Bağışçıların Gölgesinde Sanat: Hans Haacke Olayı

1960’lı ve 1970’li yıllar sanatın yalnızca biçimsel değerlendirilmediği bir dönemdi. Kurumları, paraları, mekanları ve ideolojileri de açıkça sorgulanmaya başlamıştı. Müze, galeri ve bienaller artık tarafsız mekanlar olarak görülmüyordu. Ekonomik, ideolojik ve sınıfsal ilişkilerin mekanları olarak değerlendirilen bu yerlere karşı eleştiriler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Martha Rosler, Daniel Buren, Michael Asher, Andrea Fraser gibi birçok sanatçı bu eleştirilerin odağında işler üretmeye başladı. Hans Haacke de tam da bu dönüm noktasında sanatın nesnesinden çok bağlamını hedef alan çalışmalarıyla öne çıktı.

Haacke için sanat, estetik bir sonuç üretmekten çok, bilgiye dayalı bir araştırma süreciydi. İzleyiciye sorular sorarak onları birer ziyaretçiden veri kaynağına dünüştürdüğü eserleri, canlı bitkilerle müzeleri yaşayan birer organizmalara çevirmesi, teleks makineleriyle güncel politik olayları eşzamanlı olarak yansıtması ile estetiğe dayalı olmayan sanat anlayışını şekilendirdi. Bu çalışmaları sonrasında 1971 yılında Guggenheim Müzesi için yaptığı çalışma ise eser, müze ve politik konular arasındaki bağları ortaya koydu. Kendi deyişiyle kirli politik dünyayı sanat denilen kutsal alana taşımayı amaçladı.

1971 yılında Haacke, New York’taki Solomon R. Guggenheim Museum’da kişisel bir sergi açmak için kapsamlı bir çalışma hazırladı. “Shapolsky et al. Manhattan Real Estate Holdings, A Real-Time Social System” (Shapolsky ve diğerleri. Manhattan Gayrimenkul Varlıkları, Gerçek Zamanlı Bir Sosyal Sistem) olarak adlandırdığı çalışması, New York’ta mülk sahibi olan Shapolsky ailesinin gayrimenkul ağını, şirket ilişkilerini ve mülkiyet yapısını kamu kayıtlarını derleyerek topladığı ayrıntılı belgelerle ortaya koyuyordu. Şehrin en büyük gecekondu sahiplerinden olan ailenin, sahip olduğu mülklerinin farklı isimlerle kayıtlı şirketler tarafından yönetildiği ve ucuz konutlar üzerinde tekel kurmuş olduğu görülmekteydi. Binalarının fotoğraflarının, haritaların, emlak işlemleri ile ilgili belgelerin ve binaların mülkiyet yapısı ve finansal geçmişi hakkında bilgi içeren metinlerin yer aldığı çalışma, mülkiyet, yoksulluk ve kent politikaları arasındaki bağlantıları üzerineydi.

Tam da bu noktada kırılma yaşandı. Guggenheim Müzesi yönetimi, çalışmanın “sanatsal değil, gazetecilik” yaptığı gerekçesiyle sergiyi iptal etti. Müzenin yöneticisi Thomas Messer, eseri “sanatın ötesinde birtakım amaçların peşinde… sanat müzesinin bünyesine sızmış bir yabancı madde” olarak nitelendirdi. Ancak bu iptal konusunda asıl göze çarpan ise Shapolsky ailesini müze ve sanat kurumlarının bağışçıları aralarında yer almasıydı. Bu da Haacke’nin çalışmasının, müzenin ve sanat dünyasının ekonomik bağışçılarıyla kurduğu örtük ilişkileri ifşa ettiği anlamına geliyordu.

Bu iptal, yalnızca bir serginin gerçekleşmemesi değildi. Sanatın kurumsal sınırlarının kim tarafından çizildiğini de göstermekteydi. Hans Haacke Guggenheim olayı bugün hâlâ şu soruları gündemde tutar: Bir sanat kurumu, kendisini finanse eden güçleri eleştiren bir sanata ne kadar alan açabilir? Sanat, kurumsal çerçeve içinde gerçekten özgür olabilir mi? Ve bir sergi iptal edildiğinde, eleştiri gerçekten susturulmuş mu olur, yoksa daha mı güçlü bir biçimde varlığını sürdürür?

Bizi paylaşın..