II. Dünya Savaşı sonrası toplumsal değişimler ve Soğuk Savaş sanatın yönünü de etkilemekteydi. Sovyetler Birliği ve çevresinde “Sosyalist Gerçekçilik”, Amerika Birleşik Devletleri ve çevresinde ise “Soyut Dışavurumculuk” anlayışları hakimdi. Bu iki yaklaşım arasında bazı sanatçılar yeni bir yol aramaya başladı. Sanatın yalnızca biçimle ve estetikle değil, düşünce, politika ve kuramlarla birlikte sorgulandığı bir alan olması gerektiği düşünülmeye başlandı. Bu noktada Joseph Kosuth’un 1965 tarihli “One and Three Chairs” (Bir ve Üç Sandalye) adlı çalışması önemli bir kırılma oluşturdu.
Kosuth erken döneminde çizimlerle uğraşmasına rağmen kısa sürede geleneksel sanattan koptu. Geleneksel bir sanat eseri üretmekten ziyade sanatın doğasını keşfetmeye yöneldi. “Duchamp’tan sonra bir sanatçının değeri, sanatın doğasını ne kadar derinlemesine sorguladığıyla ölçülür.” sözleriyle de sanatın gerçekte ne olduğu üzerine çalıştığını açıkça ifade eder. Çalışmalarında da Freud’un psikanalizine ve Wittgenstein’ın dil teorilerine sıklıkla göndermeler yapar.
Kosuth’un One and Three Chairs ilk bakışta son derece basit görünür. Bir tarafta gerçek bir ahşap sandalye yer alır. Sandalyenin yanında o sandalyenin fotoğrafını görürüz. Hemen yanında ise sözlükten alınmış “chair” (sandalye) kelimesinin tanımı yer alır. Böylece izleyici aynı nesnenin üç farklı biçimiyle karşılaşır: fiziksel nesne, görsel temsil ve dilsel tanım.
One and Three Chairs, izleyiciyi sandalyeye bakmaya değil, “sandalye” kavramı üzerine düşünmeye davet eder. Fiziksel varlığı temsil eden nesne olarak sandalye, onun görsel temsili olan fotoğraf ve sözcük olarak zihinde uyandırdığı karşılığın sözlük metinin bir arada bulunmasıyla nesnenin saf kendi hali yanında temsili ve anlamı üzerine bir düşünme olanağı ortaya çıkar. Böylece tek bir nesnenin üç farklı varoluş biçimini yan yana getirir: nesne, imge ve dil.
Arkasında teknik bir ustalık bulunmayan eser, izleyicide oluşturduğu düşünme eylemiyle var olur. İzleyici yalnızca bir nesneye bakmaz; nesne, imge ve dil üzerine düşünmeye başlar. Tam da bu nedenle Kosuth’un eseri sanatın nesneden çok bir düşünce olduğunu savunan kavramsal sanatın en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilir.
Bugün hala kavramsal sanatın en ikonik çalışmalarından biri olarak kabul One and Three Chairs temel sanat sorularının yanında bizleri bir çok düşünceye iter. Bir sanat eserinin anlamını gerçekten belirleyen şey nedir? Bir fikir, tek başına sanat olabilir mi? Ve belki de en önemli soru; sanatın özü, gördüğümüz şeyde mi, yoksa o şey hakkında düşündüğümüzde mi ortaya çıkar?

