Sıtkı FIRAT

sıtkı fırat

16 Haziran 2016 günü hayatını kaybeden, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı ve ressam, AFSAD onur üyesi Sn. Sıtkı Fırat’ı saygıyla anıyor ve kendisinin dergimiz 47. sayısında yayınlanmış olan, samimiyetle bizimle paylaştığı kendi hikayesini tekrar yayınlıyoruz:

“Objektifle Resim Yapılır Mı?”*

Sıtkı FIRAT

Fotoğrafçı, Ressam

Ben sanat eğitimi aldım, bunu fotoğrafla sürdürdüm. Büyük bir yurt ve doğa sevgisi ile ülkemin güzelliklerini ve kültürünü tanıtmaya çalıştım. Fotoğraflarımda resimsel bir tat vardır, estetiği birinci planda tutarım. Şimdi ara sıra resim de yapıyorum. Hocalıktan emekli oldum fakat fotoğraftan emekli olunmuyor.

Fotoğraf ve resim sanatıyla iç içe olan Sıtkı Fırat tarihe düşülecek notlarını, günün şartlarının zorluklarına rağmen ürettiklerini, tarzını, eğitime katkısını ve daha birçoğunu kendi dilinden aktarıyor:

“Erzincan, Kemaliye, Akçalı Köyünde doğdum. Okul çağım geldiğinde, o yıl İstanbul’a okumaya gitmiş olan bir ortaokul öğrencisi köyümüze gelmişti. Köyümüzde okul olmadığından, annem beni okumam için o çocukla birlikte İstanbul’a yolladı. Sevindim mi, üzüldüm mü bilemiyorum. Sivas – Erzurum tren hattı yeni açılmıştı; trenle gidecektim, ancak istasyon köye 70 kilometre uzaklıktaydı. Bu yolun bir kısmını eşek sırtında, bir kısmını da kamyon yüklerinin üstünde aşarak Kemaliye’nin istasyonu Bağıştaş’a vardık. Aklımda kalan unutamadığım bir anım da, annemin yeni aldığı şapkamı tren kalkınca pencereden bakarken rüzgârın alıp götürdüğüdür. Bunları anlatıyorum çünkü, Türkiye’nin bugün geldiği noktada tarihe kısa bir not düşmek isterim.

Babam İstanbul Aksaray’da Pertevniyal Lisesi’nde hizmetli olarak çalışıyordu. Babamın evi olmadığı için okulda yatıp kalkıyordu. Ben de onunla beraber bu eğitim yuvasında barınacaktım. Merdiven altında 10 metrekarelik bir yerimiz vardı. İlkokulu Fatih 56. Yıl İlkokulu’nda, ortaokulu da Yenikapı Ortaokulu’nda bitirdim. Bu yıllarda harçlığımı çıkarmak için gazete sattım.

Yatılı bir okula girmem gerekiyordu. O zaman öğretmen okullarına girecekleri, okul yönetimi seçerdi. Şartlarım uygun olduğu için İstanbul Erkek İlköğretmen Okuluna kaydoldum. Çeşitli bölgelerden arkadaşlarımız ve çok değerli öğretmenlerimiz vardı. Hepsinden feyz aldık. Sinemaya oldukça meraklıydım. Filmlerdeki fotoğraf karelerini, kompozisyonları kendimce yorumladığımı biliyorum. Resim derslerine de ilgim yoğundu. Boş zamanlarımda resim yapardım; sonraları karikatür de yaptım. Sinema afişlerine, fotoğraflarına çok bakardım. Bu arada belkide geleceğimi yönlendiren bir anım; o yıllarda Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çalışarak Türkiye’nin ilk tanıtım fotoğraflarını çeken Avusturya’lı fotoğrafçı Othmar Pferschy’in -bugün hâlâ arşivimde bulunan kartpostal iki manzara fotoğrafını satın almıştım. Bunu fotoğrafla ve güzel sanatlarla ilgilenmemin ilk emaresi olarak düşünüyorum.

Fotoğrafın sihirli karanlık odası ile yatılı okulda tanıştım. Fotoğraf makinesi olan arkadaşlarımız vardı. “Ben de bir fotoğraf makinasına sahip olabilir miyim?” diye çok düşünürdüm. Okulda bir agrandizör, küvetler ve banyoların bulunduğunu öğrendik. Babası fotoğrafçı olan bir arkadaşımız karanlık odayı düzenledi ve ilk olarak agrandizörün altında filmden düşen ışıkların banyoya atılan kartta nasıl belirlendiğini gördüm ve çok etkilendim. Resim öğretmenimiz bir kaç arkadaşla birlikte Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne girmemizi istiyordu. Fakat maddi nedenlerle daha fazla okumama imkân yoktu. Tayinim Erzincan’a çıkmıştı. Erzincan, Kemaliye Başpınar bucağında o yıl öğretmenlik yaptım. Resim bölümüne giren arkadaşlarımla sık sık mektuplaştım. Kararımı değiştirmiş, resim bölümüne girmeye karar vermiştim. Şimdiki adı Gazi Eğitim Fakültesi olan fakültenin resim bölümüne girdim. Derslerimiz içerisinde fotoğraf da vardı, hocamız Şinasi Barutçu; Türk Sanat Fotoğrafının öncülerindendi. Haftada iki saat fotoğrafçılık dersimiz oluyordu. Haftalar geçtikçe makinaları ve karanlık odayı öğrendim. Babam da artık köye dönmüş olduğu için harçlık da gelmiyordu. Okulda bazı arkadaşların anı fotoğrafı çekerek sattıklarını gördüm. Bu bana bir ışık tuttu. Bir makine edinirsem ben de harçlığımı çıkaracağımı düşündüm. Arkadaşlarımdan ve hemşerilerimden aldığım borçla doksan liraya Agfa 6×6, 12 poz çeken ilk makinama 1949’da sahip oldum.

O yaz köye gittim ve Kemaliye’nin vahşi doğasından, köyümden kareler çekerek arkadaşlarımla paylaştım. Anı fotoğraflarının dışında, fotoğrafla da sanat yapılır anlayışı ile çekim yapıyordum. Son sınıfta bir grafik yarışmasında birinci oldum ve yıl sonunda bir fotoğraf sergisi açtım.

Gümüşhane Ortaokulu’na tayinim çıktı. İki ay öğretmenlikten sonra Ankara’ya Yedek Subay Okulu’na geldim. Kıta hizmetimi Kars Şahnalar’da yaptım. Askerlik bitince Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nde resim öğretmenliğine atandım. Daha sonra kadromu Diyarbakır Erkek İlköğretmen Okulu’na aldırdım. Bu tarihi şehirde 7 yılım geçti. Okulda fotoğraf kursu açarak öğrenci yetiştirdim. Agrandizör olmadığından 6×6 ve 6×9 filmleri kontak tab yapıyorduk. Sonra kendim eski körüklü bir makineden agrandizör yaptım. Fakat tatminkâr olmadı. Bu yıllarda resim çalışmaları da yapıyordum. Bir sergi açtım. Birçok tablom satıldı. Katıldığım Devlet Resim ve Heykel Sergileri’nde de iki tablom satın alındı. Böylece elime para geçti ve o yılların iyi bir makinası olan 36 pozluk Kodak Retina 2A fotoğraf makinesine sahip oldum. Fakat çektiğim fotoğrafları değerlendirme imkânım olmuyordu, sanat çevrelerinden uzak kalmıştım. Oğlum Aykut yedi, Diyarbakır’da doğan Artuk da bir yaşına gelmişti. Diyarbakır’dan naklimi istedim.

1959 yılı ekim ayında Ankara Erkek İlköğretmen Okulu’na naklim oldu. Ankara’da hocamız Şinasi Barutçu’nun kurduğu Türkiye Amatör Fotoğraf Kulübü’nün fotoğraf çalışmalarına katıldım. Bir gün, Diyarbakır’dan tanıdığım ve fotoğraf öğrettiğim 27 Mayıs ihtilalinde emekli olmuş subay arkadaşıma rastladım. Fotoğraf ajansı kurmuştu, bana da ortaklık teklif etti. Mesleği gereği Ordu Evi’nin ve Ankara Palas’ın fotoğraf işlerini almıştı. Bir yıl onunla çalıştık. Sonra ayrılmak zorunda kaldım. Bu konuda tecrübe edinmiş, fotoğraf piyasasını tanımıştım. Ben de eşimin üzerine bir yer açarak, geceleri fotoğraf işleri yapmaya başladım. Evin bir odasını karanlık oda yaptım. Bir de agrandizör aldım. Türkocağı ve Kent Otel fotoğraf işlerini almıştım, yanımda bir eleman çalıştırıyordum, baskıları da geceleri ben yapıyordum. Eşim çalışmıyordu ve geçim zorluğundan, fotoğrafın bu getirisinden faydalandım. Ayrıca tanıtım ve reklam fotoğrafları da çekiyordum. Fırsat buldukça da dia çekimleri için seyahate çıkıyordum.

60’lı yıllarda bankalar duvar takvimleri yaptırıyordu ve yurttan çekilmiş güzel manzaralar arıyorlardı. Arşivimde manzara fotoğrafları çoğalmıştı. Bankalarla temas kurmaya başladım. Fakat bankalar 6×6 dia istiyorlardı. 6×6 makinam yoktu. Önceleri bir arkadaşımdan ödünç aldığım Yashica marka 6×6 makineyle, daha sonra kendi aldığım Çekoslovak malı Flexaret 6×6 bir makineyle seyahatlere başladım. Fakat daha iyi bir makine edinmem gerekiyordu. Bu da Alman malı Rolleiflex oldu. Hedefim Türkiye’nin tanınmayan yörelerindeki güzellikleri ve kültürel değerleri fotoğraflamaktı. Türkiye’nin fotoğrafı yoktu ve buna ihtiyaç vardı. Boş zamanlarımda kendimi seyahatlere verdim. Önceleri banyosu dışarıda yapılan filmler kullanıyordum. Bu yüzden gecikmeler oluyordu. Sonra banyosu açık olan Kodak Ektachrom’a döndüm ve film banyosunu kendim yapmaya başladım. Fotoğraflarım, duvar takvimlerinde görünmeye başladı. Bunlar beni teşvik etti.

1966 yılında görgü-bilgi faslından devlet tarafından gönderildiğim Almanya’da fotoğraf okullarını inceleme fırsatım oldu ve birçok seminere katıldım. Almanya dönüşü arabasız fotoğraf çekmenin zorluğunu anladığımdan ikinci el bir araba aldım. Artık fırça ve boyaları bir tarafa bırakmış, fotoğrafın peşine düşmüştüm. 1970 yılında PTT Genel Müdürlüğü 52 ilin fotoğraf çekimi için ihale açtı, onu kazandım. Bu vesile ile yurdu gezip bir hayli fotoğraf çektim. Artık yurdu daha iyi tanımaya başlamıştım. Böylece birçok yer objektifimden tanındı. Takvim yapraklarındaki fotoğrafların altındaki imzaların çoğunda “Sıtkı Fırat” yazıyordu. O yıllarda Türkiye’de fotoğraf çekmek de zordu. Çok yerde yasaklarla birlikte neden fotoğraf çektiğimiz de sorgulanıyordu. Bir defasında dayak yedim ve filmlerime el konmak istendi. Bir defasında ise karakolluk oldum ve birkaç kez ölüm tehlikesi atlattım.

Takvim fotoğrafları ile ülkenin birçok bilinmeyen yöreleri tanındı. Bunun dışında ülke tanıtımına da büyük katkılarım oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verdiğim yüzlerce dia ve broşür tanıtım kitaplarında kullanıldı. 15’in üstünde fotoğrafım Türkiye afişi oldu. 1977 yılında açtığım renkli ve siyah beyaz fotoğraflardan oluşan sergi, MEMLEKETİM, büyük ilgi gördü. Renkli kart baskıları için de açık formülleri bulup, eczaları temin ederek evde denemelere başladım. Termostatlı küvetler yaptırdım, ancak seri ve kaliteli tab yapmak çok zordu ve bundan vazgeçtim.

Öğretmenlik mesleğimin son dört yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde öğretim üyesi olarak fotoğraf derslerine girdim. Meslekte 25 yılımı doldurmuştum. Fotoğrafa daha çok zaman ayırmam gerekiyordu. Siyah beyaz çekimler dışında renkli çekimler de çoğalmıştı. Ben de renkli baskı sıkıntısını çekiyordum. Türkiye’de birkaç girişimden başka renkli baskı yapan yer yoktu. Bu boşluğu gördüm. Ankara’da bir laboratuvara ihtiyaç vardı. Bu düşüncelerle 1977 yılında emekliliğimi istedim ve öğretmenlik mesleğine veda ettim.

Almanya’da Photokina’ya giderek incelemelerde bulundum. Birçok uğraşlardan sonra emeklilik param ve bir miktar da kredi temin ederek 1980 yılında Fıratcolor Renkli Laboratuarını kurdum. Seyahatlerimde ve siyah beyaz karanlık oda baskı işlerinde bana yardım ve çıraklık yapan oğullarım Aykut ve Artuk’u işin başına getirdim. Ben de kendime daha çok zaman ayırarak yurdun dört bir yanını gezmeye başladım. Makine parkımda zenginleşmiş 6×6 Mamiya’dan Hasselblad’e kadar birçok ekipmana sahip olmuştum. 10 yıl içinde 1 milyon kilometreden fazla yol katettim ve Türkiye’nin taşını, toprağını, güzelliklerini kültürel değerlerini, Edirne’nin gök kubbelerinden Hakkâri’nin Cilo Dağları’na kadar fotoğrafladım.

1999 yılında TÜTAV tarafından Pekin’de açtığım Türkiye Sergisi’nden sonra yurt dışına açıldım. Başta Orta Asya Türk Cumhuriyetleri olmak üzere 20’ye yakın ülkede Dış İşleri Bakanlığı kanalı ile sergi açtım. Çin Halk Cumhuriyeti’nin 50. kuruluş yıldönümü nedeniyle çıkaracakları prestij kitabına fotoğraf çekmek için 14 ülkeden davet edilen tanınmış fotoğrafçılar içinde yer aldım. Çin’e tekrar giderek 20 gün süreyle fotoğraf çektim. Kitap “Focus on China: Photos by Foreign Photographers” adıyla yayınlandı. Türkiye’de de “Efsaneler Ülkesi Çin” ve “Sıtkı Fırat’ın Gözünden Çin” adı ile iki sergi açtım. Ayrıca Çin Sanat Fotoğrafçıları Derneğince iki defa uluslararası festivallere davet edildim ve katıldım. Fotoğraflarım sergilendi. Çin gazetelerinde röportajlarım çıktı, televizyon çekimleri oldu. Yurt içinde onlarca sergi, yüzlerce gösteri yaptım. Birçok ödül aldım. Devlet yarışmalarının seçici kurullarında bulundum.

1966 yılında Gazi Üniversitesi’ndeki hocalığım döneminde yaygın eğitime “Fotoğrafçılık” adı ile bir ders kitabı yazdım. Sergi kataloglarımın dışında “Selçuklu Sanatı”, “Güneşin Doğduğu Yer Türkiye”, “Saklı Cennet Kemaliye”, “Yurttan ve Dünyadan Yansımalar”, “Fotoğrafçılar Kütüphanesinden Sıtkı Fırat” kitapları ile 2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca editörlüğünü yaptığım “Türkiye’den Renkler ve Şaheserler” prestij kitabı ve “Mevsim Mevsim Yedigöller” adlı kitaplarım var.

2011 yılında ulusal ve uluslararası alanda yaptığım özgün çalışmalar ve kendi sanat alanına yaptığı büyük katkılar dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, fotoğraf dalında verilen büyük kültür ve sanat ödülünü aldım.

2014 yılında 65. Fotoğraf yılım dolayısıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açtığım “Anadolu’da Bin Yılın Türk İzleri”, “Türk Dünyasından Renkler”, “Saklı Cennet Kemaliye” ve “Gönül Gözümden” sergilerimle birlikte, bir kaç yıldır hazırladığım “Sıladan Gurbete Fotoğrafın Ardında 65 Yıl” kitabımı yayımladım. Fotoğraf Sanatı Kurumu Derneği (FSK) kurucu ve onur üyesi, Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD) ve Kıbrıs Türk Fotoğraf Derneği (FODER) onur üyesi, ayrıca Türk Tanıtma Vakfı (TÜTAV) ve Türkiye İlim Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) üyesiyim.

Ben sanat eğitimi aldım, bunu fotoğrafla sürdürdüm. Büyük bir yurt ve doğa sevgisi ile ülkemin güzelliklerini ve kültürünü tanıtmaya çalıştım. Fotoğraflarımda resimsel bir tat vardır, estetiği birinci planda tutarım. Şimdi ara sıra resim de yapıyorum. Hocalıktan emekli oldum fakat fotoğraftan emekli olunmuyor. Zengin bir slayt arşivim var. Dijital fotoğrafla birlikte sanat değil ama fotoğraf çekimi kolaylaştı. “Ben hâlâ çekemediğim o fotoğrafı çekmeyi düşünüyorum… nerede ve ne zaman?” diye bitiriyor sözlerini Sıtkı Fırat.

Kendisi gibi fotoğrafçı olan oğul

Aykut Fırat’ın sözünden, kaleminden…

“Babam mı, yoksa atölyemizin şefi, bizleri yetiştiren (kardeşim Artuk ve ben) ve onlarca fotoğrafçıya feyz veren, örnek olan bir fotoğraf üstadı diye mi başlasam…

En az mükemmel bir yağlı boya kadar şiir biçimini de içeren anlatım kuramına “pitoresk” diyoruz. Sıtkı Fırat fotoğrafları bu tanımın tam da merkezinde yer alıp, kuramı tarif edip örnekliyor diye düşünüyorum.

Türkiye’de 1965, 1970’ler fotoğrafta tür kavramı yerleşmemişti. Fotoğrafçılık kamusal ve belgesel kullanım alanlarının dışında kendini tanımlayamıyordu. Stüdyo fotoğrafçılığı, foto muhabirliği ve fotoğraf!

1970’li yıllarda endüstrileşen dünya ile birlikte Türkiye’de ağır aksak bu kervana katıldı. İletişimin ve üretim fazlası ürün pazarlamasına doğan ihtiyaçlarla yalan söylemeyen fotoğrafın görsel imgelerine talep arttı.

Tam da bu dönemde babam tür karmaşasına net tavrını koydu. Kendi ekonomisi için “reklam fotoğrafçılığı”, âşık olduğu ülkesinin güzelliklerini tanıtma adına “peyzaj fotoğrafçılığı” yaptı. reklam fotoğrafçılığı alanında özel ışıkları, filtreleri, büyük format makinalarıyla ürün çekti. Ürün tanıtımı konusunda grafik ve resim öğretmenliği alanındaki akademisyen ritüelini fotoğraflarına yansıttı. Bunlar ticari çekimlerdi ve arz bu yönde idi. Bu süreç içinde asla kendi disiplininden taviz vermeden diğer bir tür olan, onun gerçek aşkı peyzaj fotoğrafçılığını devam ettirdi. Bu aşkın öznesinde ülkesi Türkiye vardı, her zaman.

Kusursuz ve titiz zanaatkârlığı ona çekim sırasında veya baskı aşamasında önemli bir yetkinlik verdi. Sıtkı Fırat’ın fotoğrafları yanlı ve taraflıdır. Onun kodlaması göz ve görmeye dair izlenimcilik akımı gibi, bazen de ekspresyonizm gibi kendi düşselini yaratmış olarak karşımıza çıkar. Fotoğrafları izleyiciyi aldatmayı asla düşünmemiş var olan gerçekliğin içinden rüyayı kadrajına sokmuştur. Görülesi, gidilesi, hayal edilesi bakmaya değer cennet mekânlar…

Diğer taraftan, görülmeye değer beldeleri keşfedip, onları farklı ışık ortamlarında ve iklimlerde fotoğraflayarak ana tanıklık yapar ve kendi gözü üzerinden bu gerçekliği toplumun diğer kesimlerine aktarır… Onun kitaplarında yer alan fotoğraflarının her biri semiyotik tanımla anlatılacak yüzlerce ifadeye sahiptir.

Diğer fotoğraf disiplinlerinde de pek çok örnek veren babamı birlikte çıktığımız gezilerde anmak şimdi çok daha anlamlı hale geldi. Araştırmacı yapısı ve çekilmemişi çekme çabası, onu sonu gelmez yerel sorgulamalara, kır köy kahvesi sohbetlerinin odak noktasına koyardı. Bu sohbetlerin sonunda çekim yapabileceği yeni yerleri keşfederdi. Sadece Türkiye sathında bir milyon beş yüz bin kilometre!

Anadolu’nun zor coğrafik şartlarında arabası ile giderdi genelde. Bu uğurda atlattığı kazalar, büyük tehlikeler… Her yolculuğu bir roman gibi daktilo başında aylarca yazılabilir.

Birlikte pek çok seyahate gittik, izlenmesine doyum olmaz ama yolculuk da bitmezdi. Yol üzerinde göremediğimiz ya da görüp farkında olmadığımız o kadar çok şey bulurdu ki fotoğrafını çekecek. Bundan âlâ doğa atölyesi olmazdı. Bu günün pek çok fotoğrafçısı/fotoğraf sanatçısı onunla birlikte gittiği gezilerde ondan örnekler almış tarz oluşturmuştur.

Doğru bildiğini söylemekten asla çekinmeyen, aykırı, muhalif fakat muhalefeti bilime ve nedenlere dayanan sevgi dolu bir insan; becerikli, aşçı, ressam, eğitmen, zanaatkâr, usta ve onu tek kelimeyle tanımlayacak olan kelime SANATÇI. Aklıma gelen ve bana ayrılan yer kadarını söyleyebildim. Benim ergenliğim öncesini ise, sohbetlerden ve hayatını yazdığı “Fotoğrafın Ardında 65 Yıl” adlı kitabından öğrenmek en iyisi.

Fikret Otyam’dan Sıtkı Fırat’a;

61 yıldır resim yapan, buna yakın fotoğraf çeken 80 yaşında bir sanatçı olarak Sıtkı Fırat Usta’nın fotoğraflarına hep bir ressam gözüyle baktım. Nedenini hemen açıklıyorum; yalın, yalansız, dolansız bir bakış açısı, nefis bir çerçeveleme, tarifsiz güzel bir renk ahengi, insana yaşama kıvancı veren gözle görünen neredeyse elle tutulan ışık gölge zengini görüntü/görüntüler. Bunlar ki, güzel bir resimde olması gereken tüm koşulları, ögeleri içeriyor. Sıtkı Fırat Usta, nereye baktığını bilen, tarifsiz doğa sevgisi yüklü, “kamerayla resim yapan” bir fotoğrafçıdır.

Sıtkı Usta iyi bir avcıdır. Tüfek yerine fotoğraf makinesini kullanan, tüm güzellikleri parmağının bir dokunuşuyla öldüren değil ölümsüzleştiren bir avcıdır.

“Objektifle resim yapılır mı?”

“Yapılır”

“Bir örnek göster”

“SITKI FIRAT”

* Fikret Otyam

Editörün Notu: Sıtkı Fırat fotoğraflarında tarih ve yer kayıtları net olmadığı için fotoğraflarda bu bilgiler yer almamaktadır.

Sıtkı Fırat’a kendi hikâyesini bizimle samimiyetle paylaştığı için, Aykut Fırat ve Fikret Otyam’a katkılarından dolayı şükranlarımızı sunarız.

Hazırlayan: Deniz Koraşlı