Bedran TEKİN | Söyleşi (54. Sayı)

“Çadırlar” çalışmanızı bize anlatır mısınız?

“Çadırlar/Tents” başlıklı fotoğraf dizisi, “mülteci” ve “çadır” kavramı üzerinde bir anonimlik fikriyle yaptığım bir çalışmadır. Muntazam bir şekilde üst üste istiflenmiş göçebe nesnelerin – valizler, bavullar, sünger yataklar, döşekler, yorganlar, çuvallara doldurulmuş kıyafetler, oyuncaklar ve diğer ivedi envanterin – kimi fotoğraf karelerinde, bir açıklığı, bir boşluğu kapatmak üzere düzenlendiğini, neredeyse bir duvar işlevi aldığını görüyoruz ve her an yer değiştirmeye hazır vaziyetteler. Bu seride benim öznem mültecilerin kendisinden ziyade anonim kalan yaşam alanları, hayatları ve aynı zamanda görsel boşluk üzerinden karşılaştığımız çarpıcı temsillerdir.

Çalışma konularınıza nasıl hazırlanıyorsunuz? Nelere dikkat ediyorsunuz?

Sanatın anlamı her an ve her saat değişiyor ve ben bunu gözlemlerimden görüyorum. Bildiğim şey şu; işin mutfağından gelmemden kaynaklı, fotoğraf endüstrisinin el işi olarak yapılmasından dijitale geçişine kadar tüm süreçlerini bizzat yaşadım. Bu yaşanmışlık ve tecrübe her zaman yeniliğe açık, denemeler yapan biri olarak beni diri tuttu. Bu diri durma hali yaptıklarımın değişik mecralarda ve mekânlarda başka disiplinler ile nasıl göründüğünü ve görünenin bundan sonraki üretimlerime nasıl yansıyacağını görmek için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Beni konular değil, yaşamın kendisi ve zorunlulukları işin içine atıyor; çekim dediğimiz şey hayatın kendisi ve hayatımızda o kadar çok soru ve sorun var ki dünyanın neresine gidersem gideyim zehirli bir altın kolye gibi sürekli boynumdalar ve bunlar halka halka birbirine düğümlenmiş altın halkalarından oluşuyor. Değerli ama değil, etkili ama hiçbir şeye yaramayan… Bunların içinden sıyrılmak için uzak veya yakınına gitmek değil işin içine girmek gerek ve ben de tam da bu nokta da işin içine girmeye çalışıyorum. Belli bir kavram üzerinden değil daha çok gündemi, okuyarak ya da herhangi bir şeyin izlerini takip ediyorum. Daha doğrusu bir plan yapmıyorum. İnsan aldığı nefesten etkileniyorken, yaşadığı yani nefes alıp verdiği yerlerden de etkilenmemesi mümkün değil. Örneğin bugün okuduğum bir haber de olabilir, her an karşılaşabileceğimiz bir nesne de.

Göçmenler konusu sıcak ve hassas bir konu. Bazen ana medyada yer alamayacağını düşündüğümüz ciddi meselelerin başka mecralar ve özellikle sanat yoluyla dile gelmesi sizce anlamlı mı?

Birçok sanatçının göçmenlik krizi üzerinden düşünüyor ve tartışıyor olması sanat yoluyla anlatmasının sanat çevreleri ve medya da ses getirdiğini görebiliyoruz. Bunun doğru şekilde ele alınması tabii ki anlamlı ama böyle devasa ağır bir yükü kendi sanatsal kariyerleri için bir basamak ve sanat çevrelerine kolay sızmanın bir yolu olarak görmemek gerek. Böyle olunca işin seyri değişiyor ve Ai Weiwei gibi yere yüzüstü kapaklanabiliyorsunuz. Göçmenlik konusu çok ciddi ve hassas bir konu; sanat üzerinden baktığımızda bu konunun nasıl irdelendiği çok önemlidir. Örneğin Banu Cennetoğlu’nun Liverpool Bienali’nde gösterdiği “The List” Liverpool’daki Great George Street üzerinde yer alan 280 metrelik bir duvara yapılmış yerleştirmesiydi. Eserde 1993 yılından bu yana hayatını kaybeden, bir çoğunun mezarı bile olmayan göçmenlerin isimleri yer alıyordu. Ancak çalışması yerleştirildiği günden itibaren tekrar tekrar zarar gördü, kaldırıldı ve saldırıya uğradı. Bu yüzden, insanlara yönelik gelişen sistematik şiddetin hatırlatıcısı olması amacıyla zarar gördüğü haliyle bırakmaya karar verdiler. Günümüzdeki mülteci krizinin ‘The List’ çalışması ile kamusal alana taşınması önemliydi.

Günümüz sanatında adalet, hak arama, itiraz, anlama, anlatma, azınlık hakları, eşitsizlik, önyargılar gibi dünyamızın temel meselelerini görüyoruz. Sanatın bunları konu etmesine ne dersiniz?

Günümüz dünyasında öncellikle bir sanatçı olarak değil de bir birey, bir insan olarak karşılaştığımız eşitsizlik ve tutarsızlığa karşı almış olduğumuz konum bizim bu konuları sorunsallaştırmamıza neden oluyor. Böyle bir soru-n- sadece sanatçıların değil her düşünen insanın kendine dönüp bakmasını gerektiriyor. Açıkçası duyduğum bu kavram ve meseleler beni tedirgin ediyor. Bu soru-n-lara maruz kalmak tabii ki yaptığım işler ile kurmuş olduğunuz bağlantılar ile mümkün oluyor. Keşke yaşadığımız dünya ya da coğrafya bize bu tür eksiklikleri yaşatmamış olsaydı, her uygar toplumda olduğu gibi sanat yaşantımı daha farklı bir zeminde sürdürmüş olsaydım. Ama coğrafyanın bize sunduğu sadece soru ve sorunlardır. Bunları göz ardı etmek olmaz. Bundan dolayı bahsetmiş olduğunuz tüm meseleler bir sanatçının konuları olabilir. Önemli olan bunları doğru bir şekilde doğru sorular sorarak gündemde tutmanın yollarını aramaktır.

Kalıplara sıkışmış, stereotipler oluşturan bir belgesel fotoğraf anlatımı yerine nasıl bir anlatma yöntemi ile yaklaşılmalı?

Tüm sorunların kaynağı insan. Ve “dünya onun etrafında dönüyor” hissini yaşadığı sürece onunla baş etmek mümkün değil. Savaştan ve yıkımlardan kaçan insanların belgelenmesi çok önemlidir. Bu görseller tarihe de bırakılan bir işaret ve belge niteliği taşır. Bu büyük yıkımları yaşayan insanların acılarını belgelemek adına yapılacak çalışmaların bir yerde onların yaşadığı travmayı daha da derinleştirdiğini düşüyorum. Ya da yaşadığım pratikler bunu gösterdi. “Bu klasik belgeleme anlayışının o insanları derinden rahatsız ettiğini düşünme empatisi geliştirince bunu başka türlü nasıl anlatmalı?” sorusu sürekli kafamda yer ediyordu. O zaman insansız bir hava sahası oluşturmanın insanla ne tür bir bağlantısı olacak ve insanların içinde büyüdükleri ve içlerinde büyüttükleri sorunlar tek başına nasıl gösterilecek sorusu aklıma geldi. Sanat duruşumun bana verdiği bu lüks durumu sonuna kadar kullanmaya karar verdim. Ta ki ışık görünene dek insanlardan uzak kalmayı planladım. İnsansız olan ama insana dair mekânlar, eşikler vs. gibi toplu olarak yaşanan yerlerin insanlar olmadan, canlı kalabilmesinin yollarını aradım. İnsanlara, yaşananlara, yaşanmışlıklara bir göndermede bulunmaya karar verdim.

Bazı fotoğrafların belli bazı olayları ikonlaştırması, temsil etme becerisi, olaylara insani bir yön verme potansiyeli, sivil halk için işlevi, daha fazla demokrasi için kullanılabilecek bir hak arama malzemesi olması, o fotoğrafları çeken kişilerin taşıdığı sorumluluğu arttırır mı?

Bence bir sanatçının sorumluluğu daima vardır. Sanatçı kendi yaptıklarından sorumludur. Eğer bir proje yapıyorsanız bu projeyi yaparken olaylara insani bir yön verme, sivil halk için bir işlevi ortaya koyma, herhangi bir durumu temsil etme ve daha fazla demokrasi kullanmak için bir hak arama malzemesi olarak görmemek gerekiyor. Bahsetmiş olduğumuz bu sonuca odaklı işlevsellik korkarım ki bir çok sanatçının düşündüğü şey değildir. Bunlar sonradan okumalar ve üzerinde konuşmalar ile toplumda karşılık bulması sonucu oluşabilecek şeylerdir.

Aşırı temsil ve aşırı sansür aynı kapıya mı çıkar?

Hayır.

Çalışmalarınızı daha çok nasıl paylaşmayı tercih ediyorsunuz? Sergileme, fotokitaplar, sosyal medya, birlikte büyük organizasyonlar ya da tek başınıza mı?

Bir projeyi düşünmeye başlayınca o projenin ön hazırlığında nasıl bir şekilde işimi sunacağımı, çalıştığım konunun neye ihtiyaç duyduğunu, nasıl bir mekânda sergileyeceğimi işin gerektirdiği şekilde oluştururum. Benim klasik sergileme yöntemlerim hiç olmadı. İş neyi gerektiriyorsa ve neye ihtiyaç duyuyorsa doğru seçenekleri bulup ona göre yoğunlaşırım. Bunlar paralel olarak gelişecek şeyler.

Sanatı ve görüşleri nedeni ile de göç etmek zorunda kalan sanatçıların sayısı çok. İlk aklınıza gelenler?

Dünyadaki tüm sanatçıların göçmen olma ihtimali yüksek.

Bize son dönem çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

“İnsanları işin içinden çıkarınca geriye kalanlar nelerdir?” sorusunu kendime sorup bunun bana göre doğru cevaplarını bulmanın yollarını aramaya devam ediyorum.İnsan veya canlı bir varlığı bir işten çıkarınca geriye kalan kısımlar neyi işaret ediyor. Bu bir sınır mı? Bu bir eşik mi? Mekândaki yaşanmışlıkların izleri bir anlamda dışardakini içeriye buyur etmeli mi? İçerisi ile dışarısı arasındaki eşik, bir sınır mı? İçeride korunması gereken bir mahremiyet, özel eşyalar ya da görülmesi istenmeyen eşyalar var mı? Perdelerin bir yerde boşluğu kapatabilme özelliği var mı? gibi bir çoğumuzu ilgilendirmeyen sorular ile ilgileniyorum.

Bedran TEKİN’in Kontrast Dergi 54. sayıda yayımlanan portfolyosuna buradan ulaşabilirsiniz.