2010’lu yıllar, savaşların ve şiddetin yalnızca gizlenmediği, sitemli bir biçimde görünmez kılındığı ve görünmez kılınması için büyük çabaların verildiği bir dönemdi. 1945’lerden 2000’lere uzanan dünya kamuoyunun savaş ve şiddete olan bakışını tetiklemek amacındaki fotojurnalizim ve haberciliğin altın çağlarının sonrasındaki bu dönemde görüntülerin çokluğuna rağmen gerçekler giderek perde arkasında kalmaktaydı. Bazı olaylar ise kapalı kapılar ardında gerçekleşmekte, sadece bazı resmi açıklamalar ya da az sayıda tanık ifadeleri ile tahmin edilmeye çalışılmaktaydı. Bu bilinmezlik ortamında, Forensic Architecture, mimarlık, sanat, hukuk ve bilimi bir araya getirerek, görünmeyeni yeniden kanıtlanabilir kılmayı amaçlayan bir sanat pratiği geliştirdi.
Forensic Architecture’un çalışmaları, klasik anlamda “eser” üretmekten çok, mekanların hafızasını ortaya çıkarmaya odaklanır. Uydu görüntüleri, tanık ifadeleri, mimari çizimler, ses kayıtları, zaman çizelgeleri ve mekan akustiği gibi toplanabilen bütün verileri bu amaçla kullanmaktadırlar. Özellikle iz bırakmadan yapılmaya çalışılan şiddet başlıca çalışma alanlarıdır.
Forensic Architecture yaptığı çalışmaları müzelerde ve sergi alanlarında izleyiciye sunar ancak izleyiciyi pasif bir bilgi alıcısı olmaktan çıkarıp etik bir yüzleşmeye davet eder. Sanat, burada estetik bir eser ya da bir temsil değildir, görünmez olanı görünür kılan ve etik bir yüzleşme yaratma ve sorgulama biçimidir.
Forensic Architecture’un 2016 yılında Suriye’deki Saydnaya hapishanesi üzerine çalıştığı Inside the Black Site: Saydnaya Prison projesi, en çarpıcı araştırmalarından biridir. Saydnaya, yıllar boyunca işkence ve infaz iddialarıyla anılmış, ancak neredeyse hiç görsel kayıtla doğrulanamamış bir mekandı. Hiç kimse, bu kapalı yapının içine doğrudan giremiyor, fotoğraf ya da video elde edemiyordu.
Araştırma sürecinde, hayatta kalan tanıklarla yapılan görüşmeler üzerinden hapishanenin mimarisi yeniden kuruldu. Tanıkların çoğunlukla gözleri bağlı olarak hapisane içerisinde. Bulanmalarından dolayı görsel bilgi edinmek neredeyse imkansızdı. Bu nedenle onlardan, ayak seslerini, kapıların açılışını, anahtarların eslerini, çığlıkların yankısını tarif etmeleri istendi. Böylece Saydnaya, görsel değil akustik bir mimari üzerinden modellenmeye başlandı. Seslerin yoğunluğu, yankısı ve yönü mekanının anlaşılmasını ve yeniden oluşturulmasını ortaya koyan kritik veriler haline geldi.
Ortaya çıkan çalışma, ne klasik bir sanat eseri ne de yalnızca bir rapordu. Bu araştırma, mimarlığın, tanıklığın ve bilginin kesiştiği bir kanıt alanı yarattı. Saydnaya çalışması, sanatın yalnızca temsil etmekle kalmayıp, hakikatin yeniden kurulmasında nasıl bir rol üstlenebileceğini göstermeyi amaçladı. Forensic Architecture için ise sanat, estetik bir tercih değil, etik bir yaklaşım olarak olarak kalmaya ve bu yönde çalışmaya devam etmekteler.
Peki bu noktada sanat nedir: Sanat, hukukun ve medyanın ulaşamadığı yerlere nüfuz edebilir mi? Hakikatin yeniden kurulmasında rol oynayabilir mi? Ve belki de en zor soru şudur: Forensic Architecture’un yaptığı hala sanat mıdır, yoksa sadece kanıt ve olayların peşinde koşan yeni bir habercilik türü müdür?




