Elçin POLAT | Yaratma Cesareti (16. Sayı)

Fotoğraf: Murat Germen

Neden yaratma yeteneği verilmiştir ki insana? Bu kocaman dünya yetmez mi ona; içinde bir başka dünya vardır da onu mu anlatmak ister? Bu yetenek neden farklı şekillerde ortaya çıkar?

Dostoyevski, “Yeraltından Notlar” kitabında, “İnsan, piyano tuşu değildir.” der; istediğiniz zaman istediğiniz sesi çıkaran bir piyano tuşu değildir… Duyguları ve düşünceleriyle zengin bir dünyadır… Her insanda bulunan bu zengin dünya, günümüzde iyice unutulmaya ve unutturulmaya çalışılıyor. Yaşam telaşı içinde gözlerimiz kapalı yaşıyoruz. Bu telaşın arasına bir gedik açıp başka dünyalar görmek mümkün elbette. Bir fotoğraf makineniz var ve siz onu özel anlar için mi saklıyorsunuz? Her an özel bir andır; her an, yaşamın içinde saklı özel bir andır!

Çekeceğimiz kare için seçtiğimiz o “an”ı bazen tesadüfler bize sunar, bazen de biz görüntülerin peşinden gideriz, fotoğraf bizi çekmeye başlar. İbrahim Demirel, fotoğrafın üretim sürecindeki yaratıcılık ve tesadüfler konusunu şöyle değerlendiriyor:

Ben doğrudan fotoğraf yaptığımdan, çalışmalarımda fotoğrafın yaratım süreci beynimde, bilinçaltımda zaten vardır, düşüncede başlamıştır. Düşüncede oluşmadan, üretimin, yaratıcılığın gözle görünür kılınması mümkün olamaz. Fotoğrafta ne yapmak istediğim, düşünce aşamasında beynimde var olan bir hedeftir. Bunu daha sonra fotoğraf makinesini elime alarak gözle görünür kılmakla, fotoğraf yapmakla, yaratıcılık sürecini sonuçlandırmış olurum. Ortaya çıkan çalışma, beynimde yarattığım görüntüdür, yapmak istediğim fotoğraftır. Beyninizde olmayan bir üretimin sizin yaratıcılığınız sonucu oluşması mümkün olamaz. Bu durumda, yaratıcılıktan değil, tesadüflerden söz etmek gerekir. Oysa sanatçı, yaratma sürecine hâkimdir; hedeflediği eseri üreten, yaratan kişidir. Ortaya çıkan sonuç tesadüflerle oluşmuşsa, bu noktada sanatçının bilinçli yaratıcılığından söz etmek olanaksızdır. Sanatçı, yaratırken, kimliğini, yeteneğini, birikimini harmanlayarak sonuç elde etmektedir. Her yapıtında, bir öncekiyle tutarlılık, devamlılık, paralellik gözlemlenir. Bunlar, tesadüfen bir araya gelen nitelikler değildir, düşüncede var olan yaratıcılığın sonuçlarıdır.”

Fotoğraf çekmek de yeni bir görüntü yaratmaya cesaret etmek değil midir bir anlamda? Evet, var olan dünyayı iki boyutlu bir yüzeye düşürürüz fotoğraf çekerken; ama neden kimsenin çektiği fotoğraf, bir diğeriyle aynı olamaz? Görüntülerin içinde boğulup giderken farkına varamadıklarımızı, bazen fotoğraflar sayesinde gördüğümüze, şaşkınlıkla tanık oluruz. Doğadaki bir çiçek, sokaktaki bir insan veya evdeki kedimiz, görüntünün kaynağı olsa da yeni bir görüntü için yürek gerekli… Yürek ya da cesaret… Yeni bir görüntünün kalp atışlarını duymamız gerekiyor. Bir yerlere saklanmış olmalı; konuşmuyor, seslenmiyor ve dokunmuyor. Yeni görüntüyü yakalamak da, onu saklandığı yerden bulup çıkarmak da cesaret değil mi?

İzleyiciye sunulan yeni bir eser karşısında, sıklıkla dile getirilen beğeni ifadeleri vardır: “Çok samimi buldum” ya da “Kendimden bir şeyler buldum” gibi cümlelerin dile getirildiğine hepimiz tanık olmuşuzdur. Her izleyici için bu kavramların tanımı değişebilir nitelikte olsa da çoğu zaman samimiyetin, eseri sıradanlıktan kurtaran bir nitelik olduğu söylenir.

Yaratıcılık ve fotoğrafın samimiyeti hakkında yorumuna başvurduğumuz Bahadır Aksan şunları söylüyor: “Öncelikle H. C. Bresson’un, ‘Daha önce fotoğraflanmamış hiçbir kare yoktur.’ cümlesini hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Benim için yaratıcılık, daha evvel yapılmamışı yapma çabasından ziyade, insanın neyi en içten görüntülemek istiyorsa, onu görüntülemesi gereğidir. Bu süreçteki samimiyetin nihai ürüne ne kadar yansıdığının da, yaratıcılığın bir ölçüsü olduğunu düşünüyorum.”

Yola Çıkma Cesareti

Kendisinde yeni bir anlam, alışageldiğimizden farklı bir duygu barındıran fotoğraflar bizi bir yolculuğa çıkarırlar; çünkü o fotoğrafı çeken kişi de o görüntüyü yakalayabilmek için yolculuğa çıkmıştır. Bazen kendi içinde bir yolculuktur bu, bazen de sokaklara, meydanlara, doğaya yolculuk… Ama mutlaka çıkılmıştır o yolculuğa. Bazen çok donanımlı bazen de donanımsız. Bazen desteklenerek, bazen de yapayalnız. Yola çıkma cesaretini gösterenler yolda kalabilirler, yoldan çıkabilirler… Önemli olan varılacak yer değildir belki de, yolculuk sırasında hissettiklerimiz, düşündüklerimiz, fark ettiklerimizdir.

Fotoğraf bir hikâyedir. Fotoğrafı çeken, kendisini yaratıcı olarak görebilir; fotoğraflanan kişi ise kahraman. Bir de izleyici vardır, o da kendi hikâyesini yazar. Bu hikâyedeki fotoğraflar, fotoğrafçısından ne kadar bağımsız hâle gelebilir? Fotoğrafın bu üçayağını Tuğrul Çakar şöyle değerlendiriyor:

Fotoğraf, elbette bir ifade biçimidir ve kesinlikle söyleyeceği bir şeyler olmalıdır. Hele hele söz konusu olan fotoğraf, yaratıcı kaygılar barındırıyorsa, bir şeyler söylemesi neredeyse zorunludur.

Fotoğraf, fotoğrafçı, tüketici üçlüsünü bir araya getirmek mümkün değildir. Fotoğrafçı, kendisinin barışık olduğu işlerini tüketime sunduktan sonra kendi dünyasına dönecektir. Sunduğu fotoğrafların artık her izleyiciye başka şeyler söyleyeceği de kaçınılmaz bir gerçektir. Başka bir deyişle, fotoğrafçı her izleyicisine ayrı ayrı dert anlatmak zorunda değildir. Böyle olunca da artık fotoğrafın kendisini savunması gerekecektir. Fotoğraf bunu gerçekleştirebiliyorsa, tüketici ile fotoğrafçı arasında gizli, dile getirilemeyen bir bağ oluşacaktır.

Sergi, sunum, yayınlar üzerine yazdığım yazılarda, fotoğrafçının iletmek istediği ile fotoğrafları arasındaki bütünleşmeyi de irdelemeye çalıştım. Bunu bir yere kadar başarmış olsanız bile sizi yazmaya, irdelemeye sürükleyen olgu öncelikle fotoğrafın kendisidir sanırım. Yine de fotoğrafı fotoğrafçısından bu kadar zalim bir çizgi ile ayırmak ne kadar doğru olur bilmiyorum.”

Düşünsel bir yolculuğa çıkmak da cesaret işidir aslında; zaman ararız bunun için. Sonra, zaman da yaratılabilir aslında, deriz cesurca; cesaretin de yaratılabilen bir duygu olabileceğini fark ederek. Peki ya yaratma konusunda neler söylenebilir; insandaki yaratma edimi nasıl işlemektedir?

“Fotoğrafta yaratıcılıktan nasıl söz edilebilir, yaratıcılık ve fotoğrafın birbirine en yakın olduğu an, üretim sürecinin hangi aşamasında ortaya çıkar?” diye sorduğumuz Selda Salman Acar, “Yaratma dürtüsü, sanatın temelinde var. Çeşitli yollarla, olmayan bir şeyi meydana getiriyorsunuz. Fotoğraf da o yollardan birisi ve her aşamasında yaratıcılık söz konusu olabilir. İmgenin zihninizde oluştuğu ilk andan sunum aşamasına kadar her aşamasında yorumunuzu katabilirsiniz. Fotoğraf çekerken yaptığınız kadraj tercihinden sunumda kullandığınız kâğıdın dokusuna kadar her aşaması sizin yaratıcılığınıza, tercihlerinize bağlı. Zaten güzel olan yanı da, insanı özgür hissettiren tarafı da bu…” diyor ve ekliyor: “Birçok şey okuyoruz, izliyoruz, düşünüyoruz ve sanırım tüm bunlar bir yerlerde birikiyor. Bunları sunmaya gelince de elimizdeki yöntem ne ise onun imkânlarından yararlanıyoruz. Görüldüğü gibi, yaratıcılık olayın tümünde var. O dürtü, sizin, etrafınızdaki olayları farklı algılamanızı ve bu algıladıklarınızı öznel süzgecinizden geçirdikten sonra farklı sunmanızı sağlıyor. Sanılanın aksine, yaratıcılık ne yöntemle, ne de sayısalla ilgili bir durum; önemli olan, söyleyecek bir şeylerinizin olması ve bunları uygun bir yorumla anlatmanız…”

“Yaratıcılık, niçin böylesine zor ve niye bu kadar çok cesaret gerektiriyor?” diye soruyor Rollo May, dosya konumuzla aynı adlı eserinde ve ardından, cesaret sözcüğünü kullanmadaki haklılığını, yardımına başvurduğu bir Bernard Shaw betimlemesiyle sunuyor: “Yaratıcılık, tanrıların kıskançlığını kamçılar. Yaratıcılığın böylesine cesaret gerektirmesi bundandır; tanrılarla yapılan kıyasıya bir cenk söz konusu.”

Yaratıcılık, evdeki musluk bozulduğunda da baş gösterebileceği gibi, insanoğlunun varlık gösterdiği her konuda, her uğraşta kendini gösterir. Bu yüzden yaratıcılığa tanrısal bir özellik atfetmek ne kadar doğrudur bilinmez; ama en temelinde, düşünsel süreçlerle beslenebilecek bir durumdur yaratıcılık. Her yaratıcı çaba gibi, fotoğrafta yaratma cesaretinin de büyük ölçüde düşünsel bir süreç olarak işlediği söylenebilir.

Bir yaratıcı, zevk için çalışan biri değildir; bir yaratıcı mutlaka ihtiyaç duyduğu şeyi yaratandır.” der Deleuze. Bu tezden yola çıkarsak, fotoğrafın da bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. Kime sorsak bu konuda işlevsel fotoğraftan söz edeceği kesindir. Kimliklerimiz için fotoğraf gerekir, pasaport için fotoğraf gerekir, sevdiklerimizle güzel anlarımızı saklamak ister, fotoğraf çekeriz… Kuşkusuz bu gibi durumlarda fotoğraf, yaratıcı olmaktan çok, işlevsel bir ihtiyacı karşılar.

Çok Yaratıcı!

Sanata duyulan ilgi ve büyük eserlerin yarattığı saygı nedeniyle günlük yaşamda, yaratıcı ve yaratıcılık sözcükleri sık kullanılıyor ve sanatın içinde var olabilme isteği, insanların bu sıfat peşinde koşmalarını, kendilerini eser yaratmış hissetmeleri sorununu beraberinde getiriyor. Sorunu daha özele indirgediğimizde, fotoğraf içinde de kendini gösterdiğini fark edebiliriz. Bugün fotoğraf konusunda yaratıcı çalışma dendiğinde daha çok manipüle edilmiş fotoğraflar, yaratıcı fotoğraf olarak kabul görüyor. Aslında aşırı geniş açılar, renk filtreleri vs. ile yapılan girişimlerin var olan dünyayı gözlemlemekle pek de ilgisi yoktur. Oysa fotoğraf, doğası gereği, var olan dünyaya bağımlıdır ve o dünyayı farklı görmekse amaç, bu, vizörün arkasındaki göze, fotoğrafçıya bağlıdır.

Günümüzde teknik imkânların kolay ulaşılabilir ve kullanılabilir duruma gelmesiyle birlikte “Fotoğraf çekmek” deyiminin yanı sıra, dijital manipülasyonların kastedildiği “fotoğraf yapmak” deyimi de sık kullanılır oldu. Bu gibi müdahalelerin, fotoğrafçıya bir özgürlük alanı sağlaması makul bir savunma olsa da müdahalenin niteliğini belirleyen yine fotoğrafçı olacaktır. Karanlık odadan sayısal ortama, fotoğrafın, geçirdiği bu süreç içindeki durumunu, Cengiz Engin şöyle yorumluyor:

“ ‘Fotoğraf yapmak’ deyimi, aslında karanlık oda zamanından beri var olan bir deyim. Salt görmek üzerine dayalı olmayan, fotoğrafçının yaratıcılığını bir şekilde görüntü içine dâhil ettiği her türlü fotoğraf için kullanırdık bu deyimi bir zamanlar. Yani karanlık oda müdahaleleri, kurgusal yaklaşımlar, farklı söylem ve bakış açıları gibi, fotoğrafçılığı avcılıktan farklı bir noktaya taşıyan her türlü müdahale için ‘fotoğraf yapmak’ terimini kullanabilirdiniz.

Anlaşılan günümüzde yaratıcı müdahalelerin salt çekim sonrasındaki teknik müdahaleler sayesinde elde edilebildiği gibi bir düşünce yaygınlaşmış olmalı ki ‘fotoğraf yapmak’ terimi, çekim sonrası görüntü işleme programlarındaki müdahalelerle özdeşleştiriliyor. Sanki mesnetsiz her tür müdahale yaratıcılığı sağlarmış gibi! İşin tuhaf tarafı, bu müdahalelerin yeni bir özgürlük alanı falan da sağladığı yok. Sadece daha önce de zaten yapmakta özgür olduğumuz müdahaleleri daha kolay yapabilir durumdayız şu anda, o kadar. Bu kolay erişebilirlik ise, hedefi ve yetkinliği olmayan bir fotoğrafçıya kolaylık değil, olsa olsa sonsuz sayıda saçmalık ve teknik bir takım kıvır zıvırlar sağlamaktadır.

Teknik müdahale ise sadece içerikle bütünleştiğinde bir anlamı olduğundan, tek başına hiç bir anlam taşımadığından, ancak ve ancak hedeflediğiniz etkiyi elde etmek amacıyla, yerinde ve doğru kullandığınızda anlatımınızı destekleyen bir unsur hâline gelir. Sadece, elde edeceği etki için bir hedefi olan fotoğrafçı, dijital fotoğrafın getirdiği teknik kolaylıkları, yaratıcılığı için bir avantaja çevirebilir.”

Peki öyleyse, fotoğrafta yaratıcılıktan nasıl söz edilebilir?

Bazı fotoğraflara baktığımızda, “Bu bakış açısı nereden aklına gelmiş?” ya da “Kareyi nasıl böyle görmüş?” gibi sorular gelir aklımıza. Neden bir başkası değil de o kişi, o durumu, öyle görmüştür? Onu buna yönlendiren süreçler nelerdir?

Cesaret göstermek, elbette tüm hayat boyu edinilen birikimlerle tetiklenen bir süreç olarak çıkar karşımıza; yani yaşanmadıkça gelişmeyen bir süreç. Bu konuda Bresson’un söylediklerine kulak vermekte fayda var: “Bana göre fotoğrafı, diğer görsel ifade biçimlerinden farklı anlamamak gerekir. Bir nevi bir haykırış, bir özgürleşme biçimidir. Her zaman özgün olma çabasını kanıtlamak değildir mesele; çünkü fotoğraf bir yaşam biçimidir.”

Belki de yaratma cesareti göstermek, kişinin kendini keşfidir. Yani belki de bir fotoğrafçı, kişiliğini yeniden, yeni bir şekilde keşfedebilmek için fotoğraf çekmektedir. Bu yolla da yaşamına yeni bir anlam katmaktadır.

Yaratıcılık Yanılsaması

Aslında yaratıcı olmak için hemen aklımıza gelen içe dönük, düşünceli, nevrotik vs. bir kişiliğe sahip olmak gerekmiyor. “Herkeste iç dünya ve dış dünya arasında bir ölçüde kopukluk vardır. Bu kopukluğu bir köprüyle bağlama gereksinimi ise yaratma girişiminin kaynağıdır.” der Anthony Storr.

Fotoğraflarla kendi yaşamımız kadar, dünya ile de aramızda köprüler kurabiliriz. Düşüncelerimiz bu köprülerde salınarak gelişirler. Kurduğumuz köprülerin sağlamlığını anlamak için de üzerine çıkma cesaretini gösteririz. Günümüz dünyasında, yaşam telaşıyla farkında olmadan ördüğümüz duvarlara, fotoğraf sayesinde küçük çatlaklar açıp karşıyı görmek, bize köprüler kurma cesareti verecektir.

Salgado, “Fotoğraf nedir?” sorusuna, “Fotoğraf, fotoğrafçının düşünme biçimidir.” diyerek cevap veriyor. Düşünme biçimimizi etkileyen farklı yaşamlarda var oluyor ve gelişiyoruz.
Her insan aslında bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayabilir, görebilir, hissedebilir, fark edip fark ettirebilir. Ancak günlük yaşam engellerle doludur. Tüm bu engelleri ortadan kaldırıp farklılığı yakalamak için bazı insanlar olağanüstü bir mücadele sergilerler. Çünkü içinde bulundukları dünyadan memnun değildirler ve bu dünyanın farklı görünümleri olabileceğine inanırlar. Bunun için yollar arar, zaman ayırır, özveride bulunurlar.

Bir fotoğraf makinesi belki de çoğumuzun evinde bulunan, hayatı değiştirebilecek denli özel bir makinedir. Ancak buna cesaret edemeyiz. Fotoğraf makinesinin ve kendimizin özel olduğuna inanabilsek ilk adımı atmış oluruz. Aslında yaratma cesareti biraz da kendimizin özel olduğuna inanmakla başlar. Diğer insanların da en az sizin kadar özel olduğuna inanmakla devam eder.

Yaratıcılık, hangi üretim aracını kullanıyor olursak olalım, biraz da özgür ruhların sahip olabileceği bir nitelik gibi görünüyor. Bu konuda fikrini sorduğumuz Mehmet Turgut:
Bu konunun fotoğrafla ilgisi yoktur. Bu, kişinin fotoğraf çekebilme kapasitesiyle ilgilidir. Fotoğraf makinesi değil, en üst düzey görüntü sağlayan bir kameraya sahip olsa ya da metrekarelerce bir alana sahip olsa, insan, beynini bir kafese kapatmışsa, yaratıcılığı da, kafesteki alan kadar küçük olacaktır.” diyor.

Fotoğraf makinenizi yanınıza alıp sokağa çıktınız. Çok güzel anlar yakalayacağınıza inanıyorsunuz. Ama o anları yakalayamıyorsunuz; çünkü henüz hayata karışmaya cesaret edemediniz. Şairin dediği gibi tutuk, çekingen ve saygılısınız. Fotoğraf çekmeyi yarınlara, daha geniş zamanlara bırakmayı düşündünüz belki de. Oysa nasıl da istekliydiniz. Hemen vazgeçmeyin. Hayata karışmaya cesaret etmekle başlıyor aslında fotoğraf çekmek. Yollarda yürüyün, düşünün, yabancı insanlarla sohbet edin, çocuklarla oyun oynayın. Oradan fotoğraflar doğacak. Marifet, farklı bir konu bulmak da değil; olanı, görüneni, yaşananı farklı hissedip farklı hissettirebilmekte…

Görmeyi Seçmek

Fotoğraf çekerken seçim yapıyoruz. Binlerce görüntü arasından birini seçip diğerlerini dışarıda bırakıyoruz. Neden onu seçtik? Dışarıda bıraktıklarımızı neden dışarıda bıraktık?

Bizler yaşamdan bir kareyi seçiyoruz ama o kareye herhangi başka bir unsur girebilirdi saniyeler sonra ya da o kareden çıkabilirdi o en önemli unsur. Zamanla ve kendimizle mücadele ediyoruz. Fotoğraf çektikten hemen sonra çektiğimiz fotoğrafa bakmak yerine hayata bakmaya devam etmek belki de önemli olan. Bir eylem fotoğraf çekmek ama aynı zamanda bir düşünme, bir görme, bir başka şekilde anlatma biçimi. Verili olanları, dayatılanları, hazırı reddeden bir düşünme biçimi.

Kendini ifade etme cesareti, beraberinde kendi içine bakabilme cesaretini de gerektiriyor.

Evet bu bir cesaret, çünkü bakmaya çalıştığımız yer, ufuk çizgisi kadar uzak, bir o kadar güzel.

Kaynaklar:
• Anthony Storr, Yaratma Dürtüsü
• Dostoyevski, Yeraltından Notlar
• İlker Maga, Fotoğrafçıya Fısıltılar
• Rollo May, Yaratma Cesareti

Hazırlayan: Elçin POLAT
Katkıda Bulunanlar: Yasemin ŞENYURT

Kontrast Sayı 16, Mart 2010