İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa kentlerinin yeniden inşa edildiği bir dönemdi. Büyük yıkımların yaşandığı Almanya ve Polonya şehirleri nerdeyse baştan sona yeniden inşa ediliyorlardı. Ancak Paris böyle büyük bir yıkım yaşamamıştı. Ancak yine de savaş sonrası konut sıkıntıları yaşanmaktaydı ve altyapı modernizasyonları gerekmekteydi. Bunlarla birlikte yeni modern bir Paris’in oluşturulması, modern mimari ve teknokratik planların uygulanması planlanıyordu. Şehrin, asırlardır yaşayan bir canlı oluşum olmasına rağmen bu görmezden gelinerek kontrol edilebilir bloklar ve yollara bölünmesi isteniyordu. Paris artık yaşanan değil, planlanan bir mekandı. Buna karşı çıkan birçok kişi oldu. Özellikle Guy Debord, bu yeni düzene karşı çıkarak, şehrin duygusal ve psikolojik bir deneyim alanı olduğunu savundu.
Debord, şehrin bu değişime karşı çıkışını Psychogeographic Guide of Paris çalışması ile yaptı. 1957 tarihinde yaptığı Psychogeographic Guide of Paris, klasik anlamda bir sanat eseri değildi. Debord, Paris’in geleneksel haritasını kesip parçaladı; mahalleleri mantıksal bütünlüklerine göre değil, deneyim yoğunluklarına göre yeniden bir araya getirdi. Parçalar arasına yön okları yerleştirerek, planlı dolaşım yerine sürüklenmeyi (dérive) önerdi. Bu bir ulaşımın değil, ruh halinin haritasıydı. Yön buldurmak için değil yön kaybetmek için hazırlanmıştı.
Debord için sanat, klasik anlamda sergilenen nesneler yerine yaşamın kendisine yapılan bir müdahaleydi. Bu nedenle bu haritayı müzeler veya galeriler için yapmadı. Herhangi bir yerde sergilemedi. Bunu yerine küçük tirajlı baskılarla dolaşıma soktu. Zaten şehri bir deneyim ve ruh hali olarak tanımladığı bu haritayı da içerdiği amacına uygun olarak şehre yaymış oldu. Haritanın sanatsal yönü biçiminde değildi. Debord için mesele haritanın temsil ettiği otoriteyi sarsmaktı. Şehir planlamasının tarafsız bir araç olmadığını, ideolojik bir düzen kurduğunu göstermek amacındaydı.
Debord’un haritası yalnızca şehir plancılığının ideolojik yönlerini değil, sanatın sınırlarını da sorgulattı. Bugün bu harita, otoriteler tarafından, sergilenmemiş ve estetik bir nesneye dönüşmemiş haliyle sanat olarak kabul edilmekte. Peki gerçekten sanat, sergilenen bir nesne olmak yerine, yalnızca yaşamın akışında sanat olarak kalır mı? Eğer sanat gündelik deneyimi dönüştürüyorsa, müze ve galeri duvarlarına ihtiyaç duyar mı? Ve belki de en temel soru şudur: Sanat, temsil etmek için mi vardır, yoksa yaşamı hissettirmek için mi?


