Hamdi TELLİ | Estetik, Sanat ve Fotoğraf Üzerine Kısa Bir Söyleşi (25. Sayı)

Estetik sözcüğü, eski Yunan dilinde “aisthesis”den gelir, algı ve duyum anlamını taşır. İlk kez Alexander Gottlieb Baumgarten (1714-1762) tarafından kullanılmıştır. Christian Wolff’un öğrencisi ve izleyicisi olan Baumgarten, ana yapıtına “Aesthetica” (1750) adını vermiştir.

Baumgarten, bu girişimi ile estetiği, “Duyum Bilgisi Bilimi” olarak ortaya koymak istemişti. Böylece bu bilim, “aşağı bilgi kuramı” (gnoseologia inferior) olarak Wolff’un sistemini (“Mantık”ını) tamamlayacaktı. Kavramın bu belirlenimine dayanarak Kant, estetiği, “genel olarak duyarlık kurallarının bilimi” olarak gösterdi. Daha sonra Husserl de kavramı bu anlamda kullandı. Ama bu belirlemelerin yanısıra, yine Baumgarten’le birlikte ve ondan bu yana yaygınlaşan bir başka belirlemeye göre estetik, “güzel sanatlar ve güzel üzerine” düşünme bilimi olarak da anlaşıldı. Bu belirlemeye göre estetik, artık bir “sanat felsefesi” oluyordu.

Yukarıdaki bilgilere dayanarak “Estetik”’in tarihini 1700’lü yılların ortalarından başlatmak tabii ki yanıltıcı olacaktır. Zira estetik kavramı, tarihin en eski devirlerinden günümüze dek insanların üzerinde en çok tartıştıkları konulardan biridir. Hatta tarih öncesi devirlerde mağara duvarlarına resim yapan insanların da bu konuda söyleyecekleri bir çift söz olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Aslında Platon’un (M.Ö. 427-347) eserlerinde ve felsefesinde, her şeyin aslının idealar dünyasında bulunduğu, bu dünyadakilerin hepsinin onun iyi ve kötü taklitleri olduğu şeklinde bir görüş vardır. Aristoteles ise insanda bir taklit (mimesis) yeteneği ve hazzının bulunduğunu, insanların olayların ve varlıkların özündeki ideali, fi kri taklit ettiğini söyler. Bu da sanatçıların ilgi ve uğraşı alanına girmektedir.

Şimdi de karşımıza tanımlanması gereken bir başka kavram çıkıyor “Sanat”. Sanat da tarih boyunca insanların üzerinde tartıştıkları bir başka kavram. Birçok düşünür bu konuda farklı ya da benzer tanımlar getirmiş. Bunların en önemli ve kapsamlılarından birini ele alarak devam edelim. Marks’a göre: “Yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.”

“Yaratıcı eylem”in sanatın temel öğesi ve “insanın doğa ile etkileşimi”nin de insanın algı ve duyumlarının bir sonucu olduğunu düşünürsek, söyleşinin başında değindiğimiz “Estetik” kavramına ulaşırız. İşte bu nedenle, hangi felsefi yaklaşımı benimsersek benimseyelim, sanat ve estetik bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. İnsanlar çevrelerini duyuları yolu ile algılar, sorgular ve yorumlar. Burada bir yanlış anlamayı önlemek için “doğa” yerine “çevre” sözcüğünü kullandık. Aslında, doğa sözcüğü ile yalnızca çiçekler, hayvanlar, dağlar, ovalar değil insanın da içinde bulunduğu çevremizdeki her şey kastedilmektedir. Bunun dışındaki “Doğa” anlayışı, insanların özel olduğu ve diğer tüm varlıkların ona hizmet için yaratıldığı yanılgısına dayanmaktadır. Doğayı algılama, sorgulama ve yorumlama süreci sonunda insanlar bu yorumlarını başkalarına bir yolla ifade etmeye çalışır. Şiir yazar, şarkı söyler, resim yapar, dans eder… Bu ifade, çevresinde algıladıklarını taklit etme yeteneği ve isteği gibi görünse de sonuçta ortaya çıkan, nesnel değil öznel bir olgudur. Her ifade, bir başka deyişle dışavurum, o kişiyi yansıtır. Bu eylem insana özel olup, “yaşamın insanileşmesi” anlamını taşır.

Çağdaş felsefecilerden Gill Deleuze, ressamın beyaz bir zemin karşısında, model olarak iş gören bir dış nesneyi, orada yeniden üretmek üzere resim yapmadığını, fi güratif anlayışın bu yanılgıdan kaynaklandığını söyler. Ona göre ressam, dilediği en yalın tuvali yaratabilmek için zaten zihnindeki tuvalde kimi gerçek, kimi potansiyel haliyle bulunan birçok nesneyi ayıklamakla, temizlemekle uğraşacaktır.

Sanatsal yaratının, önemli toplumsal işlevleri olsa da sanatçı için katıksız bir amaç olmaktadır. Sanatçı, yaratı süreci içinde üretirken, kaynağını bu ürünlerin oluşturduğu, yaratıya dayalı bir başka süreç çalışmakta ve bir kısım insanlar da bu süreç içinde ürün vermektedirler. Bilim ve Teknoloji.

Bilim ve teknoloji, insanların yaşamını her alanda kolaylaştıracak ürün ve uygulamalar geliştirirken sanatçıların da bu yeni olanakların yararlanıcılarından olacağı açıktır. Böylece sanatçı, daha etkin ve verimli çalışacak olanaklar elde edecektir. Örneğin, ilkel bir toplumun tam tam ve vuvuzelaları ile bir senfoni orkestrasının çalgılarını karşılaştırırsak, teknolojinin sanata katkısı anlaşılacaktır. Açıkça anlaşılmalıdır ki bilim ve teknoloji, sanatı yok edecek bir tehdit değil, ondan beslenip onu geliştiren diğer bir yaratı sürecidir. Bir anlamda birbirlerinin varlık nedenidirler.

İnsanların yaratıcı eyleminin bir aşaması olan algılama da, teknolojinin sağladığı destekle sınırlarını ve olanaklarını genişletmektedir. Başta insanın bedensel yetenekleri ile sınırlı olan algıları, yine kendi yarattıkları araç ve gereçlerle genişlemektedir. Örneğin çıplak bedenimizle farkına varamadığımız, uzayın derinliklerindeki bir nebula, geliştirdiğimiz bir teleskop yardımı ile görünür kılınmaktadır.

Aslında genellikle bilimsel buluş ya da teknolojik gelişmenin kullanımı, belli bir alanla sınırlı kalmaz. Uzay gemilerinde kullanılmak üzere geliştirilen tefl onu mutfakta köfte yapmak için de kullandığımız gibi, kimyacıların geliştirdiği yağlı boya, hem badanacı esnafın hem de Pablo Picasso’nun çok işine yaramıştır.

M.Ö. 3000 yıllarında Sümerler tarafından astronomik gözlemler için kullanılan “Camera Obscura” yani karanlık kutu, bugünün fotoğraf makinelerinin ana fi krini oluşturmaktadır. Bugünkü haline gelene kadar geliştirilerek, birçok ressam tarafından eserlerinin yapımında önemli bir araç olarak da kullanılmıştır. Nicéphore Niépce 1822 yılında kutunun arkasına düşen görüntüyü sabitlemeyi başarana kadar bu teknolojinin sanata katkısı bu kadarla kalmıştır.

Niépce’nin bu buluşundan sonra insanlar, gördüklerini kaydedebilecek araç elde ettiler. Bugün neredeyse herkesin sahip olduğu bu olanak, bazıları için sanatın, en azından resim sanatının sonu demekti. Öyle ya; eğer Aristoteles’in dediği gibi sanatçının tüm yaptığı doğayı taklit etmek ise, bu teknoloji herkesi mükemmel bir taklitçi haline getirmekteydi. Ancak bu kaygıyı yaşayanların ihmal ettiği nokta sanatçının taklit “mimesis” eylemi sürecinde estetik “aisthesis” kavramının varlığıdır. Zaten sanatı öznel kılan da budur. Bu nedenle “Fotoğraf” da sanatın sonunu getirecek olan tehditlerden biri değil, sanatçıya yeni ve çok geniş olanaklar sağlayan bir araç niteliği taşımaktadır.

“Fotoğraf”, sanat için, bulunduğu güne kadar geliştirilmiş olan diğer tüm buluş ve teknolojilerden farklı bir olanak sunuyordu. Bu da aslında yanlış olan bir anlayışla, sanatçının amacının salt doğayı taklit etmek olduğu, fotoğrafın da bu işlevi kendiliğinden yerine getirdiği düşüncesi ile tepkilere neden olmuştu. Evet, “Fotoğraf” bir görüntüyü kaydedebiliyor ve bu kayıt dilediğimiz kadar çoğaltılabiliyordu. Böylece o güne dek savaş ressamları, gazete veya kitap ressamları, arkeoloji ressamları, aristokratların portre ressamlarının yaptığı işler artık anlamını yitirmeye başlıyordu.

Fotoğrafa yönelen tepkiler de daha çok bu kesimlerden geliyor, tanınan hiçbir sanatçı veya ressam bu konuda olumsuz bir yaklaşım göstermiyordu.

Aslında, çıkar çatışmaları dışında “Fotoğraf”ın kavram kargaşasına neden olan iki temel işlevini (belge – sanatsal araç) ayırabilmek bu karışıklığı önlemek için yeterli olacaktır.

Bu konu ile ilgili bir anekdotu paylaşarak sohbetimizi sonlandırmak istiyorum.

Bir fotoğraf kurumunda fotoğraf ile ilgili bir söyleşi sonunda dinleyici sorularını yanıtlarken, bir hanımefendi el kaldırdı. Sorusu, “Günün Sorusu” olarak kayıtlara geçti. “Hocam sizce fotoğrafa müdahale etik midir?” Sanırım fotoğraf çekiyorsunuz dedim. Evet tabii. Peki filtre kullanıyor musunuz? Evet. Etik olup olmadığını düşündünüz mü hiç?

Aslında fotoğrafçının karşısındaki görüntüye müdahalesi makinayı eline alması ile başlar. Amacına göre, ya bu müdahaleyi en az düzeyde tutarak orjinale olabildiğince sadık kalacak, ya da orjinalden çok farklı bir görüntüye ulaşabilecektir. Bir haber muhabirinin çektiği fotoğraf gerçeği saptıracak şekilde değiştirilmiş ise (ki bunun örnekleri dünya literatüründe vardır), yalan haber niteliği taşıdığı için hiç de etik olmayacaktır. Ancak, bir sanatçı için bu değişikliğin sınırlarını çizmenin ne olanağı ne de gereği vardır.

www.studiotelli.com

Hamdi TELLİ
Kontrast Sayı 25, Eylül-Ekim 2011

Bizi paylaşın..