Eda ÇALIŞKAN | Belgeselin Estetiği… (41. Sayı)

“Belgesel formu, gerçek ve güzellik arasında farz edilen çatışmada yerini bulmak için savaştı” Michael RENOV [¹]

Gerçek Olma Duygusu
Belgesel anlatım söz konusu ise, fotoğraf ve sinemayı birbirinden ayırmak mümkün olmasa da, yalnızca kaçınılmaz olarak, anlatım dillerindeki farklılıklarla ön plana çıkan, bir bütünün iki parçası olarak görülmelerinin doğru olduğu söylenebilir. Belgesel filmin en çok tartışma yaratan yönü şüphesiz, gerçeklik ve yaratıcılık unsurlarının bir araya geliş enerjisidir. Hareketli görüntünün anlatım gücünün yüksek olması, Belgesel Sinema’yı farklı misyonların da altına sokmuştur. Gelişim sürecinde incelediğimiz Belgesel Sinema, çıkışından bu yana (19. yy.’ın son yılları) kendi anlatım dili üzerine yoğunlaşma telaşı yaşamış, kurmaca adı altında izleyici kitlesi ile buluşan, öykü anlatan filmlerle zorlu bir rekabet içerisine girmek durumunda da kalmıştır. Konulu filmlerin en büyük avantajı, öykülerinin etrafında sinematografi kullanımı gerçekleştirirken, belgesel sinema için bu işleyiş tam tersi şeklinde gelişmiştir; sinematografiye ek bir öykü anlatımı. Zira belgesel, hem fotoğraf hem de sinemada gerçek olanın hikâyesi ve gerçek olanın düşsel dünyasıdır. İşte bu noktada belgesel fotoğrafın ve sinematografinin estetiğinden bahsetmek yerinde olacaktır. Bir var oluş olgusu çerçevesinde baktığımız gerçekler, estetik bakış açısından yansıtıldığında, başka dünyanın gerçekleriymiş hissi de uyandırabilir.

İşte riskli olan bu yola doğru uzanan dönemeçte, belgesel filmin estetik kaygısını anlamak ama daha önemlisi sanatçısı tarafından verilmek istenen mesajların niteliğinin de irdelenmesi önemlidir.

1930’lu yıllarda, Belgesel Sinemanın gerçeklik olgusunun etkileyici unsurlarla birleşmesi konularında önemli çalışmaları bulunan İngiliz gazeteci John Grierson, ilerleyen yıllarda Belgesel Sinema konuşulurken ismi her daim anılan biri olacaktır. Büyülü dünyanın, gerçek olanla buluşmasının keşfi, beraberinde eğitsel ve bilgilendirici nitelikli yapımları da beraberinde getirecektir (Adalı, 1986). Sinema akımları da tıpkı diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi ülkenin içinde bulunduğu koşullardan etkilenen halkın gömleğini giymiş, halkın hislerinin bir yansıması olarak yer bulmuştur. Belgesel Sinema da, savaş ve çare arayışı yıllarında tüm dünya genelinde özellikle propaganda ve politik nedenlerle başvurulur bir yapım haline gelmiştir. Elbette bu özelliği ile de amaca hizmet eder ancak, belgeselin son yıllarda geldiği nokta bu fikirden oldukça uzak, kendi anlatım diline sahip, dramatik altyapının kendini ilmek ilmek hissettirdiği bir hal almıştır.

Abbas Kiyerüstemi belgeselin görsel anlatımdaki temelini “Bütün evlerde insanların sahip oldukları fotoğraflar ya da bizzat kendi fotoğrafları vardır. Fakat hiç kamera girmese, bu fotoğraflarda asla meydana çıkmayacaktır” şeklinde ifade etmiştir. (Nancy, 2013) [²]

Sinematografik illüzyon, doğal olanla birleşirse anlatım kuvvetlenir; ancak dramaturjinin anlatım diline verdiği destek asla yadsınamaz. Peki, burada bir soru aklımıza düşüveriyor hemen, hem gerçeği vereceğiz, hem de nasıl güzellik katacağız? Elbette, hikâyenin dramatik mekanizmasının doğru kurulması adına, gerçeğe dayalı, gerçek olandan uzaklaşmadan mizansen ve yeniden canlandırma teknikleri belgesel sinema içerisinde yer alan tekniklerdir. Burada kurmaca (fiction) ve kurmaca olmayan (non-fiction) kavramların, belgesel anlatım dilinde tam anlamıyla farklı sinemasal dilin kullanımında belirgin bir ayrımın parçaları olmaları sürpriz değildir.

Öykülü filmin düşsel dünyasına giremediği düşünülen belgesel kendi anlatım dili içinde, izleyicinin algısı ve anlamlandırma yeteneklerindeki dinamiklerle birleştiğinde, estetik kaygılardan hiç de uzaklaşmadığını görmek mümkün. Belgesel sinemada, sinema dili ancak sinematografi kullanımının uyumu ile anlaşılır bir hal alabilir ve en önemlisi de evrenseldir. Sinematografi temel prensipte; ses (diyalog, müzik, efekt vb.), kamera hareketleri, kameranın yerleştirildiği açılar, ışık ile anlam yaratma bileşenlerinden oluşan bir sanat şeklidir. Belgesel sinemanın estetiğinde, yaratıcı yer bulan sinematografik anlatım şüphesiz anlamın güçlenmesi için yer yer dozları farklılaştırılan sinema dili elementlerinden beslenecektir..!

Sinemanın gerçek parçaları olan fotoğraf karelerinin estetikle buluşması… İnanç Mozaiği

Belgesel çalışmalar, ister sinema ister fotoğraf anlatımları olsun, bir sürecin sonucu olarak izleyeninin karşısına çıkar. Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız belgeselin duygusu, dramatik altyapısının oluşabilmesi için sanatçısına biraz süre tanır. Belgesel anlatım ve içerisinde barındırdığı yaratıcı anlatım, karelerinin her birinin tek tek içerdiği anlamın bir araya gelerek oluşturduğu gerçeklik dünyasında, fotoğrafçı ya da sinemacının gözünden daldığı hayal iklimine açılır aslında. Gerçektir… tam ortasındadır hayatın… tam istenen yerindedir ve ulaşılmayı bekler… Fotoğrafçı ya da sinema gözü gidecektir oraya, var olanı yeniden keşfetmeye.

İşte “İnanç Mozaiği” belgesel çalışması böyle bir sanat yapımı. Yılları içine sindiren, estetiğini kendi zamanında yaratabilen bir çalışma. Sinemanın fotoğrafik anlatım özellikleri, şüphesiz fotoğraf karelerinin gücünden kaynaklanır. Çekilen her bir karenin fotoğrafik anlatımı, sinemasal düzende, görüntüler hareketli olmasa dahi kendi ahenkli vuruşunda anlam kazanacaktır. Bu özellik belgesel sinemayı, anlaşılır hale getirebilen yegane unsurdur. Fotoğraf ve sinemanın en belirgin ayrışma noktası, fotoğrafın anı durdurduğu, sinemanın ise anları kurgusal düzene soktuğudur.

Belgesel çalışmalarda ihtiyaç duyulan bu kurgunun ilerlemesi için gerekli olan bir parça kıvılcımın, kendi iç dinamiğinde çoğalarak genişlemesi gözlenir İnanç Mozaiği çalışmasında. İnançların birleşmesi, farklı inanışların görüntü dilinin ufkuna yayılması ve doyulmaz estetik yansımasıdır aslında özü. İnanç, kuvvetli anlatımı hak eden kutsal bir olgudur. Bu niteliği, inanç olgusunun anlatım dili çok güçlü karelerde ifadesini de zorunlu kılar.

İnanç gerçektir… AFSAD tarafından 2000 yılı itibariyle başlayarak, uzun bir sürece yayılan, gerçek olgusu üzerine kurulu bir projede de hayat bulacaktır, GAP İnanç Mozaiği Projesi. İnanç, esasen herkes için farklı anlamlar içeren bir olgudur. Bizim bu inanışları kendi kültürel özleri içinde nasıl algıladığımız fotoğrafik bakış açısının bir sonucu olacaktır. Gerçeğin, estetik algılamalarla bütünleşik karelerinin ahengi vardır aslen. Sinemada bir görüntüyü anlarken aslında biliriz ki onun önü ve arkası da vardır. Fotoğrafların dizilimimin gücü vardır orada, seçilen karelerin zaman içinde yoğrulmuş, görüntüyü kaydedenin kazanımları, deneyimleri, algıları, güzellik görüşü, inanışları ve en önemlisi nasıl görmek istediği vardır gizlice.

O halde, belgesel film, belgesel fotoğrafik görüntülerin ve karelerin birleşme noktasıdır, oluşum çabasıdır demek yanlış olmaz. Görüntülerin karelerdeki tek tek görsel yoğunluğu, belgesel sinemanın da temelini oluşturur.

Belgesel sinemacıların, anlatımlarını fotografik anlatım dilinin tadından yoksun bırakmamaları arzusuyla…

Sinema dolu günler olsun.. .

[¹] Michael Renov, akademisyen ve yazar
[²] Jean-Luc Nancy, Filmin Apaçıklığı Abbas Kiyarüstemi, Küre Yayınları, 2013, İstanbul

Kontrast Sayı 41, Mayıs-Haziran 2014

Eda ÇALIŞKAN