Ali DÖNMEZ | Ankara’nın Dingin Suları (37. Sayı)

Bozkırın ortasında tepeliklerden dere kenarına, kayalıklardan çayırlıklara değişen birçok farklı yaşam ortamına kurulmuştur Ankara. Hızla artan yapılaşma ve özensiz kentleşme, bu şehrin doğasından bir şeyleri silerken, yerine daha yabancı değerleri koymaktadır. Gözden kaybolan ya da yeterince değerlendirilmeyen yaşamsal zenginliklerden birisi de Ankara’nın sulak alanları ile akarsularıdır.

Bir yanını Orta Karadeniz ormanlarına yaslayan Ankara’nın diğer üç tarafı bozkır ile sarılmıştır. İl sınırları içinde sulak alan diye tanımlanabilen 8 gölü vardır. Mevsimsel yağışa bağlı olarak akan, çok sayıda küçük dere ise şimdi ya kurumuş ya da kanalizasyon sistemine katılmış, yaygın deyim ile ıslah edilmiştir.

Sulak alan diye de ifade edilen yerlerin kendine özgü ekolojik değeri ve biyolojik zenginliği vardır. Doğal bir ortamda herhangi bir sulak alana gittiğinizde, sığ yerlerde sizi suda yaşayan düğün çiçeğinin binlercesi karşılar. Göl ya da akarsu içinde sumercimeği, suteresi, susümbülü gibi bitkilerin binlercesini birlikte görmek olasıdır. Bu bitkileri Ankara çevresindeki göllerde ya da akarsularda da görmek olasıdır. Ancak günümüzde şehir içinde doğal hali ile akar dere yoktur, Mogan (Gölbaşı) ve Eymir gölleri ise artık şehrin içinde kalmıştır.

Mogan Gölü Ankara’nın güneyinde, Konya yoluna paralel uzanır. Sukesen, Başpınar, Gölova, Yavrucak, Çolakpınar, Tatlım, Kaldırım ve Gölcük dereleri gölü besleyen ana damarlardır. Tarım ve yerleşim alanları ile çevrilmiş olması, gölün karşı karşıya olduğu en büyük tehdittir. Ahlatlıbel’i aşınca solumuzdaki tepelerin hemen eteğinde kıvrılan Eymir Gölü ise dere yataklarını kucaklayarak uzanan ince bir göldür. Ankara Çayı ile bağlantısının üzeri örtüldüğü için Sakarya nehrine olan yolculuğu pek bilinmez.

Düğünçiçeği

Ankara’ya haritadan bakıldığında engebeli yüzey şeklinden dolayı, çok sayıda küçük akarsuyun ve kollarının şehri serinlettiği düşünülebilir. Ancak dereler “ıslah edilmiş” ve bir zamanlar akan sular, atık sularla birleşerek bir kısmı kapalı bir sistem içinde Ayaş’tan geçip Sakarya Nehri’ne ulaşmaktadır. Acaba çevre dağlar ve tepelerden toplanıp gelen sular ile atık sular temizlenip, Ankara’yı boydan boya kat eden derede, belli yerlerine dinlence amaçlı göletler kurularak açıktan akması sağlanamaz mıydı? Eskişehir’in Porsuk Çayı örneğinde olduğu gibi. İdris Dağı’ndan doğup Hasanoğlan-Kayaş-Mamak yönünden gelip, çevre derelerden beslenen, Atatürk Orman Çiftliği’ni suladıktan sonra Sincan Ovası’ndan Sakarya Nehri’ne uzanan Ankara Çayı şehir içinde misafir edilemez miydi? Acaba Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulmasında o zaman doğal olarak akan bu ana dere, ilham kaynağı olmuş muydu?

Günümüzün egemen yaşam anlayışının sorusu, “bu sular bize ne fayda sağlar?” hemen karşılığını bulmuş; özellikle Gölbaşı’nın (Mogan) etrafı konutlar, kamu kurumlarına ait konukevleri ve benzeri yapılarla sarılmıştır. Bununla birlikte kamuya açık yürüyüş yolları ve parklar bu yararcı yaklaşımda bir nebze de olsa toplumu düşünebilmiştir.

Göl ve Çayır hep yanyana durur

Bir gölün en tipik özelliklerinden birisi çevresindeki karasal ortamdan çok farklı bir biyoçeşitlilik örüntüsüne sahip olmasıdır. Gölün hemen kenarında adeta gölü korumaya almış ve sanki bozkırın cılız bitkilerini kıskandırmak istercesine gelişmiş hasırotu ya da sukamışı gibi bitkilerden oluşan bölge vardır. Şaşırtıcıdır ki, bu bitki kuşağı aslında göle hiç de dost değildir. Çünkü zaman içinde rüzgârın taşıdığı tozu biriktirerek gölün dolup küçülmesine neden olur. Su ile kara arasında geçiş bölgesi olmasından dolayı bir çeşit doğanın deneme alanı gibidir. Karasal ortamda yaşayan ama rüzgârın tohumlarını taşıdığı bazı bitkiler, bu geçiş bölgelerinde şanslarını denerler; acaba daha nemli ortamlarda da yaşayabilir miyim? Tersi de geçerlidir, su içinde yaşayan bitkiler ise; acaba daha az su ile de yaşayabilir miyim? İşte bu geçiş (ekoton) bölgelerinde umutla hüzün, gidenle gelen, kazananla kaybeden yani karşıtlar birlikte bulunur. Doğanın kendi devinimi belirler sonucu, kimisi hayat bulur, kimisi yok olur.

Gölün içinde ise gizemli ama bir o kadar da devingen bir yaşam vardır. Karasal ortamda toprak, yağmur, güneş ve rüzgâr yaşamı şekillendirirken, sucul ortam çok dingin görünür. Oysa daha çok karışanı vardır, sudaki canlıların ve rahat verilmez onlara. Suyun kimyasal yapısı, güneşin ulaşabildiği derinlik, göle akıtılan kirli sular, gölü besleyen dereler, yağmur, sıcaklık, rüzgâr ve diğerleri belirler gölde yaşayan canlıların miktarını, çeşitliliğini, üreme başarılarını. Bu yüzden daha duyarlı ve kırılgan olur sucul yaşam.

Nilüfer ve kurbağa Ankara içinde akan derenin göletlerinde bu görüntü neden olmasın ki

Sulak alanlar daha elli yıl öncesine kadar sadece saz, hasırotu ve kamış gibi bitkileri ile belki biraz da balığından faydalanılan ama çoğunlukla sıtma ve benzeri birçok hastalığa yataklık eden, genellikle bereketli toprakların üzerini örten yararsız yerler olarak görülürdü. Yerleşik bu anlayıştan dolayı bu bölgelere, ıslah edilmesi ve tarıma açılması gereken alanlar gözüyle bakılmıştır. Öyle ki bu yaklaşım zaman zaman devlet politikası haline gelmiştir. Kurutularak tarıma açılan Amik Ovası, bunun en tipik örneklerinden biridir. Sultan Sazlığı ise büyük badireler atlattıktan sonra varlığını sürdürebilmektedir.

Mogan ve Eymir gölleri bu yüzden biraz hüzünlüdür. Alıngan ve kadirbilmezlikten şikayetçi olmaları boşuna değildir. Yanıbaşındadırlar başkentin. Su ana olarak, cömertçe verseler de serinliği, temiz havayı, estetiği, yaşamsal çeşitliliği, çok az insan doyasıya seyreder gölün dans eden dalgalarını ve barındırdığı güzellikleri. Oysa ne kadar da çok isterlerdi başkentin sanatçılarına esin kaynağı olmayı; fotoğraflarında, tablolarında yer almayı. Ama sanatçıların çoğu İstanbul’u seçmişlerdi, bırakıp giderek Ankara’yı. Elbette boğazın güzelliği çekmiş olabilirdi onları. Ama kendileri birçok güzellik sunuyordu insanlara, hele de sakin bir köşede ruhunu dinlemek isteyenler için.

Ankara’nın gölleri; oynaşan dalgaları, açılmış çiçekleri, salınan hasırotları ve süzülen kuşları ile çağırıyor insanları, alışveriş merkezlerine hapsolmuş gençleri, yapay oyuncaklarla dünyadan kopan çocukları. En çok da başkentin sanatçılarını…


Prof.Dr. Ali DÖNMEZ
Doğa Fotoğrafçısı
Hacettepe Ünv. Fen Fak. Biyoloji Bölümü
Fotoğraflar: Ali DÖNMEZ

Kontrast Sayı 37, Eylül-Ekim 2013

Bizi paylaşın..

1 Trackbacks & Pingbacks

  1. Dünden Bugüne Ankara (37. Sayı) - Dergi

Comments are closed.