Eda ÇALIŞKAN | Sanat Üzeri “Deneysel Sinema” (40. Sayı)

Splice, 2009

Geçen sayımızdan anımsıyorsanız, sanat ve sinemanın ilişkisinden söz ediyorduk. Güncel sinemadan ve auteur bağımsız film yönetmenlerinden bahsetmişken, konuya en yakın yaklaşım olan kısa film türünden bahsetmemek olmaz elbette. Daha önceki yazılarda da değindiğimiz üzere, kısa film; kendi derdi olan özgün yapımlar, yani, haykıracak bir şeyleri olan yönetmenlerin içlerini döktükleri bir platformda vücut buluyor. Türün kendi iç dinamiklerinin yönlendirici gücü o kadar yüksek ki, sanatsal bakış açısına en yakın yaklaşımlardan biri olması tesadüf değil.

Kısa film tür olarak yeni olmasa da, bilinirliliği açısından son on yılın popüler konusudur diyebiliriz. Uzun zaman yanlış tanımlara maruz kalmış olan kısa film, teknolojinin öncülüğünde güncel sanata verdiği hizmeti her geçen gün arttırmaktadır. Öyle ki; 15 yıl öncesinde bu türün tanımı bile yapılamazken, bugün kısa filmler festivallerde ayrı kategorilerde kendine yer bulmaya başlamış, izleyicisi, meraklısı gün be gün artmıştır. Daha seçici bir kısa film türü olan “belgesel”, yeni bir tür olarak sınırlarını zorlayan “deneysel”, kendi kategorilerinde seçkin örnekleriyle yarışır hale gelmiştir.

Güncel sanat kavramında bir inceleme yaparken “deneysel sinema” ayrı bir yerde tutulmalı kanımca. Deneysel tür, günümüze sinematografinin ön gördüğü tüm sınırları zorlayarak giriş yapmıştır. Sinemanın büyülü dünyası, yarattığı yanılsamanın bir sonucudur. Bu yanılsamaların alışılmış anlamlarını ters yüz edersek deneysel sinemanın da kapısını aralamış oluruz. İçeri atacağımız ilk adımda ya sever kalırız orada, ya da hemen yok olmak isteriz …

Deneysel sinemanın algılanmasında fark yaratan unsurları birlikte sayalım; hikaye kronolojisinin esnekliği, kendi dinamiklerinde yer verilen abartılar, estetik kaygılardan uzaklaşma, senkronize edilmemiş teknik detaylar, mantık çerçevesinden uzak duruş, tüm sınırların zorlanmaya yatkınlığı… Bir karmaşanın ortasında kalıyor gibi hissetmiş olabilirsiniz ve hatta “Ya sinema dili?” dediğinizi duyuyorum. Karmaşa, tam da orada duruyor aslında, içimizde, aklımızda… Deneysel sinema, yönetmenler için bu karmaşık dünyadan çıkışın, düşünce kanallarını aralamanın ana yolu.

Deneysel sinemanın son yıllarda çok haklı bir çıkışı var; Teknolojik her yenilik, insanları, sınırlarını aşmaya doğru itici bir güç niteliği taşımaktadır. Mesajımızı verme süreci artık teknoloji olmadan düşünülemez hale geldi. İletişim çağının gereklerindendir deyip geçmeyeceğiz elbette. Sinema güncel hayata girdiği andan itibaren bu sanatla uğraşan kişiler kendilerini aşmanın yarışını da başlatmışlardır. Üretilen ilk aygıtlardan tutun da, sinematografik anlatımı destekleyen her yeni kamera, ışık sistemleri, stüdyo kurulumlarına kadar sinemanın gelişen teknolojisi “deneysel” çalışmaların bir ürünü değil midir? Yeni anlatımlar, klasik yaklaşımların pabucunu dama atmaya hazırlanırken, tüm çabalar deneylerin bir başka tariflenişidir. Sinemada farklı akımlar böyle yakalandı. Herkes bir ucundan tuttu; kimi dışavurumcu, kimi avantgarde, kimi şairane gerçeklik, kimi izlenimcilik, kimi de, bugün deneysel sinemaya yön veren, gerçeküstücülük peşine gitmiştir. Asıl olan, sinemanın gelişimidir. Güncel Sanat’ın tüm edimlerinde olduğu gibi; her bir akım bir önceki ile birleşerek vücut bulur ve asıl amaç sınırları zorlamak, sıradan olanın dışında bir şeyler yapabilmektir.

Deneysel film sürecinde, 1920’lerde Avrupa Avantgarde sineması ile ilk kıpırtılar görülmeye başlanmıştır. 1929 yılı yapımı “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dali ve Luis Bunuel’e deneysel sinemanın öncüleri tanımlamasını kazandırmıştır. Film, çekildiği dönem koşullarında değerlendirilirse; bir çok gerçeküstü anlatımı bünyesinde barındıran, çekim teknikleri, kamera kullanımı, abartılı oyunculukları, sıra dışı öykü anlatımı, anlamsal karşıtlıklarıyla sinema tarihinde yer etmiş bir yapıttır. 16 dakika süresi ile de, literatürde yer almış ilk kısa deneysel film ismi verilebilir.

Türkiye’den deneysel sinema örneklerine bakmak istersek, 1995 yapımı, Sinan Çetin imzalı, “Bay E” geliveriyor akla.

Deneysel sinemanın varlığı sinemacı için büyük anlam ifade etmeli aslında. Sinemanın sanatsal özgürlüğünü arttıran, dolaşım alanlarını genişleten yapısıyla, sıkıştırıcı güce karşı koyan, “asi” bir yapısı var diyelim. Deneysel sinema, alternatif duruşuyla güncel sanat yaklaşımına dahil olarak sinemanın da bu yönde gelişimine hizmet ediyor. Küresel iletişimin yarattığı sıradanlaşma içinde, sinema dilini kullanan en geniş ifade özgürlüğünü deneysel sinema yakalıyor. Sinemanın gerçekliğine bir karşı duruş olarak da nitelendirilebilir deneysel sinema. Sinema–göz kuramında Dziga Vertov’un üstüne basa basa yerleştirdiği bilinç, deneysel sinema ile başka bir boyuta geçiyor. Realizm artık yerini sürrealizme bırakmaya başlıyor. Muhteşem gerçeklikten çok soyutlamalarla çıkıyor karşımıza hayat. İnsan gözü gerçeği değil, olağan dışı olanı görmeye başlıyor, belki de bunu görmek istiyor. …

Günümüzde hem teknolojik gelişimler, hem de bilgiye kolay ulaşım ile deneysel çalışmalar boyut değiştirerek, güncel sinema alanlarında ve video klip sektöründe kendine oldukça rahat birer koltuk bulmuştur. Yönetmenler birbirlerini internet ve düzenlenen etkinlikler yardımıyla daha rahat takip eder olmuş, araştırmalar, yenilikleri beraberinde getirmiştir. Böylece yapılan işlerin paylaşımı artmış, her bir iş öncekini aşma kaygısı ile kaliteye biraz daha yakın durmaya başlamıştır. Bu gelişimin yanısıra deneysel yapımların, sinema dilinin öngördüğü terimlerini, sanatsal yaklaşımla kullanmasının o kadar da kolay olmadığını söyleyebiliriz. Öncelikle; global teknoloji çağında hızla değişen trendlerin ve sanata bakışın, yeni teknoloji çekim araçlarının yarattığı dev değişim ve sanat üretiminde farklılaşma, modernleşme ve tanımların genişlemesi, deneysel sinemayla uğraşan kişilerin de en büyük sorunlarıdır.

Deneysel sinema, güncel sanat kavramları içerisindeki yerini kolay edinmemiştir. Bundan sonraki hızlı gelişimi de sürpriz olmamalıdır… Güncel sanat kavramları içerisinde deneysel sinema türü ilk sayılacaklardan biri, hatta gelişim söz konusu olduğunda tam kalbinde olduğunu iddia edebiliriz. “Sanat olarak Sinema” tartışmasının başladığı günden beri deneysel tür yönetmenler için çekici bir alan olmuştur. Film yönetmeni, içinde söyleyecek sözleri, bağırışları, haykırmaları, göz yaşları, kahkahaları olan kişidir. Dışa vurmayı sinematografi ile bilen kişidir. O halde söyleyecekleri bitene dek sınırları zorlamak için her daim deneyecektir.. !

Sinema dolu günler olsun..
Sinemayı takipte kalın dostlar, zira sınır ötesi çok büyülü…

Valerie and Her Week of Wonders, 1970

Eda ÇALIŞKAN

Kontrast Sayı 40, Mart-Nisan 2014