Özcan YURDALAN | Fotoğraf Nasıl Bir Kuştur (16. Sayı)

Ortaya çıktığı günden bu yana, su gibi ekmek gibi hayati önem taşıyan vazgeçilmez bir nesne hâline gelmediyse bile eli kulağındadır. Bu kadar içli dışlı olduğumuz hâlde nedir, nasıldır, neye yarar, kime nasıl ulaşır, ulaşabildiklerine ne anlatır, anlattıklarından ne kadarı anlaşılır, anlaşılmış olanlar neye yarar, fotoğrafı çekilene ne olur, fotoğrafı çeken o anda neler yaşar? Sahi, nasıl bir kuştur fotoğraf? Peki, bir çırpıda sıralanıveren bu soruların fotoğrafçıya faydası nedir?
Kuşkusuz o kadar da sisler arasında değiliz. Soruların arasında kaybolmuş hâlde, belirsizlikler içinde, anlaşılmazlıklar burgacında gezinmiyor her şey. Sıradan birtakım sorular art arda geldi diye böyle bir intiba uyanmasın. Fotoğrafa dair söz kuranlar, hayata tutundukları yerden, olaylara baktıkları taraftan çeşitli cevaplar veriyorlar zaten. Meraklısı takip ediyor. Takip edenler biliyor ki fotoğrafın şu kısacık tarihi içinde sorular aynı kalsa bile cevaplar sürekli değişiyor.

Yeni Kayıt

Henüz çok yeni bir kayıt tekniği olan fotoğraf, çok kimlikli yapısını ancak inşa ediyor. Bebeklik çağı geçti, çocukluk devri kapandı, yeniyetmeliğe ulaşıyor. Asıl bundan sonraki fasıllarda, şimdiye kadar kendisine yakıştırılan dar tanımların hepsinin ötesinde alanlar açacak. Güzel sanatların bir alanı olarak fotoğrafa yakıştırılmış kurallar, tanımlar, ilkeler, birer arkaik devir alameti olarak kalacak. Öte yandan fotoğrafın haber-bilgi-tanıklık aracı olarak işleyişi de yapı değiştirecek. İnandırıcılığından aldığı etki gücü başka ölçüler içinde farklı ortamlarda, yepyeni mecralarda gündeme gelecek.
Fotoğraf her ne kadar hayatlarımızın derinliklerine nüfuz etmiş olsa bile, hâlâ kendi başına bir varlık gösteremedi. Zaman zaman ortaya koyduğu marifetler belirli etkiler yaratıyor ancak kalıcı sonuçlara henüz ulaşamadı.

Sınırlar ve Sanat

Fotoğraf nasıl ki ulusal olanın ötesinde evrensel bir dile sahipse, fotoğrafın varoluşu da tekil kimliklere, dar aidiyetlere, her türden fiziki ve moral sınırlara kısılıp kalamayacak kadar kapsayıcıdır malum. Gel gör ki bugüne kadar fotoğrafı bir güzel sanatlar alanı olarak anlamlandıranlar, fotoğrafçılığı “resim yapmanın başka türlüsü” şeklinde kabul ettiler. Bilerek ya da bilmeyerek; ancak resmin değerleriyle yan yana koyarak yaptıkları her fotoğraf okuması, resmi aklın “resimsi izahat” gayretinden öteye geçemedi.
Diğer alanlarda olduğu gibi sanatta da tutuculuğun merkezi sayılan akademizmin fotoğrafa yüklediği “resimsilik” yakıştırması artık fotoğrafı anlamaya da anlatmaya da yetmiyor. Fotoğraf yeni paradigmalar arıyor. Başka bir dille, yeni değerlerle, farklı kriterler, yargılar ve yorumlarla açıklanmak istiyor…

Nereden Geldik?

Fotoğraf, çatı katlarındaki stüdyolarda görünür olmaya başladığında sihirli bir zanaattı. Bir yeni doğmuş olarak merakla karşılanmıştı. Çok geçmeden sokağa çıktı, hayatı gözleyen yepyeni bir oyuncak hâlinde ortalıkta dolaşmaya başladı. Hemen sonra gözünü budaktan sakınmadan dünyanın dört bucağında olan biten her melanete burnunu soktu. Tanık olmaya, gördüklerini göstererek hayata müdahale etmeye çalıştı. Bu üç dönem fotoğrafın ilk üç evresiydi. İnsanın gelişim sürecinde, olgunlaşmaya gidişte geçilen üç evre gibi bir şey.
Görüntüyle kurduğu binlerce yıllık ilişki içinde zihinsel algısı resme göre şekillenmiş insan, fotoğrafı kâğıt üstünde iki boyutlu şekiller hâlinde görünce, tanımlayabilmek için önce bir şeye benzetmek istedi. Eline aldı, masa üstüne koydu, albümlere yerleştirdi, duvara astı ve doğal olarak resme benzetti. Gördüğü şeye, “Işık ile çizmek” diye bir de isim uydurdu.

Ne Işık Ne Çizgi

Hâlbuki fotoğraf, ne ışıktır ne çizgi ne de renk. Dış âlemde gördüklerini tuval üstünde ışığa, çizgiye, renge, lekeye dönüştüren ressamın aklıyla düşünerek başka bir benzetme yapılamaz tabii. Ama “fotoğraf” yerine “tasvir”, “suret”, “akis” “şaşinka”, “chobi” gibi adlar kullanan kültürler olduğunu da biliyoruz bu arada. Farklı kültürlerde fotoğrafa verilen adlar nedeniyle fotoğrafçıların zihninde ortaya çıkan değişik işleyişleri incelemek bizim konumuz değil kuşkusuz. Ancak fotoğrafta ışıkla çizmek-yazmak şeklindeki anlayışın memleket fotoğrafında ağırlıklı bir yer edindiğini de kabul etmek durumundayız. Bu süreçte estetiğin kurallarını vazeden akademizmanın kutsal ayetleriyle efsunlanan fotoğraf, güzel sanatlar arasında kendine bir yer edinmeye çalıştı. Aslında ne öteki sanatlar geçen yüzyılın sanatlarıyla aynı mecrada akıyordu ne de fotoğraf o âlemlerde bir varlık gösterebilirdi.
Fotoğrafta kurulmaya çalışılan biçimci estetik, artık resmin bile terk ettiği yüzlerce yıllık klişelerin tekrarından öteye geçemedi; birbirini kopya eden fotoğraflar çoğaldı; sıkıcı tekrarlardan ibaret bir fotoğraf âlemi yaratmaktan başka işe yaramadı.

Ressamın Yerine Fotoğrafçı

Bir görüntü oluşturabilmek için bir ressamın marifetiyle ışık, çizgi, renk ve lekeler hâlinde inşasından başka yollar olduğunu artık biliyoruz. Önceden de bildiğimizi sandığımız bu gerçek, tamamen fotoğrafa ait bir dünyanın gerçeği. Yani fotoğrafı resimsi marifetten ayrı düşünmekle başlıyor her şey. Fotoğrafın dünyasına ancak bu adımla giriliyor. Bu ilk adımla birlikte, zihnin derinlerinde var olan ve fotoğrafı “resimsi görüntü yaratmanın bir aracı olarak gören” arkaik algının aşılması mümkün görünüyor. “Fotoğraf, ister ‘gerçekçi’, ister ‘soyut’, ister ‘kavramsal’ olsun, resim yapmanın yeni metodu değildir” yani.
Görüntünün başka türlü oluşabileceğine dair düşünce, bir özgürleşmenin başlangıcıdır. Fotoğrafta bu güne kadar bilinen bütün anlamlandırmalardan özgürleşmedir. Yeniçağ, enerjik ve bereketli dönem bu özgürleşmeyle birlikte başlar. Fotoğraf kendi ayakları üstünde dururken, kendi değerleri içinde yeni anlamlar dünyası kurar. Fotoğraf estetik varlığını resimsilikte değil, başka türlü bir varoluşun zenginliklerinde aramaya başlayınca öncelikle kendini bulur.

Kimyasaldan Sayısala

Fotoğrafın ortaya çıkışı, teknik çoğaltmalar çağının başlarına rastladı. O çağda her şeyin çok sayıda üretilir olması bütün toplumsal dengelerle birlikte kültürel dönüşümleri de ortaya çıkardı. Fizik ve kimya bilimi doruklarda gezinirken fotoğraf uzaklarda değildi; kimyasal bir düzenek olan filmin üstüne kaydoluyor, yine kimyanın marifetiyle ortaya çıkıyordu.
Sanal âlemlerde gezinmeye başladığımız bu çağda ise fotoğraf zamaneye uygun biçimde sayısal ortama kaydediliyor. Üstelik varoluş nedenini artık daha kolay yerine getiriyor. Çünkü çekildiği anda görünür hâle geliyor. Üstelik bir çırpıda en uzağa, en çok miktarda göndermek için sadece bir düğmeye basmak yetiyor. Fotoğraf, varoluşunun amaçlarına yeni yeni ulaşıyor. Giderek daha kolektif hâle geliyor fotoğraf; anonimleşiyor.
İlk ortaya çıktığı yıllarda, sıradan insanlar için sağladığı bir imkân vardı: O zamana kadar soylulara, muktedirlere ait suret sahibi olma ayrıcalığı ortadan kalkmıştı. Herkes fotoğraf sayesinde bir suret hâlinde yeniden yaratılıyordu, alan kamusallaşmıştı. Zaman içinde bizim gibi sıradan insanlar sadece suret sahibi olmakla kalmadılar aynı zamanda fotoğraf sayesinde birer suret yaratıcısı hâline geldiler. Herkes hem çekiyor, hem de çektiriyor artık.
Fotoğrafın hikâyesi, günümüzdeki sürat ve yaygınlıkla birlikte yepyeni bir safhaya girdi. Hem fotoğraf çekenler hem fotoğraf çektirenler, hem de fotoğrafa bakanlar arasında sürekli bir rol değişimi yaşanıyor; bu sayede giderek eşitlenen bir süreç başlıyor. Yeni oluşmaya başlayan bu kolektif alan, mağdurun maktül, maktülün tanık, tanığın mağdur, mağdurun tanık, tanığın maktül, vs. olabildiği, sınırların belirsizleştiği yeni bir zamana açılıyor.
Belki de fotoğrafın gerçek kopuşu buradan başlayacak. Tam olarak bu anonimleşme döneminde, fotoğraf, bağımsız dilini kuracak. Kahramanları gibi anlatıcısı da anonimleşmiş kadim masallar hâlinde dünyanın dört bucağında özgürce dolaşacak. Kuşlar gibi yani…

Özcan YURDALAN

Kontrast Sayı 16, Mart 2010