20. yüzyılın başı, Avrupa’da büyük bir toplumsal ve siyasal dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdi. Sanat da bu dönüşümlerden en derin biçimde etkilendi. Bu dönem yaşanan büyük savaşlar, özellikle Birinci Dünya Savaşı, bazı sanat çevrelerinde insanlığa ve sanata karşı duyulan büyük hayal kırıklıklarına neden oldu. Bu hayal kırıklıkları beraberinde tepki olarak yeni ve deneysel yaklaşımları, geleneksel anlayışları sorgulayan ve/veya tepki gösteren yeni akımları doğurdu. Bu yeni akımlar arasında sayılabilecek Ekspresyonizm, Dadaizm, Konstrüktivizm ve Sürrealizm gibi hareketler, yalnızca geleneksel anlayışları sorgulayan değil, aynı zamanda ideolojik bir başkaldırı anlamı da taşıyordu. Ancak bu yeni akımlar, Büyük Savaş sonrası totaliter ideolojilerin yükselişiyle birlikte büyük bir baskı altına girdi. Özellikle Almanya’da Nazi rejimi, sanatın da mutlak kontrol altında olması gerektiğine inanıyor ve onu propaganda aracı haline getirmeye çalışıyordu. Bu amaçla Nazi rejimi “halkın ruhunu zehirlediğini” düşündüğü modern sanatı sistematik biçimde hedefine aldı. Modern sanat Naziler için “Alman duygularına hakaret”, Yahudi veya Komünist propagandası yapan bir sanattı. 
Nazilerin bu yaklaşımın en açık örneklerinden biri, 1937 yılında Münih’te düzenlenen “Dejenere Sanat” (Entartete Kunst) sergisiydi. Sergi, Adolf Hitler’in kişisel emriyle ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in denetiminde hazırlandı. Amaç, modern sanatı aşağılamak, halkın gözünde itibarsızlaştırmak ve modern sanatı tehlikeli, toplum, ahlak ve kültürel geleneklere düşman yozlaştırıcı bir sanat olarak göstermekti.
Sergide Paul Klee, Wassily Kandinsky, Max Ernst, Emil Nolde, Otto Dix, George Grosz, Marc Chagall gibi dönemin önde gelen sanatçılarının 650’den fazla eseri yer aldı. Eserler düzensiz bir şekilde yerleştirildi ve etraflarına “Deliliğin ürünü”, “Bir hastanın zihni”, “Yahudi-Bolşevik yozlaşması”, “Ahlaksızlık” yazılar yazıldı. Alman toplumunu yozlaştırıcı görülen bu eserle kaotik bir şekilde, doğru ışıklandırmadan yoksun sergilenerek eserlerinde toplumsal kaosun tetikleyici olarak görülmesi amaçlandı. 
Naziler, bu sergiyi sanat üzerinden bir ideolojik propaganda aracına dönüştürdüler. Aynı yıl “Dejenere Sanat” sergisinin hemen karşısında “Büyük Alman Sanatı Sergisi” (Große Deutsche Kunstausstellung) açıldı. Münih’te özel olarak inşa edilen Nazi rejiminin sanatın temsilci olarak gördüğü sergi, klasik güzellik, kahramanlık, güç ve düzen temalarını yücelten, akademik ve milliyetçi bir sanat anlayışını temsil etti. Bununla beraber “Dejenere Sanat” sergisi de Almanya ve Avusturya’daki diğer şehirlerde de sergilendi.
Sergiyi altı ayda iki milyondan fazla kişi gezdi; halkın büyük kısmı, ilk kez bu kadar kapsamlı bir modern sanat seçkisiyle karşılaşmış oldu. “Dejenere Sanat” sergisi, her ne kadar bir aşağılamayı amaçlamış olsa da, paradoksal biçimde, modern sanatı, yozlaşmasında korkulan, halkla buluşturdu. Böylece Alman halkı, Paul Klee, Wassily Kandinsky, Max Ernst, Emil Nolde gibi modern sanatın önemli isimlerini yakından inceleme fırsatı buldu. 
Bir taraftan da bu sergi, sanatın yalnızca estetik ve güzellik peşinde olan bir uğraş olmadığını, aynı zamanda politik bir alan da olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bugün geriye dönüp bakıldığında, “Dejenere Sanat” sergisi, sanatın politikayla, ideolojiyle ve özgürlükle olan ilişkisini en çıplak haliyle göstermesi açısından modern sanat tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. O gün “ahlaksız” ilan edilen eserler, bugün insanlığın yaratıcılık ve direnç tarihinin simgeleri olarak müzelerde yer alıyor. Peki sizce sanatın neye hizmet etmesi gerekir? Sanat ve ideoloji ilişkisi nasıl olmalıdır? Sanatın gerçekten toplumu şekillendirme gücü var mıdır?