1930’lu yıllar, Büyük Buhran’ın yayıldığı ve yarattığı ekonomik, toplumsal yıkımın bütün dünyada yaşandığı bir dönemdi. Elbette bu büyük yıkımın sanat üzerinde de büyük etkileri olacaktı. Bu yıllarda sanat, estetik arayışlardan uzaklaştı ve Büyük Buhran’a verilen tepkiler, hayatta kalma, dayanışma ve toplumsal gerçeklik etrafında şekillendi. Sanatı eğitici ve ideolojik bir dil olarak kullanmak ve bunu kamusal alanlara taşımak yaygınlaştı. Ancak sanatın kamusal alana taşınması daha fazla görünürlük demekti ve bu görünürlük bazı noktalarda sanatı güç ve sermaye ile karşı karşıya getirmekteydi. Diego Rivera, tam da bu dönemde kamuya açık duvar resimleriyle, sanatın kime ait olduğu ve neyi temsil edebileceği sorularını sorduran bir figür olarak öne çıktı.
Rivera, sanatını başından beri halk için ve politik bir bilinçle üretiyordu. Meksika Duvar Resmi Hareketi’nin kurucu figürlerinden biri oldu ve bu duvar resimlerinde işçileri, köylüleri ve sınıf mücadelesini merkeze aldı. Bu yaklaşım ile de 1930’ların başında Amerika’daki sanat çevreleri tarafından da tanınan ve takip edilen bir figür haline geldi.
1932 yılında Rivera, New York’taki Rockefeller Center’ın ana binası için bir duvar resmi siparişi aldı. Siparişi veren aile, Amerika’nın en güçlü sermaye çevrelerinden birini temsil ediyordu. Projeden beklenti, aydınlanmacı ve ilerlemeci bakışın tam bir yansımasını ortaya koymaktı. Modern insanın ilerlemesini ve bilimin gücünü yücelten bir eserin Rockefeller Center’ın girişinde herkesin görmesi isteniyordu. Rivera, bu sipariş doğrultusunda çalışmaya başladı ve esere “Man at the Crossroads” adını verdi.
Rivera resimi yapmayı sürdürdükçe yalnızca teknolojik ilerlemenin değil, sınıf mücadelesini ve kapitalizm eleştirisinin de resimde yer aldığı göründü. Sonunda Rivera’nın duvar resmine Vladimir Lenin’i dahil etmesi ile ailelinin müdahalesi geldi. Rivera’dan Lenin’i resimden çıkarmasını istediler ancak Rivera ise bunu reddetti. Ona göre bu müdahale, eserin anlamını boşaltmak demekti.
Aile duvar resminin önce üzerini kapattırdı, 1934’te ise tamamen yok ettirdi. Rivera, daha sonra bu duvar resmini Meksika’da yeniden yorumlayarak yaptı; ancak Rockefeller Center’daki orijinal eser, geri dönmemek üzere kayboldu.
Rivera–Rockefeller Center olayı, sanat tarihinde en çarpıcı çatışmalarından biri olarak yerini aldı. Bugün bile güncelliğini koruyan pek çok soruyla bizleri baş başa bıraktı: Bir sanat eseri, kendisini finanse eden güce karşı durabilir mi? Kamusal alandaki sanat gerçekten kime aittir? Sanatçı, kamusal bir mekanda ne kadar özgür olabilir? Ve bir eser yok edildiğinde, gerçekten ortadan kalkar mı?



