İlker MAGA | Kolaylık Amatörleri ve Profesyonelleri (17. Sayı)

Nâzım Hikmet, amatör bir şair miydi? Sorunun garip, dahası yanlış olduğunun farkındayım. Yazıya provokatif bir soruyla başlamayı, düşünce kanallarını açması amacıyla özellikle tercih ettim. Şöyle de sorulabilir: Şiirlerine bakarak Nâzım Hikmet’in amatör bir şair olduğunu söylemeye kim cesaret edebilir?

Bir-iki dakikalık bir çaba, tartışmanın etimolojik yanına açıklık getirmeye yetecektir:
Amatör: Bir işi para kazanmak için değil, sırf zevki için yapan kimse; hevesli, meraklı…
Profesyonel: Bir işi meslek edinmiş kimse.

Başvuracağımız Türkçe sözlüklerde bulabileceğimiz tanımlamalar, tartışmamıza açıklık getiremiyor. “Amatör”ün açılımında “sırf zevki için yapan kimse, meraklı” tanımı çok ama çok fazla yüzeysel; bizi ikna edici bir sonuca götürmeye yetmiyor. Ayrıca bir iş para kazanmak amacı dışında yapılınca “amatör” damgası yemesi, ürünün değil de paranın asıl belirleyici olması, yaratma sürecinin doğuşu mantığına da ters. “Profesyonel” tanımında o işi meslek edinen yani ekmeğini o işten kazanan kimse tanımı da çok genel. Ya o kişi ekmeğini o işten kazanmıyorsa, kazanamıyorsa? Ya o kişi o işi meslek edinmemişse, edinememişse?

Eğer sözlüklerdeki “profesyonel” tanımı doğru kabul edilirse Cemal Süreya profesyonel bir şair değildi. 20. asır lirizminin en önemli isimlerinden Rainer Maria Rilke, kelimenin profesyonel anlamında şair değildi. Nâzım’ın, ekmeğini şiirden kazandığına dair elimizde bilgi yok. Pablo Neruda gibi bir şiir devinin bir başka alanı meslek edindiğini biliyoruz. Resim, edebiyat ve diğer alanlardan örnekler vererek devam etmek mümkün. Burada adı geçen şairlerin buluştukları hepsinden önemli bir nokta var: Şiir. Şiir, bu isimlerin iç mesleği, ifade biçimiydi.

Yaptığı işten para kazanmak, olmazsa olmaz koşulsa dünyada şair bulmak zordur. Kültürün en azından bir asırdır endüstri olduğu Batı Avrupa’da günümüzde güzel sanatlar bölümlerinden mezun olup, sadece ürettikleri sanat eserleriyle yaşamını devam ettirebilenlerin oranı yüzde 5-7 arasında. Geri kalan yüzde 95’e nasıl bir sıfatı layık göreceğiz?

Profesyonel-amatör ayrımı, yaratı alanları sözkonusu olduğunda bizi bir yere götürmez. İşlerine baktığımızda alanlarının en parlak ürünlerini verdiklerini görüyoruz, bu bize yetiyor. Örnek ürünler verdikleri için biyografilerinden kuşku duymuyoruz; bu özellik belki bizi ilgilendirmiyor, amatör ya da profesyonel olduklarına bakmayı gerekli görmüyoruz. Ürünleri bize yetiyor, onlardan besleniyoruz.

Asıl olan ürünün, yaratının kendisidir; yaratının amatörü, profesyoneli olmaz. Çünkü yaratı alanlarının ehliyeti olmaz. Bu nedenle, yaratı alanlarında eğitim veren okullardan alınan ehliyetnameler, sağlam ürünlerin garantisi değildir. Belirleyici olan ehliyet ve ona sahip kişi değil, üründür. Tarihe kalan şey de üründen başkası değildir.

Sinema, karikatür, resim ve daha pek çok alanda bu ayrıma pek dikkat etmezken, neden fotoğrafta amatör-profesyonel ayrımı bu kadar belirgin rol oynuyor; neden her defasında fotoğrafçının önüne “amatör” ya da “profesyonel” sıfatı gerekli oluyor?

Bu sorunun tarihsel kökenleri ve alanın haddinden fazla ekonomize edilmiş olması gibi pek çok neden var ve bunlara bir başka yazıda dikkat çekebilmeyi umuyorum. Burada önemli sandığım bir nokta üzerinde durmak istiyorum:

Şair, oralara gitmeden Iraklının, Afganistanlının, Filistinlinin ya da herhangi bir insanın acısına, sevincine şiirinde yer verebilir ama fotoğrafçının orada olmak gibi bir zorunluluğu vardır. Fotoğrafı diğer disiplinlerden ayrı ama bir o kadar da güçlü ve zor yapan şey de budur: Orada olmak, hayatın ortasında bulunmak, hayata ve insana dokunabilmek; buralarda elde ettiği görüntülerle ulaşabildiği insanlara bir geri dönüş olarak dokunmak, en azından duygularını harekete geçirebilmek… “Orada olmak” fotoğrafta amatör-profesyonel ayrımının sık hatırlanmasına neden olabiliyor. “İşini amatör ruhla profesyonelce yapmak”, bu soruna yönelik bulunan bir ara çözüm olarak genelde kabul görür. Bunu doğru kabul etsek de durum değişmiyor…

Fotoğraf öyle yayıldı ki orta malı bir ifade alanı oldu ya da öyle sanılıyor. Amatör ya da profesyonel, herkes fotoğrafçı… Oysa fotoğraf, o alanda bir şeyler söylemek söz konusuysa eylemcisinin kendisini eserleriyle kanıtlaması gereken bir uzmanlık alanı. Diğer uzmanlık alanları gibi… Kolay üretilebiliyor görünmesine rağmen bir uzmanlık alanı. Hayatla doğrudan ilgili olduğu için belki hayat kadar karmaşık, onlarca alanın üst başlığı; öyle olduğu için bilgiye, teoriye ve araştırmaya muhtaç.

Fotoğraf çok çabuk üretebiliyor olduğu için kolaydır. Ama aynı zamanda bir o kadar da zordur; kalıcı bir şeyler üretmek, milyonlarca görüntünün arasından sıyrılıp iz bırakmak zordur. Fotoğrafın zor tarafıyla, zahmetli olduğu için az sayıda insan ilgilenir; kolay tarafı ise yığınları peşinden sürükler.

Ama kolay, zamana dayanamaz. Kolay, çabuk sırıtır. Kolayın sakladığı sırrı olmadığı için hızla yok olur. Kolaylık amatörleri kadar kolaylık profesyonelleri de vardır. Son sözü ise her durumda kişinin kendine yakıştırdığı “amatörlük” ya da “profesyonellik” sıfatları ve ek olarak ehliyetler değil, ürün söyler. Böyle bakıldığında fotoğraf zordur, emek ister, zahmetli iştir; tıpkı diğer yaratı alanları gibi…

İlker MAGA

Kontrast Sayı 17, Mayıs-Haziran 2010