Abdurrahman ANTAKYALI | Fotoğrafın Gücü (48. Sayı)

Fotoğrafın gücü gerçekliğe en yakın temsil biçimi olmasından gelir. Aslında gerçeğin tam temsili sayılmaz fotoğraf; fotoğrafçının o anda bulunduğu yer, zaman dilimi, o anki düşüncesi, kendini konuya karşı konumlandırdığı açı, gerçekliği eğip bükerek değişkenlik göstermesine neden olur. Ancak yine de bir belge olarak, kanıt olma gücünü koruduğunu düşünebiliriz.

Belgesel fotoğrafçılara, fotoğrafların dünyayı değiştirip değiştiremeyeceğine inançları sıkça sorulur.
Belgesel fotoğrafçı da kimi zaman “Çekiyorum ama ne değişiyor?” diye kendini sorgulayarak umutsuzluğa düşebilir. Yıllardır savaş fotoğrafı çekiliyor, savaşlar bitti mi? Yoksulların fotoğrafları çekiliyor, bunlara bir çare bulundu mu? Politikacılar, silahlanmayı değiştiremiyor, fotoğraflar nasıl değiştirecek? Bunlar gibi, fotoğrafın gücünü biz fotoğrafçıların arzu ettiğinden daha düşük gösteren sayısız sav var.

Fotoğraflar belki dünyayı değiştiremez ama fotoğrafçı çektiği fotoğraflarıyla değişime yol açacak insanlara ilham verebilir. Fotoğrafları gören farklı güçler, bunlardan ilham alarak bir şeylerin yanlış gittiğini algılayıp nasıl düzeltileceği konusunda bir araya gelebilir. Mesela Vietnam Savaşı’nı Amerika’ya kaybettiren fotoğraflardır derler. Oradan insanlara ulaşan görseller sonucu; Amerika’nın orada çok da iyi bir amaç için bulunmadığı, oradaki sivil halka katliam yapıldığı, çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği, kendi askerlerinin içinde bulunduğu psikoloji gözler önüne serilmişti. ABD kamuoyu, devletlerinin Vietnam’daki varlıklarını bunun üzerine sorgulamaya başladı. Kısacası; Vietnam Savaşı’nın kaybedilmesinde etkili olmuştur foto muhabirlerinin çektiği görseller.

Tarih boyu da kanıt gücüne, insanları ikna gücüne sahip bu mecranın, egemen güçler tarafından kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Dünyanın ilk savaş foto muhabiri olarak anılan RogerFenton’dan beri bu böyledir. 1855′te Kırım’daki Osmanlı – Rus Savaşı’nı görüntüleyen Fenton’a savaş alanına gitmeden önce, kraliçe tarafından bazı şartlar koyulmuştu. Fotoğrafı çekilen askerlerin elbiseleri çamurlu olmayacak, tıraşları düzgün olacak, yaralı veya ölü gösterilmeyecek, düşmana savaş stratejileri hakkında ipucu verebilecek karelerden uzak durulacak gibi… Bir anlamda, günümüzün “İliştirilmiş Muhabir” [*] sözleşmesiyle neredeyse birebir maddeleri aynı olan bir antlaşma yapılmıştı Fenton’la.

Fenton’a sansürle başlayan bu süreç, tarih boyunca pekçok kez kendini hissettirdi. Egemen güçler, “gerçek” gazetecileri savaş alanlarından mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışmıştır hep. Misal, Amerika, 1983’te Grenada işgaline gazeteci götürmemişti. Irak Savaşı belki de “İliştirilmiş Muhabirlik” kavramının en fazla tartışıldığı savaş oldu. Aslında I. ve II. Dünya Savaşı’nda da iliştirilmiş muhabirliğe benzeyen, hatta daha da ağır koşullar altında çalışmıştı gazeteciler. İliştirilmiş muhabirlere egemen güçler rahatlıkla “Sen benimle hareket ediyorsan benim istediklerim dışındaki görüntüleri verme” deme hakkını kendilerinde gördü hep kısacası.

Sadece savaş alanlarında değil, gündelik siyasi etkinliklerde dahi “filtreden geçmiş” görseller servis etmeye dayalı benzer uygulamalar yapılıyor. Mesela aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülkede Cumhurbaşkanları ve Başbakanların fotoğrafları, resmi fotoğrafçıları tarafından çekilip sıkı bir denetimden geçirildikten sonra medya kuruluşlarına servis ediliyor. ABD Başkanı Obama’nın çoğu etkinlikteki fotoğraflarını sadece resmi fotoğrafçısı Pete Souza çekip dünyaya servis ediyor. Geçtiğimiz yıl, uluslararası büyük fotoğraf ajansları buna ciddi tepki koydu. AP (Associated Press)’in Baş Fotoğraf Editörü Santiago Lyon, kendi fotoğrafçılarının olmadığı toplantılarda resmi makamlardan gelecek görüntüleri kullanmayacaklarını açıkladı. Çünkü bu görüntülerin ne derece gerçeği yansıttığı konusunda hiçbir zaman emin olunamayacağı gibi, tarafsız bir bakış açısı tarafından üretilmediği de oldukça açık. Gazetecilik mesleği, haber kaynaklarını parlatmaya yönelik bir halkla ilişkiler (PR) çalışması değildir. İşin ilginç yanı bu tür uygulamalar demokrasisi az gelişmiş yerlerde de, çok gelişmiş yerlerde de hemen hemen aynı. Örneğin, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin bir teknede çekilen ve kilo aldığını açık eden bir fotoğraf, Fransa Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından Photoshop marifetiyle “Sarkozy’yi fit şekilde görünecek şekilde düzeltilerek” medyaya servis edilmişti. Kuzey Kore resmi basın ofisi ise ölmüş liderlerini fotoğraflarla canlı gibi göstermeye çalışmıştı! Biri Fransa, diğeri Kuzey Kore. İkisi, dünyanın algılayışından baktığımızda demokratiklik açısından iki uç noktadadır. Ortak oldukları nokta, görüntünün gücünün farkında olmalarıdır. Sadece resmi kurumlar mı bunu yapıyor? Ne yazık ki sermaye yapısı, ideolojik tutumları vs. gibi unsurların belirlediği yayın politikaları nedeniyle; reklam yapar gibi yapılan gazetecilik (!) çalışmaları mesleğin saygınlığına, fotoğrafın saygınlığına çok ciddi hasar vermekte.

Oysa bu mesleğin doğasında; bırakın olmayanı varmış gibi göstermeyi ve gerçekleri çarpıtmayı, fotoğraflarda yapılan en ufak değişikliklere tahammül yoktur. Örneğin, dünyanın en büyük basın fotoğrafçılığı festivallerinden Perpignan’ın (Fransa) küratörleri, sergilensin diye gönderilen fotoğraflarda tonlamayla ilgili müdahalelerde dahi izleyicilerinden ciddi tepki aldıklarını söylemekteler.

Fotoğraf, kamuoyu oluşturabilme gücünün yanında, dilinin evrenselliği sebebiyle de hala etkili bir güç; verilmek istenen mesaj fotoğraf aracılığıyla kolayca anlaşabilmekte böylece de daha fazla insana ulaşabilmekte.
Örneğin, Gezi’deki “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının, altında hiçbir yazıya ihtiyaç duyulmadan ülkenin psikolojisi hakkında dünyanın her tarafındaki insanlara fikir verdiğini düşünüyorum.

İşin güzel tarafı, gelişen teknoloji ile artık herkes bu evrensel dili kullanabiliyor. Dijital teknoloji ile fotoğraf çeken kişi sayısının artması ve internet üzerinden çekilen fotoğrafları yayabilme olanağı, bence haber fotoğrafçılığına demokrasiyi getirdi. Halkın kendi kendini yönetmesi gibi tıpkı,fotoğrafta da belgeleme görevi foto muhabirlerinin tekelinden çıkmış oldu. Bu teknolojik devrim öncesi foto muhabirleri reform öncesi ruhban sınıfına benzer konumdaydı. Çünkü fotoğrafla belgeleyebilme ve belgelediğini kitlelere gösterebilme gücü sadece onların elindeydi. Gazetelerin hiçbir zaman her yere yetişebilecek foto muhabiri kadrolarına sahip olamadığını saptamak zor değil. Günümüzde durum tam bir felaket… Örneğin, Ankara’daki gazetelerin 1-2 foto muhabiri var şu an. Kadrosunda hiç foto muhabiri bulunmayan gazeteler bile mevcut. Buna rağmen günümüzde artık her yerden fotoğraf görebilmekteyiz medyada. Orada bulunan insanlar, yaşadıkları olayları görüntüleyip web siteleri, bloglar ve sosyal medya aracılığıyla paylaşıyor çünkü. Herkes birer medya patronuna dönüştü. Bu, sadece fotoğraf üretim miktarını etkilemedi, küçük medyacıkların da ortaya çıkmasını sağladı ve içlerinden çok saygın işler yapanlar sivrildi. Sadece 2014 yılında 1 trilyon fotoğraf çekilmiş. Bu neredeyse saniyede 30.000’in üzerinde çekilmiş kareye denk düşüyor. Siz şu anda bu yazıyı okurken dünyanın bir yerinde 10 milyon kare daha çekildi bu hesaplamaya göre. Bunların büyük çoğunluğu paylaşılmasa da, paylaşılan kısmı azımsanacak gibi değil…

Ancak başka bir bakış açısından bakıldığında da bu fotoğraf bolluğunun ve fotoğrafın manipüle edilebilir bir belge olmasının fotoğrafın gücünü azalttığı düşünülebilir. Toplumsal olaylarla ilgili o kadar çok fotoğraf çekilip paylaşılıyor ki -kimi zaman hoyratça, kimi zaman bağlamından koparılarak-, bu durumun fotoğrafın etki gücünü azalttığı düşünülebilir. Amerika’daki Sandy Kasırgası’nın olduğu anda milyonlarca fotoğraf, gazeteci olmayan yurttaşlar tarafından Twitter, Instagram, Flickr ve Facebook sayfalarında yayınlandı. Bu müthiş yayın trafiği, ne yazık ki bir görsel gürültü yarattı. Böyle bir durumda iki konu öne çıkıyor: İlki, bunların arasından nitelikli işler nasıl ayrılabilir? İkinci konu ise bu görsellerin güvenilirlikleri nasıl ölçülebilir? Çünkü haber niteliği taşıyan önemli olayların ardından manipülatif birtakım görüntüler de paylaşıldığına hepimiz tanık olmaktayız.

Günümüzde biraz araştıran kişi kolaylıkla aynı kaynaklar üzerinden gerçek bilgilere ulaşabilir ve bilginin güvenilirliğini kolayca doğrulayabilir. Bu sebeple ben kişilerin inanmak istediği şeylere inandığını düşünmekteyim. Eskiden bilgiyi doğrulamak bu kadar kolay değildi. Okur, gazetesinde bir fotoğrafı gördüğünde bundan şüphe duysa bile elinde bir kontrol mekanizması yoktu. Artık izleyici, bir görselin doğruluğunu, daha önce nerede kullanıldığını, internet üzerinden görsel arama motorlarında imajla arama yaparak anında kontrol edilebiliyor. Sıklıkla tanık olduğumuz bir şey; doğruluğu kesinleşmemiş görselleri dahi olsa, insanların bunları yaymaya çalışmaları. İşin tuhafı, çoğu izleyicinin de “stratejik cahillikle” buna inanırmış gibi yapmaya devam etmeleri. Belli güç gruplarının da bunu kendi amaçlarına yönelik sıklıkla kullandığını görüyoruz. Bu anlamda, görsel manipülasyonun genel değil, kişilerle ilgili bir problem olduğuna inanıyorum.

Manipülasyondan zevk alan, ahlak, vicdan seviyesi düşük azımsanmayacak bir kesim var. Yaşam görüşüne yakın hissettikleri herhangi bir görselin manipülatif olması hiç önemli değildir bu kesim için. Bu görüntüyü çıkarları için kullanmaktan çekinmezler. Koşulsuz bağlanmışlık, kör fanatizim Türkiye’de her kesimde var. Eskiden olsa “nasıl bilelim ki görselin orijinalinin ne olduğunu” mazeretiyle açıklanabilinirdi bu, ama günümüzde bu mazeret komik kaçıyor. Çağımızda her bilginin 5N1K’sını sorgulayabileceğimiz araçlar mevcut. O haberi edindiği mecra varsa, sorgulayabileceği mecra da elinin altında. Sorgulamıyorsa, bu durum izleyicinin kendi tercihidir.

Öte yandan sağduyulu bir kesim bu etik olmayan kullanımları görüp bu ahmaklıkları afişe ettiği için, bilinçli şekilde manipülatif bilgi yayan mecraların saygınlığı azalmakta. Örneğin, Türkiye’deki haber kanalları bir şekilde manipülasyon yaparak insanlardan olayları gizleyeceklerini düşündüler ama izlenme oranları, saygınlıkları o kadar çok düştü ki… Daha bütçesiz kanallar olayları verdikleri için izlenme oranları tavan yaptı. Gezi Olayları’nda Türk haber kanalları penguen belgeselleri gösterirken U-stream platformunda, bir kullanıcı Christiane Amanpour’un CNN International’daki yayınını canlı yayınladı. Yüz binlerce kişi bu yayını mobil cihazlarından, masaüstü bilgisayarlarından izledi. Güvenilir bulduklarından dolayı, dili bilmeyenler bile bağlandı bu kaynağa. Daha sonra iyi dil bilenler gönüllü olarak Christiane Amanpour’un konuşmasına simultane çeviri yaptılar. Bunlar organize olmuş güçler değildi, kendiliğinden oluşmuştu. Artık manipülasyonun karşısına insanlar anında karşıtını koyabilmektedir. Bu yetenek, bu güç herkeste mevcut. Minareyi çalanlar için artık bir kılıf yok… İyi niyetli insanlar küçük bir çabayla bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu kolaylıkla anlayabilmekte.

Hiçbir doğrulama kaynağı bulamayan gönüllü insanlar, herhangi bir ekonomik kaygı gütmeden sokağa çıkıp kendi yayınlarını kendileri yapmaktalar. Yurttaş gazeteciliği aslında çok eski bir kavram ama günümüzde daha bir kimlik kazandı. Yalnız unutmamalı ki, Türkiye’de internete düşen kaliteli işlerin bir kısmı profesyonel gazeteci ve foto muhabirlerinden gelmekte. Çünkü Türkiye gibi basın özgürlünün sınırlı olduğu yerlerde gazeteciler, çalıştıkları yerlerde yayımlayamadıkları fotoğrafları kendi sosyal medya hesaplarından yayımlamaya başladı. Gezi Parkı’nda yurttaş gazeteciliği çok iyiydi denilmekte. Kısmen haklılık payı var bunda, çünkü adsız olarak yayımlanan fotoğrafların içinde, kendi gazetesinde yayımlayamadığı fotoğrafları sosyal medyada paylaşan gazetecilerin işleri de vardı. Adları ile yayınladıkları takdirde işten çıkartılacaklarını bildiklerinden, ülkeye ve kendilerine duydukları sorumluluk çerçevesinde fotoğraflarını adsız olarak paylaştı çoğu meslektaşım. Bu korkaklık olarak nitelendirilmemelidir. Zira baskı altındaki gazeteciler, sansürcü zümrenin kurnazlığına karşı kendi kurnazlıkları ile karşılık verdiler.

Sadece Türkiye’de değil benzer baskıların olduğu ülkelerde de sürecin aynı şekilde işlediğini görüyoruz.
Mesela, İran’da cep telefonu ile çekilen videodan alınan bir kare, İranlı protestocu Neda Agha-Soltan ‘ın yönetim karşıtı bir gösterideki öldürülme anı, dünyanın en prestijli basın fotoğrafçılığı yarışması olan World PressPhoto’da özel ödül almıştır. Çeken kişi, kimliğini gizlemişti. Videodan dondurularak alınmış bir fotoğraftı ve World Press Photo tarafından fotoğrafçılıktaki değişimi temsil ettiği için 2010 yılında bu kareye ödül verilmişti.

Türkiye’de de gazeteciler ve foto muhabirlerinin önemli bir kısmı, mesleklerinden taviz vermek istemedikleri için ana akım medyada barınamadı. Kimileri ise gazetecilik dışında propaganda aracı haline gelmiş medya organlarının niteliksiz yayınları ve buna bağlı tiraj kaybı nedeniyle işvereni tarafından ekonomik sebeplerle işten çıkarılmıştır. Bu kaos ortamı bağımsız ajansların ortaya çıkmasını sağladı. Son yıllarda, kendilerine ifade alanı bırakılmayan gazeteciler ve belgesel fotoğrafçılar, azımsanamayacak sayıda bağımsız ajans kurdu. Örneğin; Depo Photos, Nar Photos, Agence Le Journal, KODA, Mahzen Photos, WePhotos, Ankara’da Basın Foto Ajansı… Fotoğrafın bir şekilde yaşama alanının daraltılması, boğulmaya çalışılması sonucunda bu insanlar kendi yollarını çizmeye çalışıyor. Bağımsız olarak, bu ajanslardaki insanların yaptıkları çok önemli bence. Ülkemiz, geçici bir akıl tutulmasından geçiyor çünkü. İktidarlar gelip geçicidir. Ülkemizin sicili ne yazık ki basın özgürlüğü konusunda ezelden beri hiç de parlak değil. Tarihin kilometre taşı olaylarında fotoğraf çekilmesine, bugünün doğru görsel belgelemesine her ulusun ihtiyacı var. Bağımsız fotoğraf ajansları bu anlamda çok önemli bir işlev üstlenmektedir. Yaptıkları işler, ileride bugün onları kısıtlayanlara bile faydalı olacaktır.

Foto muhabirliği mesleğindeki tek sermayemiz, fotoğrafın gücünün de kaynağı olan, fotoğrafın güvenilirliği ve kanıt olma gücüdür. Bunu zedeletmemek için çok çaba harcamalıyız. Bu hepimizin kendini adadığı temel ilke olmalıdır. Ne mutlu ki, en baskıcı dönemlerde dahi fotoğrafın gerçek gücünü koruyan kişiler çıkmakta ve yeni medya yoluyla bu görseller artık daha hızlı yayılmakta ve geleceğe daha umutlu bakmamızı sağlamakta.

[*] İliştirilmiş gazetecilik (Embedded Journalism), savaş ve sıcak çatışma alanlarında, çatışmanın bir tarafındaki askerlerle beraber hareket eden ve savaşı onların açısından görüp yansıtan muhabirler için kullanılan bir deyimdir. (www.amerikabulteni.com)

Kontrast Sayı 48, Temmuz-Ağustos-Eylül 2015 / Fotoğrafın Gücü

Abdurrahman ANTAKYALI
Depo Photos Başkanı