Eda ÇALIŞKAN ARISOY | SineMASAL Psikoloji… (48. Sayı)

İnsan psikolojisinin yüzyıllardır sinemanın başköşesinde olması, elbette sinemanın dogmasındandır. Duygusal bütüne oynayan beyazperde işlerinde insanı anlatmak, insandan olanı işlemek ve daha da önemlisi insanın zaafı halini almış olan duygu yüklerinde gezinmek her yönetmenin hedef tahtasındadır… Gerek yetişkin filmlerinde, gerekse animasyonlarda işlenen konular temelde insan psikolojisinin efekt ve defektleri üzerine kuruludur. İşte Disney Pixar’ın son animasyonu “Ters Yüz”, orijinal adıyla “Inside Out” çocukların pedagojik gelişimi sürecindeki çalkantıları konu alan filmlerden biri. Küçük bir kız çocuğu olan Riley, en kuvvetli duygusu olan neşe tarafından yönetilirken, kontrol merkezinde işler tamamen karışır. İşin içine öfke, korku, tiksinti, üzüntü de karışınca işler Riley için biraz daha içinden çıkılması zor bir hal alır. Burada temel olan filmin dramatik altyapısına işlenen kodlardır. Bu kodları oluşturan duygusal yansımalardan başka bir şey de değildir. Filmi yetişkinlerin çocuklardan farklı bir gözle takip edebilmesi de aslında psikolojik yansımalarını daha kolay algılayabilmektendir. Psikolojisinin filmlere çokça konu olmasının en önemli nedenlerinden biri seyirciye hızla ulaşma arzusu olsa da, temelde yönetmenlerin, sinemanın bir insan iç dünyası yansıması olduğu üzerine inancından kuvvet almaktadır.

Sinemanın var oluşu ile birlikte, duyguların sinemanın merkezindeki konu olması daha ilk yıllardan sanatsal izdüşümün habercisi niteliğindedir. Zira sinema ve psikolojinin ortak paylaşımı insanın kendisidir. Bu nedenle zaman zaman birbirlerinden yardım almaları, beslenmeleri, uyumu destekleyen en önemli unsurdur. Yönetmenlerin insan psikolojisini bu denli özgür kullanabilmelerinin en önemli nedeni, sinemanın sanatsal bir dışa vurum olduğu ve mesaj kaygısıyla yapılma gerekliliği olmamasıdır. Sinema dilinin teknik detaylar kısmı bir yana alındığında kalanı; yönetmenin ve oyuncuların, metni kendi duygu yoğunluklarında yaşayarak ortak paydada buluşturması halidir. Sinemada psikolojik yansımaların yer alışı en çok rüyalarla anlatılır. Bu yöntem anlatımı en doğrudan olanıdır aslında. Rüyalar özgürdür. Tıpkı sinemanın doğası gibi… Rüyada görülen ve hissedilenlerle ilgili kimse sorumlu değildir. En uç anlatımların rüyalarda yansıması, duygu patlamalarının rüya sahnelerinde anlamlandırılması da bu nedenledir. Sigmund Freud’a göre rüyalar bilinçaltının dışa vurumudur. Rüya unsurunun sinemada önemle yer almasının aslında bir başka nedeni de sinemanın psikanalitik okumaya olan meyilli yapısıdır.

1910 yılında ortaya atılmaya başlanan ilk sinema kuramları, sinemanın salt teknolojik bir iz düşüm değil, aslen sanat anlamı taşıyabilecek bir yapıda olduğunu ortaya çıkarmak üzerinedir. Kuramsal inceleme, bir konunun derinlemesine irdelenmesi üzerine olmalıdır. Buda sinema üzerine yapılan kuramsal araştırma ve çalışmaların, yapılan işin yansımalarından önceki çekirdeğine götürür bizi. Bu yolculuğun esas amacı sinemanın insanla ve toplumla bağının açıklığa kavuşmasıdır. Vachel Lindsay, Hugo Munsterberg ve ilerleyen yıllarda Arnheim, Pudovkin, Eisenstein, Vertov sinema tarihine hizmet etmiş en büyük kuramcılardır. Büyük kuramcı Munsterberg’e göre, zihnin algılama süreci sınırları yalnız olanı almakla değil, algıladığını ayrıştırmak ve düzene sokmakla da ilgilidir. Düzenleme aşamasında psikolojik unsurlar ve duyguların bütünü rol oynar. İşte Munsterberg’in kuramında duygular bu noktada devreye girer. Kişisel beklentiler, kişinin psikolojik yapısı sinema dilinin anlaşılmasında büyük etkendir (Özdemir, 2009).

Sinemanın yanılsamalar üzerine kurulu büyülü dünyasında, renklerin, ışığın, anlatım dilinin ve görüntülerin değişmesiyle insanlar üzerinde bırakılan etkinin incelenmesi esası yer almaktadır. Özellikle Vertov’un kurgu ve insanın algısı üzerine yaptığı deneysel çalışmalar, o yıllarda kuramcıların bu konuya eğilimlerinin ciddiyetini açıklamaya yeter. Asiltürk’e göre “Soyut gerçekliğin zihinde tek bir dil göstergesi aracılığıyla görselleştirilememesi, tanımlanamaması; ödün dendiğinde zihinde görsel imge oluşmaması, bunun başka sözcükler yardımıyla anlatılabilmesi gibi, sinemada da soyut gerçeklikler, başka görüntüler yardımıyla anlatılabilir.” Burada irdelendiği gibi, sinema dilinin şekillenmesinde imgelerin, imajların ve kısacası izdüşümün etken tüm parçalarının anlamlandırma aşamasında devreye izleyicinin psikolojisini yönlendiren faktörler giriyor. Zaten bu değil midir sinemayı da sanat yapan? Her izleyenin filmden başka bir alıntıyla ayrılması veya her izleyicinin her filmden keyif almaması… (Asiltürk, 2007, sf. 194)

Ve yıllar içinde, sinemanın kuramsal araştırmalarla başlayarak, sinema dilinin parçalarından oluşturduğu bütünsel algılama mekanizmasında, insanın iç dünyasına ulaşmada gelinen son nokta, üç boyut teknolojisidir. Üç boyut etkisi, insanın göz yapısına en yakın görüntü olduğu için, duyguların hissedilme hızı ile görüntü arasındaki bağ oldukça kuvvetlidir.

Kameranın bir tür insan gözünü taklidi şeklinde meydana gelen üç boyut etkisi, psikolojinin devrede kalmasında da etkendir. Sinemanın varoluşu insandır… Yedinci sanatın insan psikolojisindeki gezintisi, sinema sanatının gelişim basamaklarında kendini hissettirmeye devam edecektir…

Sinema dolu günler olsun… İç yolculuğumuza doğru…

Kaynakça
1- www.sinemakafasi.com
2- Özdemir Ö. (2009), Eisinstein’ın Film Kuramı ve Gerçekçilik, İletişim Araştırmaları Dergi, Ankara Üniversitesi (sf 79-110)
3- Asiltürk, C. 2007, İnsan Dili ve Sanat Dili Sosyal Bilimler Dergisi (1), 191- 213, Beykent Üniversitesi
4- Söylemez, Y. S. 2014, Türk Sinemasında Rüya Gerçeği: Semih Kaplanoğlu ve Yusuf Üçlemesi, Mustafa Kemal Üniversitesi, İletişim Fakültesi.

Kontrast Sayı 48, Temmuz-Ağustos-Eylül 2015

Eda ÇALIŞKAN ARISOY
edacaliskan@yahoo.com