Serpil YILDIZ | Fotoğrafı Okumak Kimin İşi? (30. Sayı)

Kontrast Dergisi’nden Koray Olşen’in sesi telefon ahizemden bana ulaşıyordu. Olşen “Fotoğraf Okuma” köşesi için fotoğraf okumamı istedi. “Kimin fotoğraflarını okuyacağım?” diye sordum. “Kimseyi kırmayalım, neden kendi fotoğraflarını okumuyorsun(?)” dedi. Kendi fotoğraflarım mı!?

Haklı. Başkalarının fotoğrafını okumak, fotoğrafları okunan fotoğrafçı için zor. Ne de olsa fotoğrafçıların hemen hepsi yaptıkları işe inanıyor; harcanan emeğin karşılığı olarak güzel sözler duymayı bekliyor. Bu yüzdendir ki çoğu sergide, sergi sahibinin mutlu anlarında, izleyenler fotoğrafçıya gerçek düşüncelerini söylemekten kaçınır. Söylenenler de “Şahane, eline sağlık, güzel olmuş” gibi iltifatkar ifadelerdir çoğu zaman. Aslında bir sergi izlemeye gittiğinizde, özellikle de açılış günüyse, fotoğrafları değil okumak, bazen bakmaya bile fırsat olmaz. İzleyicinin sergide yaptığı, fotoğraflara şöyle bir göz atmaktır. Yine de bazıları fotoğraf okuma işini, bir sergi izleme süresinde -ki izleyenin deneyimiyle göreceli olarak bazen azalır ya da artar- fotoğraf okuma becerisine sahiptir.

Böyle kişilerden bazılarına eleştirmen deniyor, ama ülkemizde pek yok…

Eleştirmen eleştiriyor, ama nasıl?

Eleştiri sözcüğü dilimizde, yalnızca olumsuz yargılar bütünü olarak algılanmaya ve bu anlamıyla kullanılmaya ne zaman başladı, kestiremiyorum. Oysa çocukluğumda olumsuz yargılar için yergi (hiciv) sözcüğünü kullanırdık; eleştiri sözcüğü olumlu yargıları da içerirdi. Zaman içinde de eleştiriyi yergileştirip yalnızca yargı odaklı kategorize ettik: Yapıcı (olumlayan, onaylayan ya da olumlayıcı yönlendiren) ve yıkıcı (olumsuzlayan, reddedici ya da vazgeçirici, yok edici) eleştiri.

Yine de merak edip TDK, Güncel Sözlük’te eleştiri nasıl tanımlanmış diye baktım [1].
Aynen şöyle:

1. İsim Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.
Haklarında yazılan yüceltici eleştirileri de tam anladığımı söyleyemem. O zaman biraz komplekse kapılıyorum.” – N. Meriç

2. Edebiyat Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle değerlendirerek anlaşılmasını sağlamak amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.

3. Felsefe Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama.
Zengin seçenekleri dinlerken siz de muhayyilenizi, eleştiri bilincinizi bilemiş olurdunuz.” – H. Taner [2]

Sözlük tanımları arasında bizi en çok ilgilendiren anlam, ikincisi gibi görünüyor. Uyarlarsam, bir fotoğrafı her yönüyle ele alarak anlaşılmasını sağlama (yazılı ya da sözlü) işine “fotoğraf eleştirisi” diyebiliriz.

“Fotoğrafı Eleştirmek- İmgeleri Anlamaya Giriş” adlı kitabında -ki, Kontrast’ın 28. sayısında, Kitaplık köşesinde tanıtılmıştı- Terry Barrett de eleştiri kavramına açıklık getirmeye gereksinim duymuş; hatta kitap boyunca kullandığı eleştiri terimi için bir de tanım yapmış (bir kavramla aynı şeyi anlamak ve anlatmak için, bu tür ön tanımlar pek gerekli).

Terry Barrett diyor ki: “Sanat ve sanat eleştirisi üzerine felsefe yapan estetikçilerin ve sanat eleştirmenlerinin dilinde, eleştiri, salt yargıda bulunmaktan çok daha geniş bir etkinlik dizisini anlatır.” Eleştirmenlerin Shakespeare’in Hamlet’i üzerine yaptıkları bütün eleştirileri inceleyen estetikçi Morris Weitz’e göre de, eleştirmenler eleştirilerini yaparken, sanat eserini betimliyor, yorumluyor, değerlendiriyor ve hakkında kuram oluşturuyorlar. “Weitz’in bu incelemesinden çıkardığı en önemli sonuç, söz edilen dört etkinliğin her birinin eleştiri için yeterli olduğu ve değerlendirmenin eleştirinin zorunlu bir parçası olmadığıdır.” diyen Barrett kitabında eleştiriyi şöyle tanımlıyor: “Sanatın anlaşılma ve takdir düzeyini yükseltmek için sanat hakkında bilgilenmiş söylem. ‘Söylem’ konuşma ve yazmayı içerir. ‘Bilgilenmiş’ ise eleştiriyi salt konuşmaktan ve bilgisiz görüş bildirmekten ayıran en önemli niteliktir.” Ve ekliyor, “Sanat üzerine yazılmış her şey eleştiri değildir.”

Bunları neden yazdım? Bu sayfaların okuyucusu olan sizler, burada fotoğraflarımla ilgili okumalarımı bekliyorsunuz. Peki, bir insanın kendi fotoğrafını okuması nasıl bir şey? Aslında çektiği fotoğrafı okumak fotoğrafçının işi mi? Bu soruya bir yanıt vermeden, eleştirmenlerin fotoğrafçılarla olan ilişkilerine bir göz atmakta yarar var. Kaynağımız yine aynı kitap.

Eleştirmenin sanatçısıyla olan ilişkisi hakkında aynı soruya yanıt arayan Lippard ve Coleman’ın yanıtları birbirinden farklı. Coleman sanatçıyla eleştirmen arasında şüpheci bir mesafe olması gerektiğine inanırken, Lippard da ortaklıktan yana. Eleştirmenlerle sanatçılar arasındaki samimi arkadaşlıkları trajikomik bulan ve “birazcık iyiyse (işinde)” birbirlerine mükâfat sunmayacaklarını söyleyen Peter Schjeldahl’ın şu sözleri etkileyici: “Sanatçılara ilişkin bir ıstırap duygusu taşımayan her eleştirmen bir fahişe; sanatçılarla hiç ilişki kurmayan, onlara bulaşmaktan korkan her eleştirmense bakiredir. İkisi de aşktan anlamaz.”

Mark Stevens, kendi fikrine sadık olmayı seviyor, yalnızca sanatçıları değil, sanata aracılık edenleri de yakından tanımanın iyi fikir olmadığını savunuyor. Michael Feingold, eleştirinin sanatsal sürecin bir parçası olmadığını düşünüyor ve ekliyor: “Eleştiri sonradan gelir. Eleştiri kendini sanatsal sürece dahil olmaya zorlarsa hem aptalca ve yavan görünmeye başlar, hem de sanatı yozlaştırır.” Buna karşın Christopher Knight, sanatçılarla ilişki kurmayı seviyor; ama, özellikle yazmadan önce, onlarla eserleri hakkında konuşmaktan kaçınıyor; “Kendimi sanatçının niyetlerinin topluma tercümanı gibi görmüyorum.” diyor.

Söz sanatçının niyetine geldiğinde Barrett’in bu konuda yazdıklarının ya da derlediklerinin de ilginç olduğunu düşünüyorum. Barrett’e göre, fotoğrafçı ve iyi bir fotoğraf eğitmeni olan Minor White “Fotoğrafçılar sık sık bildiklerinden daha iyi fotoğraflar çeker.” derken, fotoğrafçıların fotoğrafladıkları şey hakkında ne düşündükleri üzerinde durulmaması gerektiği konusunda bir uyarıda bulunurken, yorum sorumluluğunu fotoğrafçıdan alıp izleyiciye yüklüyor, böylece eleştirideki “yönelimcilik” ya da eleştirmenlerin diliyle “niyetli yanıltmaca” sorununa çözüm getiriyordu. Barrett yönelimcilik için “İmgeleri, yaratıcısının onunla neyi niyet ettiğine bakarak, yorumlayan ya da yargılayan HATALI bir eleştirel yöntem.” diyor ve ekliyor: “Yönelimciliğe başvuranlar için, fotoğrafçı x’i iletmeye niyet etmişse, o zaman bütün imge bundan ibarettir ve yorumlar fotoğrafçının niyetine göre ölçülür. Eleştirmen, fotoğrafları yargılarken, fotoğrafçının bunlarla neyi iletmeye niyetlendiğine bakarak, başarılı olup olmadığına karar verir: Fotoğrafçı niyetine ulaşmışsa imge başarılıdır, aksi durumda da başarısız.”

… Ancak yönelimcilik üzerinden eleştiri yöntemi sorunlar içerir: Fotoğrafçının niyetinin ne olduğunu bulmak bunların başında gelir, çünkü kimi fotoğrafçılar kendi fotoğrafları hakkında yorum yapmaz; kimi niyetini açık etmez. Kimi de hem fotoğraf çekip hem de eleştirmek istemez. Örneğin, Cindy Sherman “Yalnız fotoğraf çekmekle ilgiliyim, çözümlemeyi eleştirmenlere bırakıyorum.”diyordu…

Barrett, bazı fotoğrafçıların da fotoğraf çekerken niyetlerinin farkında olmadığının altını çiziyor; bu görüşü pekiştirmek için Jerry Uelsmann’ı örnek gösteriyor. Uelsmann işe başlarken bir gündemi olmadığını, görsel olarak heyecan verici, daha önce görülmemiş, kendisi için tutarlılığı olan bir şey yaratmaya çalıştığını söylüyor.
Elinde kırmızı elmayla duran çıplak kadın fotoğrafını çekerken değil de, daha sonra fotoğrafına bakarken, imgesinin Havva’yı çağrıştırdığını fark ediyor; çekim sırasında böyle bir bilincinin olmadığını söylüyor.
Sindy Skoglund, başka pek çok fotoğrafçı gibi, bilinçaltına ve onun ekleyeceği niyet edilmemiş anlamlara yer veriyor. Skoglund “Çalışma biçimlerim arasında beni en çok heyecanlandıran şey bilinçaltı kıtaların ve fikirlerin yukarı sızdığı durumlar, oysa sanat yaparken onlara yönelen ben değilim.” diyor.

Yorum görevinin fotoğrafçının değil de izleyicinin üzerinde olduğunu önemli sayan Barrett, niyetlerini açıklaması için fotoğrafçıyı bekleyen izleyicinin, görülen şeyi yorumlamak konusunda, kendine düşen sorumluluğu reddetmiş olduğunu vurguluyor…
Kitap, fotoğraf eleştirisini (ya da okumayı) her yönüyle ele alıyor. Yönelimcilik konusunu öne çıkarmaktaki niyetim, bizim okumalarımızın çoğu zaman bu yöntemle yapılıyor olmasından kaynaklı. Elbette içimizden bazıları -ki, onlardan birkaç kişiyi tanıyorum- fotoğraf eleştirisi (ya da okuma) konusunda çok daha öte bir beceriye sahip. Ama sayıları o kadar az ki… İstiyorum ve diliyorum ki bu konuyla uğraşanların sayısı çoğalsın; Biz fotoğrafçılar da bundan yararlanalım…

Kendi fotoğraflarımı okuma adına başladığım bu yazının, aslında bir kitap okumasına dönüşmesi yalnızca kendi fotoğraflarımı okumaktan kaçınmak mı, yoksa fotoğrafçılara bir kapı açmak mı olduğu hakkında şüpheye düştüm ve üzerinde düşündüm. Samimiyetle söylemeliyim ki, ikincisi. Barrett’in bu kitabını ilk okuduğumda, böyle bir yayına fotoğrafçı olarak ne kadar çok gereksinmem olduğunu fark ettim. Çünkü bu kitap, fotoğrafçıya, yalnızca eleştiri ve eleştirmenlikle ilgili yeni bir ufuk açmakla kalmıyor; aynı zamanda, göstergebilim, anlambilim, estetikbilim gibi araçları kullanarak, hem fotoğraf okuyanların dünyasının hem de imgelerle nasıl ilişki kurulacağının kapılarını da adamakıllı aralıyor. Ve anlaşılıyor ki, işini önemseyerek yapanların bu dünyası duygudan malzemeye, imgeden gerçekliğe ve gerçeğe hem çok karmaşık, zaman alıcı hem de zorluklarla dolu. Kişisel gelişkinlik, sanatsal yetkinlik, engin bir birikim, sıkı bir gözlem becerisi, ilişkilendirme yeteneği, vs, pek çok niteliğe sahip olmak gerekiyor [3].

Evet… Artık fotoğraflarımla ilgili yazabilirim. Bu yazıya eşlik eden dört fotoğraf görüyorsunuz. Bu fotoğraflarım hakkında size ipucu olacak tek bir söz etmeyeceğim. Yani diyorum ki, kendi fotoğraflarımın yorumcusu, okuyucusu olmayacağım, niyetimi açık etmeyeceğim. Okuma, eleştirme işini size bırakıyorum. Hatta bir adım daha atıp, okumalarınızı ya da eleştirilerinizi serpil.yildiz@gmail.com e-posta adresime yazarak benimle de paylaşmanızı diliyorum.
Ancak, fotoğraflarım hakkında bir yargıya varmadan önce, bu yazı boyunca söz ettiğim kitabı (Fotoğrafı Eleştirmek – İmgeleri Anlamaya Giriş, Terry Barrett) okumanızı öneririm, elbette zaman bulabilirseniz. Eminim ki, yalnızca benim fotoğraflarıma değil, size sunulan her fotoğrafa daha farklı yaklaşacaksınız…

Bildiğim kadarıyla, sevgili dostum Cengiz Engin, AFSAD’da, “Fotoğraf Okuma” konulu seminer veren ilk kişidir [4]. Engin’in sunumunda kullandığı, bir söz beni çok etkilemişti:
Görüntülerin egemenlik kazandığı durumda, bu konudaki okumaz-yazmazlık yeni anlamlar üstlenmiştir. Eskiden cahil, metinlerde kodlanmış kültürün dışında tutulurdu. Günümüzdeyse cahil, görüntülerle kodlanmış kültürün her aşamasında yer alabiliyor.“ – Vilem Flusser

[1] Sözlüğe bakıp anlam tanımlamak sıkıcı. Ama kavram ortaklığını sağlamanın da başka yolu yok.
[2] Tanımlar aslında değişmediğine göre, değişen insanların algısı olmalı. Ayrıca, ben de yanılıyor olabilirim.
Belki eleştiri sözcüğünü hakkıyla ve yerinde kullananların sayısı da az değildir de ben pek karşılaşamıyorumdur. Üstelik bu algı yalnızca bizim coğrafyamızla da sınırlı olmayabilir. Her neyse, buna takılmayalım.
[3] Aslına bakarsanız, benzer niteliklere fotoğrafçının da sahip olması gerekmez mi? Dünyada, artık her gün, neredeyse milyarlarca görüntü fotoğraf yoluyla elde ediliyor. Çoğunluk, yalnızca deklanşöre basmayı fotoğraf çekmek sanıyor. Tamam, eylemin kendisi ürünü fotoğraf olarak sunuyor; ama sonuçta ortaya çıkan imgeler çoğu zaman bir görünümün sıradan aktarımına dönüşmüyor mu? Sıradan aktarımlar sanat ürünü olabiliyor mu?…
[4] Daha önce de Yard. Doç. Dr. Handan Tunç, anlamlandırma üzerine uzun soluklu bir seminer dizisi sunmuştu, ama AFSAD’ın o yıllardaki mekanı pek küçük olduğundan, etkinlik başka bir çatı altında olmak zorunda kalmıştı.

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012

Serpil YILDIZ