

Kent, nüfus, mekansal büyüklük, işlev gibi ölçütlerle tanımlanabilir. Ancak bir kenti anlama ve çözümleyebilmenin bunlardan daha fazlasını gerektirdiği açıktır. Benzetmeler yapmak; benzeşim modelleri oluşturmak, anlayabilmek ve açıklayabilmek için sıkça yararlanılan bir yöntemdir. O halde, şöyle düşünebiliriz: “Bir kent en çok neye benzer ?”

Kent kolayca bir makineye benzetilebilir. Özellikle Newton’un mekanik kuramı etkisi altında modernistler kenti bir makineye benzetme kolaycılığına başvurmuşlardır. Matematik ve mühendisliğin biçimlendirdiği XIX. yüzyıl Batı Kenti kimi kuramcıların gözünde adeta bir makineyi andırmaktadır ve tıpkı bir makine gibi tasarlanıp işleyişi öngörülebilir. Örneğin, 1914’de İtalyan Gelecekçi (Fütürist) Marinetti : “Geometrik İhtişam ve Nümerik Duyarlık” başlıklı manifestoda Endüstri Devrimi’nin yarattığı Makine Çağı ve değerlerine duyulan hayranlığın ölçüsüz bir ifadesi olarak şöyle demektedir: “Hiçbir şey…yuvarlak göstergeler, kadran, klavye ve yanıp sönen parlak ışıklarla kaplı mermer kontrol tablosunun engin yataylığında bir araya gelmiş elektrik gücünden ve uğultulu büyük bir elektrik santralinden daha güzel değildir”. Böylelikle kent de ekonomik etkinlik temelinde işlevleri tanımlanmış, girdileri ve çıktıları belli bir makine olarak tasarımlanabilir hale gelir. Modernist şehirciliğin kenti, iskan, çalışma, eğlence-dinlence ve ulaşım temel işlevlerine indirgediği işlevsel şehircilik anlayışı da makine kent anlayışının tescili olur. Bu çerçevede kent, mekanik estetiğin de bir ifadesidir. Günümüzün yüksek teknolojili kenti ise, aynı ortak “teknoloji” paydasını paylaşsa da modernizmin mekanik kentinden oldukça farklıdır.

Kenti bir organizma olarak düşünmek de aynı kolaylıkla mümkündür. Tıpkı bir organizma gibi doğan, büyüyen, evrimleşen, bazen de ölen. Ulaşım ve altyapı sistemleri ile kentlerin damar ve sinir sistemleri, farklı bölge ve işlevler ile organizmaların değişik doku ve organları arasındaki kolay görünür benzerlikler de bu yaklaşımı desteklemektedir. Ancak bu kaba genellemelerin ötesinde kentin, çeşitli işlevsel özellikler açısından tıpkı bir organizmayı andıran tepkiler verdiği de görülmektedir. Bu tepkiler sosyal olaylar ve kentin mekansal davranışları için özellikle geçerlidir.

Bunlara eklenmesi gereken son ve en güncel yaklaşım ise ağ yapılarıdır. Kentler Endüstri Devrimi’yle birlikte çeşitli ağlarla donanmışlardır. Endüstri Devrimi’nin ilk aşaması su ve kanalizasyon, gaz, demiryolu ve toplu taşım, (tramvay, metro v.b.) telgraf ağlarını; ikinci aşaması elektrik, telefon, radyo, otomobil yollarını; üçüncü aşama, televizyon, bilgi-işlem ve havayolunu getirirken, endüstri sonrası ilk aşama ise, mobil iletişim, GPS, Internet gibi sayısal temelli bilgi-işlem ve iletişim ağlarını ortaya çıkarmıştır. Özellikle 1980’ler ve 1990’lardan sonra gelişen bilgi-işlem ve iletişim teknolojilerinin oluşturduğu görünür ve görünmez ağ yapıları ile gündelik yaşam işlevlerinin bir kısmının soyut bir sanal ağ ya da ortama kaymasıyla birlikte kentleri de çeşitli altyapı ve donatıların biçimlendirdiği ve yaşattığı bir ağ olarak tasavvur etme eğilimleri ortaya çıkmıştır.

Kent, görünür olanın ötesinde bir çok ideali de içinde barındırabilir. Böylece bugün ve gelecek birlikte var olmaya başlayabilir tıpkı, bu satırların yazıldığı sıralarda gündemin merkezinde yer alan İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda olduğu gibi kent, hala bazı ütopyaların filizlenebildiği, ütopik bir geleceğin de habercisi olabilir.

Nihayet her kent bir sistemdir. Kendi bileşenleri, alt sistemleri, girdi ve çıktıları, kuralları ve bir ya da birden çok denge durumu olan. Ancak kent, düzenli davranış ve tepkiler gösteren bir sistem değildir. Tam tersine düzensiz davranan, öngörülemez bir sistemdir. Her kent neredeyse sayısız alt-sistemden oluşur ve bunlardan her birisi farklı koşullarda, farklı etkiler altında, farklı alt-sistemler düzeyinde farklı tepkiler verebilir, farklı davranışlar gösterebilir. Bu açıdan kent, bir sistem olarak genellikle “kaotik” davranış özellikleri gösterir:

Nihayet, kent çok katmanlı bir yapı ve olgudur. Bir kent görünen ya da görünmeyen birçok katmandan oluşur. Yapılar, açık alanlar, altyapı gibi görünen ve gözükmeyen fiziksel çevre ögeleri yanı sıra kent, kimi zaman varlığı ancak hissedilebilen ya da algısı gözlemciye göre değişen çok çeşitli, zengin ve birikimli toplumsal ve kültürel katmanlar içerir. İstanbul ve Türkiye gibi, tarih boyunca pek çok farklı kültürün izlerini saklamış ve biriktirmiş coğrafyalar için bu durum özellikle geçerli ve önemlidir. Her insan yerleşmesi, her kent, geçmişinin izlerini belirgin ya da belirsizleşmiş fiziksel izlerde taşımaya devam eder. Bunların bir kısmı fiziksel çevre ögeleri gibi somut, nesnel katmanlardır. Bazıları mülkiyet gibi soyut ama yine de görünürdür; bazıları ise sadece anlama dair soyut katmanlardır. Kültür ve alt kültürler anlama dair katmanların ögeleridir ancak mekanla da ilişkilidirler.

Kentlerde farklı kültür ve yaşam biçimleri kendileriyle özdeşleşmiş mekanları yaratır ya da mekanlara kültürlerini yansıtır. Bu karmaşık yapılar, farklı “kent okumaları”na da olanak verir. Bu şekilde kent, giderek bir varlıktan, bir anlatıya dönüşmeye ve görünen her gerçeklik kendi varlığını aşan anlamların hikayesini anlatmaya başlar. Ünlü Fransız düşünür Roland Barthes kenti “söylem” olarak tanımlar. Buna göre kent, tüm görünür ve görünmez ögeleriyle bir metin gibi okunabilir ve ancak böyle bir okuma ile sırlarına vakıf olunabilir.

Günümüzün büyük metropolleri yaşam ve kültür olarak da çok boyutlu, çok katmanlı bir yapı sergilemektedir. Farklı yaşam biçimleri, yaşam kültürleri, yaşam döngüleri kimi zaman iç içe, kimi zaman da birbirine fazla dokunmadan aynı mekanda, yan yana varlıklarını sürdürmektedir. Mahalle arasında günlük işlerini ibadet zamanlarına göre düzenleyen bir esnafın geleneksel kültürü, fabrika ya da atölyede makine başında çalışanların, makineleşmiş kitlesel üretimleri ile 24 saat küresel iletişim içinde, sanal dünyadaki ilişki ve üretim ortamlarında çalışanların yaşam döngüleri, kültürleri birbirinden büyük farklılıklar gösterir. Her biri ayrı bir zaman ve üretim ilişkisi ve kültürüne işaret eden bu farklı yaşam döngüleri aynı mekan içinde devinirken kuramcıların tam da post-modern dünya olarak tanımladıkları “zaman ve mekan sıkışması”nı yaratırlar. Diğer bir deyişle, aynı mekanda eş zamanlı olarak uygarlığın farklı aşamalarını yansıtan yaşamlar bir arada var olmaya devam ederler.

Bugün, büyük kentler ve metropoller fiziksel anlamda da kolayca belirlenebilir sınır ve bölgeler yerine giderek birbirine karışan, sınırları belirsizleşen işlevlerden oluşmaktadır. Sınırları, biçimi daha belirgin ve daha kolay algılanabilir bir kentsel yapıdan giderek karmaşıklaşan ve unsurları adeta birbirine karışan, yığınlara dönüşen kentler de artık fiziksel unsurlarından çok, karmaşık yapıları, devinim ve dinamizmleriyle anlam kazanmaktadırlar.

“Manhattan Köprüsü” ~ Berenice Abbott; 1936
Kenti bir makine gibi görmek aynı zamanda kente bir makine estetiğinden de bakmak
demektir.
“Paris’de Yağmurlu Bir Gün” (1876-1877) ~ Gustave Caillebotte
Matematik ve mühendisliğin biçimlendirdiği XIX. yüzyıl Batı kenti adeta insan aklı ve iradesinin makinaya dönüşmüş halidir.

Mehmet Rıfat AKBULUT
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Kontrast Sayı 36, Temmuz-Ağustos 2013