Oğuz AKTAN | Gördüklerimi Sen de Görüyor musun? (30. Sayı)

Benden “görsel algı” üzerine bir yazı istendiğinde, önce olayın boyutlarını, benim olayın anlaşılmasına katabileceklerimi, kısacası, oynayabileceğim alanı hesaplamak durumundaydım. Konuyu, “görsel algı”yla sınırlamak, algıyı, duyularımızın bir bileşkesi gibi kabul eden son anlayışa uygun düşer miydi? Duyu ve algılamanın mekanizmasını çözümlemede nerelere gelinmişti? Görsel sanatlarda dış dünyadaki gerçeklik ne ölçüde kavranabiliyor ve yansıtılabiliyordu? Fiziksel ortam, göz ve sinir donanımımızın sınırları, kişisel ve kültürel faktörler, görsel sanatlardaki akademik terbiyenin eli değnekli yaklaşımı, özgür sanatçıların buna başkaldırışı ve günümüze yaklaştıkça, reklamcı takımının teknolojiye sırtını vererek gerçekliği ne derece eğip bükebildiklerine, izleyicinin algısını nasıl da yönlendirebildiklerine değinmek durumundaydım. Resmin bütününe değinmek bir zorunluluktu. Bir zamanlar fotoğrafla ciddi uğraşmam ve eğitimini aldığım kültür konularına aşinalığımla da işin nispeten az işlenmiş boyutunu kotarır ve canlı örnekler getirebilirsem ne devlet, diye düşündüm. Bilim dediğimiz de popüler olmalıydı.

Kritik Terimler: Anahtar Sözcükler

“Algı”, “görsel algı”, “gerçeklik”, “yanılsama”, “somut gerçeklik”, “gösterge”, “maddi gerçeklik” ve belki felsefi anlamda “maddi gerçekçilik” gibi terimler konuya ilişkin yayınlarda sıkça geçer.
Yazıda maddi gerçeklik kastedilerek “gerçeklik” olarak kullanacağım sözcüğü. Görsel sanatlarda geçen gerçeklik algısındaki sapmalar ise “yanılsama” diye yaygınlaştı; “yanılgı” yeterince vaziyeti anlatmaz mıydı acaba diye düşünüyorum bir an.

Görsel algının mekanizmasına az sonra geleceğim. Fakat burada, şu anda adı konması gereken bir ayrım, daha çok duyulara bağlı ve sezgisel olan “algı” ile bunun bir gömlek işlenmiş olanı, kişinin bilinçli, düşünerek yaptığı işlem anlamında kullanabileceğimiz “kavrayış”, ya da eskilerin deyişiyle “idrak”. Bu arada, fizyologlar ve nörologların “görme” ve “işitme”den nadiren söz ettiklerini duyabilirsiniz. Epey bir zamandır bunlar yerine bilinçli olarak “algı” demeyi yeğlemektedirler. İşi duyu sinirlerinden bilgi alma kadar basit görmediklerinden, bireyin dış dünyaya ilişkin bilinçli bir izlenimini anlatmasını bu terimle vurgulamak isterler.

Nereden Nereye Gelinmiş: Bilimsel Temeller

Aristo gibi antik felsefecilerin, Orta Çağ’da bu konulara kafa yoranların yorumları, algı, düşünce gibi zihinsel süreçlerin ardında ruhsal güçlerin olduğu yolundaydı daha çok. O dönemde ne beklenirdi ki… Aydınlanan dünyada ilk kez, Descartes gözlemlere dayalı bilgilere itibar ederek zekâ, duyular ve duygular, düşünce benzeri konularda günümüz çağdaş insanının kafasına yatabilecek şeyler söylemeye başladı. Böylece konuya ilgi duyanlar nereye bakacaklarını bildiler. John Locke da zekâ etkinliklerinin ardında ilahi hiçbir şey olmadığıyla son darbeyi vurdu. İkinci baba oydu. Onların temizlediği zeminle, meydan artık psikologlarındı.

Time-Life’ın 1970’lerin sonunda yayımladığı “The Mind” adlı kitapta, psikologların bugünkü anlayışa varışları şöyle özetlenir: Wilhelm Wundt, eli iş tuttuğu 1870’lerden 1920’de ölene kadar “fizyoloji” laboratuvarlarında duyu ve tepkiyi tanımlamak için ardı arkası gelmeyen deneyler yapmıştır. Ardından gelen William James bilinci çözümlemeye çalışmış. Sigmund Freud, insanlığın hâlleriyle ilgili ayrıntılı örnek olayları not almış sürekli. Bilincin, yalnızca laboratuvarlarda gözlem, ölçme ile anlaşılamayacağını, günlük yaşamın daha içinde, düşlerde ve cinsellikte gizli olabileceğini işlemiş. Belli bir yöne ağırlık verilmesi farklı anlayışları yarattı: John Watson, davranışçılığa odaklandı; dışsal davranışın her şey, Wundt’un “introspeksiyon” yönteminin ise vızıltı olduğunu savundu. İş, etki ve tepkide biterdi. Sonra gelen Wertheimer ise bodoslamadan algıya girdi. Algının karmaşıklığını, tek bir duyucuğun işi olmadığını, bir şeyin önce bütününü algılamaya eğilimli olduğumuzu, sonra parçalara eğildiğimizi fark etti; “Gestaltçı”ydı. 1940’lardan sonrasındaysa, bu “Gestaltçılar”la “Davranışçılar”ın arası bulundu bir bakıma. Ama sanki bugün “Gestalt’ın dediği olur!” gibi bir ağırlık ya da baskınlık hissedilmektedir. Onların zihindeki işlevler, beyindeki süreçler üzerine attıkları temel geliştiriliyor gibi. Son dönemdeyse algı ve duyulardan çok, işin uygulama yönüne, bellek, hatırlama, bilinç, düşünme ve öğrenme yönüne yoğunlaşıldı.

Sağından-Solundan Algı: Algının Yatkınlıkları

Doğrudan görsel algı ve görsel sanatlarda algı konusuyla ilgili olduğundan, algıya etkide bulunan faktörlerden “kültürel” ve “akademik yontma”ya ilişkin olanları vurgulamak amacıyla özel ayrıcalık tanıyıp onlara ayrı birer alt başlık açtım. Algıya etki eden “kişisel” ve “bağlama bağlı” faktörleriyse ayırmadan bu başlık içine kaynattım. Şimdi önce sırasıyla algının yatkınlıklarını, sonra sınırlılıklarını, en son da sapma ya da yanılgılarını görelim.

Bir kere, duyular arasında bir bilgi iletişimi ya da aktarması, belki de geçişliliğinden söz edilir. “Sesli görme” ya da “renkli duyma” gibi. Niye “görsel-işitsel” öğretim yolunun etkili kabul edildiği üzerinde bir düşünmeli. Sonuçtaki algılamanın daha etkili oluşundandır herhâlde. “Kadife sesli şarkıcı Nat King Cole” derken, sesin betimlenmesinde görsel ve de dokunsal bir nesne olan “kadife”den yardım alınması ilginç. “Soğuk renkler” ve “tatlı ezgiler”i de hatırlatmış Gombrich. Körlerin görme duyusundan mahrum oluşlarından diğer duyulara ağırlık verdikleri bilinir. Ve bir şekilde sonuçta duyusal bir problemi olmayanlarla aynı şeyleri algıladıklarını biliyoruz. Normalde gürültü diye kabul ettiğimiz, cisimlerden gelen yankıları değerlendirerek yollarını buluyorlar. Braille Alfabesi’yle metinden aynı anlamı çıkarıyorlar. Bu da farklı duyularla aynı algıya varılabileceği ve yukarıda sözünü ettiğim “geçişlilik” olarak değerlendirilebilir.

John Berger, Holbein’in “Elçiler” adlı tablosunda izleyici üzerinde gerçek nesnelere, malzemelere bakıyormuş izlenimi yaratmaya özellikle çalışıldığını yazar. İnce ince işlenmiş öğeler, izleyicinin dokunma duyusunu da harekete geçirir sanki. Görme duyusu onu izler ve giderek tablodaki diğer eşyalara, kürke, ipeğe, madene, mermere vesaire kayar. Gözün gördükleri neredeyse her seferinde “dokunma duygusu diline çevrilir”. Günümüzde de psikologlar doğanın salt duyumsandığı değil, insanların onu yorumladıkları ya da “algıladıkları” görüşündedir. Demek ki, algı dediğimiz, öyle basit bir duyu organının olayı şıp diye algı enerjisine (!) dönüştürmesi değilmiş.

Test usulü sınavlardaki sorular için, doğruluğundan ilk süphelendiğiniz seçenek genelde doğru çıkar, denir. Makineden netleme yaparken de uğraştıkça kötüye gittiğini fark etmişsinizdir. Algıyla ilgili olarak da ilk izlenimin daha kalıcı olduğu söylenir. Yine, tek bakışta varlığı algılanabilecek cisim sayısı da sınırlıdır. Buna “sınırlılık” denebileceği gibi, kapasite meselesi olarak da bakılabilir. ‘Görsel mod’a ayarlıyken bir bakışta algılayabileceğiniz cisimlerin alt ve üst sınırları 6-11 olarak saptanmıştır. Türkçeye de çevrilmiş Krech ile Kruchfield’in sosyal psikoloji kitabında buna “span of apprehension” deniyor. Kıssadan özel yaşamımız için çıkaracağımız hisse, tavla oynarken kaç pulumuzun kaldığı, çocuklara pay etmek için çanakta kaç erik kaldığını hesaplarken bu özellikten hep yararlanıyoruz. Ya da bunun sınırlılığını hissediyoruz. Örneğin, kitap okurken, uzun bir tümcenin bir seferde kaç sözcüğünü akılda tutabileceğimiz ve değerlendirebileceğimiz konusu önemlidir. Bağlaçlarla, noktalamalarla uzatılmış da uzatılmış tümceleri tek okuyuşta kavrayamayız. Karikatür dergilerinin, genellikle kapaklarında tam sayfa olarak, örneğin pazaryerindeki bir alay tiplemenin konuşma balonlarıyla birbirlerine bir şeyler söyledikleri karikatürleri hatırlayın. Ne kadar zordur anlaması; neresinden başlayacağınızı şaşırırsınız.

Kişisel ve bağlamdan kaynaklanan faktörlerin de algıyı etkilediğini söylemiştim. Belki zihinsel yatkınlık olarak düşünülebilecek bazı özellikleri daha gözlemlenmiştir algının. Krech ve arkadaşı, algının seçici olduğunu belirtirler. Yine, göze batanı öncelikle algılamaya daha yatkın olduğumuzu söylerler. Örneğin; birçok kara nokta içindeki kırmızı öne çıkar; ya da biz bunu kaçırmayız demek daha doğru. Amerikalıların sosyal bilimcileri için bile varsa yoksa oranın sorunları önemli olduğundan olacak, kitabın örneklerinde Siyahlar, Beyazlar lafı çokça geçiyor. Beyazlar arasındaki bir zencinin kalabalıkta dikkat çekeceği belirtilmiş. Yine, sık yinelenen bir sloganın -televizyon reklam sloganı olarak da düşünebilirsiniz- diğerlerine bakarak dile daha çok dolanacağını söylerler. Buna da “frekans” faktörü demişler. Bir haykırışın normal tondaki bir konuşmaya bakarak, “n’oluyoruz be” diye kafaları o yöne daha çok çevirttiğini siz de fark etmişsinizdir. Buna da “yoğunluk” faktörü demişler. Tabii, bu arada örnekler görsel duyulardan verilmiyor mu acaba diye düşünebilirsiniz, ya da bağlantıyı kuramayabilirsiniz. Klasik gitar için yazılmış bir eseri, bağlamayla çalınıyor gibi düşünerek uyarlamanın o kadarını da siz yapacaksınız. En azından şu, şimdiki özellik görsel duyuları daha çok ilgilendiriyor: “Hareketlilik ve değişiklik”; yanıp sönen neonlu bir levha diğerlerinden daha çok baktıracaktır kendisine. “Sayı”yla ilgili özellikteyse, duyularla sıcak temasta olan nesne sayısı çoksa zihnin bir seçicilik uygulayarak işi sadeleştirmeye götürdüğü vurgulanır.

Bu arada algıda seçiciliğimizin bir başka yanı daha var: Farkında olmasak, çetelesini tutmasak da gördüğümüz ve duyduğumuzu sandığımızdan daha çok şey görüyor ve duyuyoruzdur. Dışarıdaki klakson ve inşaat seslerinin içinden radyoda sevdiğimiz bir parçanın sesini ayırt edebiliriz. The Mind’da, okuduğumuz metin içinden bir tanıdığımızın adının göze batması da buna örnek gösterilmiş. Diyelim, akademik bir çalışma yaparken, sakin bir ortamda metni dikkatlice okuyan bir kişi, yazıdaki belli noktaları önemseyecektir. O günlerde gereksinim duyduğu bilgilere daha bir itibar edecektir. Açlığı güçlüyse daha bir somurarak tüketecektir o bilgiyi. Kimsenin severek okuyabileceğini sanmadığım “Kat Mülkiyeti Yasası”yla ilgili bir el kitabını, ev sahibi sizi evden atmak istediğinde sular seller gibi okuyacağınız söyleniyor. Değilse, değil deyin! Yıllar sonra aynı kitabı okurken kâh ilgi alanlarının artmasından, kâh değişen çevre ve toplum koşullarının öne çıkmış olmasından, aynı kitabın farklı yönlerine takılabilir kişi. Öncesinde altını çizmediği yeni satırlar keşfedebilir. Onun için, kendi hesabıma, altını çizdiğim yerlerin yanına not alırken yılını da yazıyorum ki sonradan hangi çalışmada kullandığımı bilebileyim. Ama algının bu tarzı daha çok, bağlama uygun bilinçli bir tavra örnek.

Hazır lafı açılmışken kaynak yaparak “bakmak” ile “görmek” farklıdır şeklinde sık sık dile getirilen bir şeye de değinelim. “Bakmak”ta; bilimsel bir saptama olmasa da, pasif konumda bir sığırın hızlı treni incelemesi anlaşılır genelde. Tabii, sığır olağanüstü güçlerle mücehhez bir sığır olup, gerekli altyapı hazırlıkları olmadan, hızlı treni nasıl hizmete sokar bu öküzler diye de düşünebilir. Görmek ise; daha bilinçli bir eylem sayılır. Gombrich’in eserinin Türkçe çevirisindeyse “bakmak” ile “görmek” arasındaki nüansı dikkate almamaktan mı bilinmez, “görmek” ile “ayırdına varmak” şeklinde yapılmış bu ayrım. Alışılagelmişin dışında bir şeyler olduğunda daha bir dikkat kesiliriz, daha bir farklı ya da derin (!) bakarız. Parçaların yerli yerinde olmasına aşırı titizlenen bir psikotik- kompulsif vesaireyseniz odanızda ya da masanızda neyin karıştırılmış olduğunu, farklılığı hemen fark edersiniz. Normalde ortalama birisinin bütün ayrıntılarını akılda tutamayız. Ama hâlde-tavırda bir gayritabiilik olduğunda, örneğin kara bir kış gününde güneşin esamesi okunmazken, kara gözlüklerini, yağdan parlayan dazlak kafasının üstüne özenle yerleştirmiş bir tip içeri girdiğinde herhâlde onunla ilgili algının daha bir köklü olacağını düşünür Gombrich. Demek ki algıda böylesi şeyler de etkili. Seçicilikle ilgili önemli bir örnek de şöyle: Ünlü bir şarkıcıyla bir itfaiyecinin konser günü sahnedeki perdeyi aralayıp salona baktıklarında merak ettikleri ve algıladıkları şeyler çok farklıdır. Ünlü şarkıcı, salonda kendisini dinlemeye gelenlerin içinde yeniyetme kızların ne çok olduğunu fark edecektir bir göz atmada; itfaiyeci ise yalnızca üç acil çıkış kapısı olduğuna odaklanacaktır. Demin sosyal bilimlerde değerlendirmenin, kategorilemenin ne denli zor olduğunu çıtlatmıştım. Bu örnek, şimdi, algıda seçicilik kapsamında da değerlendirilebilir; Krech ve arkadaşı bu örneği “kişisel” faktörler içinde değerlendirmiş ve adına “sistemli kategorileştirme” demiş. Tabii, kültürden ve eğitimden gelen bir seçicilik de var; öyle de değerlendirilebilir. Çünkü yayınlarda, profesyonel eğitim almış bireylerin farklı kaygıları ve yorumları olduğu belirtilir. Yani, görsel algılık mı şimdi bu örnek? Evet, öyle. Ama başka yönleri ve bağlantıları da kurulabilir rahatlıkla; sosyal konular, iki kere iki kadar net ve pürüzsüz değil.

Bir şey daha var: Deminki örnekteki arkadaşların saati saatini tutmayabilir. İçinde bulunduğu ortama, atmosfere, havaya göre, uykulu oluşlarına, açlığına-tokluğuna, isteksizliğine, velhasıl bir sürü şeye göre kişinin dikkati, algısı değişebilir. The Mind’da belirtildiğine göre, koşulları ne kadar benzer de olsa, iki kişinin somut bir cismi algılamasında bile tıpatıp aynılık söz konusu değildir. İki zihin birbirinin tümüyle aynı olmadığından bunun mümkün olmadığı belirtilmiş. Şu hâlde, yazının başlığındaki soruda haklıyım; aynı olaya şahit olan, aynı -diyelim- çaydanlığa bakanların tümüyle aynı şeyi algıladıklarını düşünmemeliyiz. Örneğin, kapı gibi iki tanığı var bir cinayetin. İfadeleri alındığında, biri diyor ki, katil gençti, orta boyluydu, deri ceketliydi; öbürü diyor ki, yaşlıcaydı, eli tabancalıydı. Krech ve arkadaşı, bunun bilimsel açıklamasını şöyle getiriyor: İki kişinin benzer gereksinimleri, ortak sorunları olabileceğinden düşünce dünyalarında benzer birçok yön olabilir. Ama bireyin idrakleri, kendi düşünce yapısı, özel istek, amaç ve deneyimlerinden hareket ettiğinden, iki kişinin dünya algılarının tıpatıp aynı olması mümkün değildir.

Kaldı ki, bireyin gereksinimlerinin de olayların, cisimlerin algılanmasını bozabildiği söylenir. Çok paragöz olan Vakvak Amca -hatırlayın- her baktığı yerde dolar görürdü. Öyle de diyebiliriz; ama şu örneği anlatmada belki de “görmek istediğimizi görürüz” ya da “canımızın çektiğini görürüz” demek daha uygun olacaktır: Yoksul kesimin çocukları, kendilerine gösterilen alım değeri daha yüksek madeni paraları, gerçekte olduğundan daha büyük gibi algılamışlar. Zengin çocukları içinse bir şey fark etmemiş. Yoksul çocukları, değerli bozuk parayı, değersizinden % 50 daha büyük gibi algılamışlar. Özellikle de, nominal değeri önce gösterilen iki paranın arasında olan, fakat cep harçlığı olarak evdeki büyüklerce en çok verilen bozukluk çocuklara gösterildiğinde -anlamlı bir şekilde- büyük olarak algılamışlardır. Örnek, The Mind’da geçiyordu. Kişisel deneyimlerin ve eğitimin algıya etkisinden söz ettik yukarıda. Ama algılarken seçicilik ve sistemli kategorilere ayırmaya yatkınlık insanlarda ortak bir eğilim gibi. Özellikle karmaşık fiziksel ve sosyal ortamlarda, zihnimizin soyutlayarak, ilişkilendirerek de algılamaya çalıştığı düşünülür. Değil mi ki aklımız var, illa üzerinde düşünüp bir şeylere bağlayacağız; ama doğru, ama yanlış. Akşam eve geldiğimizde, rüzgâr bir kapıyı çarpıp duruyorsa, aynı anda koridorun ucundaki odada birden ışık yanarsa hemen ikisi arasında bir bağlantı kurarız. Hele ki bir gerilim filmi izliyorsak ve fon müziği varsa… Tümüyle tesadüfler zinciri söz konusu da olsa, bazen uç uca eklenmiş gibi böyle şeyler olduğuna şahit olmuşsunuzdur. Ama zaman ve mekânca yakınlık, hemen olaylar arasında bağlantı aramaya itiyor bizi. Bunun yarı bilinçli, belki de daha çok içgüdüsel bir yatkınlık olduğu söylenebilir.

Görsel algıyla ilgili bir diğer önemli saptama, günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız, benzerliklerin ve farklılıkların vurgulanmasına ilişkindir. Bütünün parçaları arasındaki fiziksel yoğunluk farklılıkları (örneğin irilik-ufaklık) nispeten az olduğunda (veya bulunduğunda) benzerliklerin abartılmasına çalışılır. Krech ve arkadaşı buna “asimilasyon” diyor. Tersine, fiziksel yoğunluk farklılıklarının nispeten çok olduğu şeklinde algılıyorsak vaziyeti, farklılıklar ya da benzemezlikler abartılır, ki buna da “kontrast” diyoruz. Örnek şöyle verilmiş: Bir dizideki siyah noktalar, siyahın tonu bakımından aralarında ufak derece farkı da olsa “Siyah!” olarak nitelenir. Bir diğer gözlem; daire, kare, üçgen gibi geometrik şekillerden oluşan bir kompozisyon deneklere yorumlatıldığında yalnızca figürlerin konum ve hareketleriyle ilgili fikir beyan edilmemiş, bu hareketlerin nedenleri de izah edilmeye çalışılmıştır. Ve bu izahta insanileştirmeden yararlanılmıştır. Örneğin filanca şeklin diğerini “kovaladığı”, onunla “itiştiği” şeklinde algılanmışlardır. Ebeveynle çocuklar arasında bir aile kavgası var gibisinden yorumlar yapılmıştır.

Duyularımızın ve algımızın sınırlarını zorlayan örneklere bakalım şimdi de. Yumurta mı tavuktan gibi öyle şekillerle, çizimlerle karşılaşabilir ki insan, şudur diye tam adını koyamaz. Bağlama ilişkin yan bilgiler olmadıkça da sap gibi kaldığımız olur; algımız netleşmez. Görsel malzemeye dayalı zekâ testlerindeki problemli şekiller gibi; düz baktığınızda bir insan suratı, tersine çevirdiğinizde bir ağaç mesela. Varımız yoğumuz, velinimetimiz Gombrich’in kitabında basit bir karakalem çizim var; bir değerlendirmeye göre ördek, öbür yanına odaklandığınızdaysa bir tavşan. Orta Asyalılara gösterseniz de “tabışkan” diyecekler; değişen bir şey yok. Ünlü karikatürcü Saul Steinberg’in eseri The Passport’ta çizim yapan bir el görüyorsunuz. Önce ele bakıyorsunuz diyelim, sonra dirseğe doğru izliyorsunuz o kolu, o ne o, öncekinin simetrisi bir önkol daha öte yana doğru uzanıyor o dirsekten ve onun da ucunda bir el var. Aynı önceki el gibi. O da öbürünün ucuna eklemlenmiş, o elde de bir kalem, o da aynı şekli çiziyor. Söyleyin bakalım şimdi kolaysa; hangi el hangi kolu çiziyor? Kuyruğunu yakalamak için dönüp duran bir köpeği çağrıştırıyor. Kesin karar verilecek bir durum yoktur.

Çizerin yine bir başka eserinde de ana zemin çizgisi, diyelim, kentin meydanlarından birinin altından uzanıyor ve insanlar, binalar onun üstüne konuşlanmışken o meydan görüntüsü sağda belli bir yerde bitiyor. Ama o aynı zemin çizgisi devam ediyor, diyelim, tersinden o çizgiye tutunmuş maymunlar var. Sonra o sahneyi de geçiyorsunuz, hastanelerdeki ziyaretçilere ya da çağdaş kentlerde gezi yapan turistlere kolaylık olsun diye yere çizilmiş kırmızı çizgiyi izler gibi izliyorsunuz o mahut zemin çizgisini. Aaa bir bakıyorsunuz bir dik açı yapıp aşağı doğru iniyor ve üstüne de sarmaşıklar sarılmış. Arasından da eski bir evin pencerelerini fark ediyorsunuz. Anlıyorsunuz ki o baştaki zemin çizgisi artık bir evin yan duvarı olmuştur. Şaşırtmak ve mutlaka daha derin şeyler düşündürmek için bir algı fırtınası yaratmıştır çizer.

Stereoskopik, yani çift gözle baktığımızdaki algı farklıdır; sinir sistemimizin bir yerlerinde tek tek görüntülerden farklı, üç boyutluluk gibi artıları olan bir görüntü elde ederiz. Farkı hemen test etmek bakımından, elinize kalınca bir kitap alıp sırtını kendinize çevirin. Kitabı başınıza ortalayarak hem onu hem de başınızı sabit tutun. Şimdi de yalnızca sol gözünüzle, sonra da onu kapayıp bir de sağ gözünüzle bakın kitabın sırtına. İki gözün görüş alanı arasında bir açı sapması var, görüntüler tam anlamıyla çakışık değil. Çocukluktan kalma denemelerinizden de tahmin edeceğiniz gibi, ilkinde, sırtı dışında kitabın sol yüzünü hafif yalayan bir görüntü elde edersiniz; ikinci seferindeyse yine kitabın sırtını, o elde var bir, fazladan da kitabın sağ yüzünü hafiften görebilirsiniz. Bir gözün nesi var, iki gözünse çok artısı var, fark ettiğiniz gibi. Çünkü çifte gözlü bakışın, algımıza epey katkısı var. Eski sistem fotoğrafçılıkta, SLR’ler çıkmadan önceki makinelerde netleştirme sistemi bu prensibe dayanırdı. Merceğin arkasından makinenin gördüğü ile vizörden baktığınızda gördüğünüz aynı kare olmazdı. Hafif kayık olur, ona da paralaks hatası denirdi. Ama fotoğrafçılığa pek yaramamış anlaşılan.

Nesneleri; uzaklığına, iyi aydınlatılmış olmasına, bakış açımıza ve benzeri durumlara bağlı olarak algılamamızda farklılıklar olsa bile genellikle, rengini, biçimini, tonunun açık-koyuluğunu fazla önemsemeyiz normalde. Örneğin, yeni koparılmış çınar yaprağı mı; çınar yaprağı… “Yeşildir” deyip geçeriz. Yaprağı eve getirip de loşluktaki ton farklılaşmasına (ya da biçimine) dikkat etmeyiz. Daha çarpıcı ortam değişikliklerinde bile önce yadırgayıp sonra uyum sağlarız genellikle. Gombrich, sinemada yer bulamayıp da en öne düştüğümüzde, görüntünün bize önce nasıl bir garip geldiğini, ama sonra duruma alıştığımızı hatırlatır. Ama kritik bir iş olduğunda göz kendini arazi vitesine takar, farklılıkları sindire sindire, ağır çekimde inceler. Örneğin; bir kumaşın rengini yapay ışıkta değil, günışığı alan bir köşede inceleriz. Yanımıza kumaştan bir parça alıp, çarşıdan ipliği öyle, yan yana getirip inceleyerek alırız. Evi boyarken öncekini tutsun diye karıştırırız, olmadı tekrar katarız, duvarda test ederiz vesaire. Bir tablo astığımızda ortalıklı mı, yere paralel mi olduğunu anlamak için az geri gider öyle bakıp karar veririz.

“Göz hafızası” diye bir şey var. Bazılarınınki diğerlerinden daha iyi olabilir, ama onun da bir sınırı olsa gerek. Karanlık bir odada ışığı kısa bir süre açıp, sonra kapayıp hatırladığını çizmesi istendiğinde çoğu insan çuvallar. Katil eşkâlleri de yanlış verilir. Antik çağın ünlü ressamlarının da, atları kirpikli çizdiklerini fark etmiş Gombrich. Belleğe de güvenmeyeceksin! 16. Yüzyılın sonunda, Hollanda kıyılarında karaya vuran bir balinayla etrafındaki meraklıların resmedildiği bir tablodaki balinanın kulakları dikkatini çekmiştir Gombrich’in. İlginç olan, tek kulaklı çizilmiştir hayvancağız. Muhtemelen ressamın zihninde yer etmiş kara hayvanları görüntüleri etkili olmuş ve yüzgecin birini kulak gibi çizivermiştir ressam. Az sonra, akademik yontma ya da beyin yıkamayı anlatırken göreceğimiz gibi, ressamın aklında bir “hayvan kafası hazır şeması” olması olasılığı da düşünülebilir. “Gergedan” diye bir edebiyat dergisi çıkardı bir zamanlar. Amblemi eski çizimlerden alınmıştı büyük ihtimal. Ortaçağ Avrupa şövalyeleri gibi kat kat zırhını giyinmiş, zırhının gömleğini de içine sokmayıp pantolonunun üstüne bırakmış gibi bir gergedan amblemiydi o. Ama öyle bir gergedan yoktur. Gergedan yetişen diyarları görmeden kulaktan kulağa aktarılan seyyah öykülerindeki betimlemelere biraz da hayalgücü katılınca böyle bir şey ortaya çıkmış. Kutsal kitapta geçen, Asya’nın öte ucundaki “Yecüc-Mecüc”ler gibi bir şey olmuş.

Sınırlılıklardan sonra, gelelim onunla iç içe geçmiş göz aldanmalarına. “Yanılsama” da deniyor buna. Yarısı dolu, ama öbür yarısı boş bardağı betimlerken, onu sözcüklere döktüğünüzdeki bocalamaya benzer bir durum yaşatır bazı görüntüler. Yeri gelmişken, şu yarısı boş bardak ne ölçüde somut gerçekliği betimliyor acaba? Kötümser tablo çizmek için “boşluğunu” vurgulayarak tümcemize başlasak bile, ona keyfi bir öncelik tanımış olduğumuzdan doğal dengeyi bozmuş oluyoruz. O bardağın içinde fizikselmaddi bir denge durumu var aslına bakarsanız. Vaziyeti iyimser göstermek için, kafanızdaki senaryoya uyacak şekilde “yarısı dolu” diye başlarsanız lafa, gerçekleri söylemiş olmazsınız.

Yarısı boş bardak gibi, algılamada bize güçlük çektiren bazı çizimlerle karşılaşabiliriz. Gerçek yaşamda pek mümkün değil de, algı kapasitemizi sınamak için sanki, uzmanlarca özene bezene yapılmış şeyler. Örneğin, yatay ve dikey çizgilerin köşe oluşturduğu bir çizim; sanki bir ev köşesi. Ama içi bize mi bakıyor, yoksa dışa mı; içbükey mi, dışbükey mi? İlköğretimdeyken küp şekli çizdiğimizde arkada kalıp görünmeyecek çizgilerini asfalt ortasındaki kesik çizgiler gibi çizerdik. Oradan anlaşılırdı ki, kesik çizgili kısım küpün görünmeyen yüzüdür. Örnekler artırılabilir; örneğin, açılmış bir doktor paravanı mı, yoksa iskambil kâğıdından ev yapar gibi inşa edilmiş, dar kenarları üzerinde ayakta duran, uzun kenarlarıysa birbirine desteklenerek taytay durdurulmuş akordeon görünümlü “iskambil kartı mı onlar?” denebilecek görüntüler vardır. Hangisi olduğunu kesin söylemek mümkün değil. Duyular ve algı her zaman gerçekliği tıpatıp göstermez, gösterse de ancak yaklaşması söz konusu zaten. Böylesi durumlarda, bu olsa olsa şudur diye kestirime giderek olasılıklar içinden yakın olanı seçeriz. Akademik yontulma ve kültürden algıya yansıyan etkilere geldiğimizde, canlı örneklerini göreceğimiz gibi, bu tür kestirimde bulunurken de genellikle hazırdaki envanterden yeriz ya da kütükteki malzeme içinden tarama yaparız. Belli bir açıdan baktığımızda boru ayaklı bir sandalye olarak algıladığımız bir cisme yandan, arkadan, farklı açılardan baktığımızda aslında rastgele çatılmış şekilsiz ve işlevsiz bir boru yığını olduğunu görürüz. “Gözdür, aldanır”ı kanıtlamak için çatılmış o borular tabii; test malzemesi.

“The Mind” adlı kitapta, 1960’larda üzerine yoğunlaşılan, yine görsel algıyla ilgili çarpıcı bir deney daha var. Yedi Cücelerin evi gibi bir maketin içinde, küçük bir çocuk ve bir köpek var. Tek gözünüzü dayayabileceğiniz, ama açısı hesaplanarak açılmış bir delikten baktığınızda, dikdörtgen formlu bir odacık gibi algılarsınız içeriyi. Ama köpekle çocuğun yerleri değiştirildiğinde, bir birini büyük görürsünüz, bir ötekini. Aslında odacığın formu da dikdörtgen değil, şekli bozuk bir yamuktur ve göz bunları algılayamaz. Büyüklük ve oranlama algısı zafiyete düşer.

Etkenler, normalin dışında baskınlaştığında da etkilenir algı. Çölde hayal görme, asfaltın üstünde su birikintisi görmeyi biliyoruz; onlar bayatlamış. Onu biraz daha ilerletmiş algı psikologları; gereksinim şiddetlendikçe gerçeklik algısı ve mantığın azaldığını, halüsinasyonlar ve yanılsama”ların arttığını gözlemlemişler deneylerle. Buna göre, çölde araba süren biri susadığında, önce “ah soğuk bir şişe meşrubat olsa” demeye başlar. Susuzluğu daha da artınca “gerçeklik sınırları aşılır”, kişide “çökme” emareleri görülmeye başlanır. Halüsinasyonlar yoklamaya başlar kişiyi; su kaynakları, göller, şelaleler, bardakta buz küpleri hayal etmeye başlar. Hadi, hayal etme zihinsel bir süreç diyelim; ama sağlıklı bir görsel algı, maddi gerçekliğin normale yakın duyumsanması mı sözkonusu bu noktadan sonra? Değil elbette. Ünlü Amerikalı sosyal bilimci McClelland buna benzer çok deney yapmış.

The Mind’da buna benzer ve deney odalarında yapılmış bir çalışmadan fotoğraflar var. Biri Bizi Gözetliyor gibi bir ortamda gerçekleştirilmiş deney; ama kapatılan arkadaşın koşulları, deneyin değişkenlerini sınırlayarak asıl kuşkulanılan etkenin gücünü anlamak bakımından çok sadeleştirilmiş. Neredeyse “yalıtılmış” bir oda. Bu odada geçirdiği zaman arttıkça, deneğin önce “zaman algısı” bozulmaya başlar. Günlerden neydiyle başlayıp, herhâlde mahpus damındaki hücrede yılları geçenlerde olduğu gibi, hangi yıldayız demeye başlar. Hâlbuki başlarda, hücrenin duvarına günlerin çetelesini tutuyordur. Deneydeki arkadaşı halüsinasyonlar yoklamaya başlamış, figürlerde şekil bozuklukları, yamulmalar (distorsiyon) algılamaya başlamış. 1945’te Birch, altı tane şempanzeyi gözlemlemiş. Açlık süresi artırıldığında problem çözme yetenekleri azalmaya başlamış hayvanların. Açlık, değişkenlerden biri sadece. Daha nice farklı değişkenin, etkenin dikkati azalttığını düşünebiliriz.

Doğrudan göz duyusunu ilgilendiren deneyler de yapılmış. Örneğin; güçlü bir ışığa baktıktan sonra onu kapattığınızda gözünüzün önünde eski hayalin kontrastlaşmış bir silüet olarak devam ettiğini fark etmişsinizdir. Görsel algımız afallıyor! Bunun gibi, bir kompozisyon ya da bir cismin ağırlıklı rengine uzun süre bakıldığında, o rengin tamamlayıcısı renklerin de göz önüne geldiği saptanmış. Arka plan ve kompozisyon öğelerinin dizilişi de sujeyi şöyle ya da böyle algılamamıza neden olabilir. Büyük dairelerin merkezinde kalan ufak bir daireden oluşan şematik papatya görünümlü bir şekil, daire büyüklükleri öncekinin tam tersi olan bir papatya düzenlemesiyle yan yana konulduğunda, ikinci papatyanın merkezindeki daire ilkininkinden daha büyük gibi gelir. Demek ki kritik kıyaslamalarda görsel algı çuvallayabiliyor.

Alışılmışın dışında arka planların algıyı bozabildiği de deneylerle saptanmış. Kızılderililer ya da Eskimolar, yerdeki izlere bakarak bizi şaşırtacak yorumlar yaparlar. Doğal ortamlarında iyi iz sürücüdürler. Fakat, doğal ortamından koparılmış, soyutlanmış bir cisim ya da organik madde önlerine konduğunda algılamaları bozulabilir, ya da doğal çevrelerindeki gibi iyi çalışmayabilir. Demek ki, çevre faktörü ya da bağlam önemli; o atmosferden kopunca ipler de kopuyor. Anadolu köylüsü de, örneğin, kırk yıl önce o civardan geçmiş bir mühendisle karşılaşsa, onu şıppadanak tanır, dün olmuş gibi eski anıları ayrıntısıyla hatırlar ve insanı hayrete düşürür de, öz babasının bir fotoğrafı eline tutuşturulduğunda onu ters tutar, ona nasıl bakacağını bilemez. Bu anlattığıma, 1970’lerin sonunda, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin bir köyünde şahit oldum.

Aşina Geleni mi Algılıyoruz: Kültür Örtüsünden Algılama ya da Kültürel Faktör

Doğadaki bir şeyleri algılar ya da betimlerken onları içine doğduğumuz ya da aşina olduğumuz kültürden belleğimize yerleşmiş hazırdaki imaj ve kalıplara benzettiğimiz olur. Buna bir “eğilim” ya da yukarıda kullandığımız terimle “yatkınlık” demek daha doğru. Bulutları bir şeylere benzetiriz, pirinç tanesinin üstündeki kapçık çapağına “Allah” yazıyor burada dediğimiz olur. Kars’ın Damal ilçesindeki bir tepenin de ışık uygun vurduğunda gölgesi Atatürk’ün siluetine benzer. Gombrich, bu benzetmelere “mimesis”, yani “öykünme” diyor.

Geleneksel toplumun insanları ve eğitimsiz kişiler baktıklarını böyle değerlendirmeye genellikle daha yatkındır. Nasıl ki doğa olaylarının nedenlerini bilemediklerinde mistik ve doğaüstü izahlara yöneldiler ve yöneliyorlarsa aynı şeyin algı için de geçerli olduğu düşünülebilir. Böylece kabile üyesi bir arkadaş bir delikten mağaraya baktığında, Odise gibi, bir tepegöz görebilir. Kuyruklu yıldızın kuyruğuna türküler yakıp atmosferik olayları UFO diye de değerlendirdiği olur. Algılar, etkili diğer birçok faktör dışında insanoğlunun bilgi, görgü, deneyim, alışkanlık ve içine doğduğu, içinde yetiştiği, değerleriyle özdeşleştiği kültürden etkilenir. İnsanın olayları, yeni karşılaştığı cisimleri vesaire o donanımla değerlendirdiği olur. Bölgesel iklim özelliklerinin çevre sakinleri üzerindeki uzun süreli etkilerinin; yaygın hayvan ve bitki dünyasıyla iç içelik sonucu bunların o çevre insanlarının yaşamında bir şekilde yer etmesi ya da iz bırakmasının; temel faaliyetler ve ilgi alanlarının bu gibi faktörlerle şekillenmesinin; yöresel motiflerin giderek gelenekselleşmesinin; kültür kodları da denilen, kültürün sivrilmiş yapı taşlarının etkilerinin dış dünya ve maddi gerçekliklerin o bölge insanınca farklı algılanmasını getireceği düşünülebilir. Mutlaka öyle olacak diye bir şey yok; teorik olarak öyle olması gerekir. Yoksa dünya durduğu yerde durmuyor; dünya küçüldü; artık başka yaşam biçimlerinden de haberimiz var, onları özgür irademizle benimsediğimiz de oluyor.

Yukarıda, robot çizimdeki bir görüntünün, adli sicili bozuk binlerce suçlunun elektronik kütükteki görüntüsüyle karşılaştırılarak eşleştirildiğinden söz etmiştik. Aynı mantıkla, ilk defa karşılaştıkları bir aleti denizci olanların çapaya, bahçeyle uğraşanlarınsa kazmaya benzetmesi mümkündür. Belleğimizdeki ön bilgiler cismi algılamamızda etkili olur. Bu olsa olsa şudur diye düşünüp o kategoriye sokarız. E tabii, o alet bir çapa olmayabilir; ama kişi onu kültür dizgesindeki bir yere yerleştirdiğinden, çizmesi istendiğinde de o kültürdekine benzer işlevdeki alete benzeterek çizecektir. Güneştir bu olsa olsa diye düşündüğü cismi çizmesi istendiğinde tüm yapacağı, bir daireye ışık huzmelerini simgeleyen çizgiler eklemektir. Kabaca böyle.

Gombrich, görmeyi bir eğitim işi gibi düşünür; görmenin öğrenilebileceğini söyler. Duyu organımız, örneğin gözümüzün de aslında algılama sürecinin başlatıcısı, ilk hareketi veren olmadığı, ancak biz onu şu ya da bu yöne çevirirsek iş gördüğü şeklinde değerlendirir. İzahında illa kültür lafı geçmese de “verilen terbiye”nin etkisini bir şekilde vurgular. Toplumun bu eğitiminden geçen çocuklar, yukarıda örneklediğimiz güneşi ya da bir adamı her zaman büyükleri ve öğretmenlerinden öğrendikleri gibi mi çizerler acaba? Hani adam asma oyunundaki “çöp-adam” gibi mi çizerler? Araştırmaya değer.

Şu hâlde, bildiklerimizi görmeye daha yatkın olduğumuza, onlara daha bir öncelik verdiğimize göre onları geleneksel tarzda yorumlayayım derken gerçek görünüşlerindeki kimi özelliklerinin de bakarkör gibi yanından geçip gidebiliriz. Taa ki biri onu fark edene kadar.

Bilmediğimiz, daha önce görmediğimiz ve sindirerek algılayamadığımız cisim ya da nesnelerle ilgili yan bilgilerle donanmadıkça onu net biçimde zihnimizde bir yere oturtamadığımız olur. Örneğin, fotoğrafları çekilirken arkeolojik buluntunun yanına, en azından boyutlarıyla onu bir şeylere benzetebilmemiz bakımından, bildik cisimler koyarak okura kıyaslama olanağı verilir. Örneğin bir kibrit ya da sigara kutusu konur. O, kafamızda bir şeyler çaktırır. Yukarıda, bağlam az daha açık edilince algının kolaylaşmasından söz etmiştik; ona benzetilebilir bu. Bildiğimiz cisimlerden bir dayanak, bir kefillik, bir referans alırız bir bakıma. Referansın adresi de kürkçü dükkânımız; bilgilerimizi edindiğimiz, neyi nasıl yapacağımızın görgüsünü aldığımız, yapa yapa alışkanlık kazandığımız kültürel değerlerimizdir.

Belli bir kültüre özgü sosyal değerler ya da geleneklerin saf alkol saflığında olanına az rastlanır. Coğrafi komşuluk, sosyal temas, örneğin bir eşyanın işe çok yaramasından hemen benimsenmesi gibi bir sürü nedenle ülkeden ülkeye, coğrafyadan coğrafyaya yayılabiliyor toplumsal değerler. Evrensel de olabilir; uygarlık ya da insanlığın ortak malı da olabilir. Demin dediğimiz gibi, dünya durduğu yerde durmuyor!

Bildik bir eşyaya benzetebilmemizin şöyle bir kolaylık sağladığı düşünülebilir: Örneğin, resimde gördüğümüz bir hayvanı hayvanat bahçesinden, belgesellerden tanıyorsak, onunla ilgili bilgiler zihnimizde canlanacaktır. Baktığımız resim ya da fotoğrafta, uzaktan görüntülenmiş olduğundan ufak çıkmış bir atın gerçek boyutlarını biliriz. Biri az ötemizde, diğeri sokağın ucundaki iki insanın ölçüleri, gördüğümüz kadarıyla, biri diğerinin iki misli de olsa biz onların üç aşağı beş yukarı aynı boyda olduklarını çıkarabiliriz.

Burada “kültür” olmasa da yaşayıp görme ve deneyimin ekmeğini yediğimizi düşünebiliriz.

Yukarıda, görmeyi beklediğimizi görürüz genellikle, şeklinde formüle edildiğinden söz ettiğimiz duruma yakın bir örnekse şöyle: Yazımda, yani imla söz konusu olduğunda aralarında çok küçük fark olan sözcüklerden, okuduğumuz kitapta doğrusu yerine yanlış yazılmışını fark ettiğimizde konuya bakarak orada hangisinin kastedildiğini bulmakta zorlanmayız. Bir topluluk karşısında konuşurken bile vaziyeti toparlayıp karşıdakilere hiç hissettirmeden doğrusunu okuduğumuz olur. Saliselik de olsa bu, olsa olsa şudur şeklindeki değerlendirme burada da geçerlidir. Bunlar hep belli bir kültürü almış olmamızın semeresidir; ama filanca kültür, ama evrensel kültür.

Resme başlangıç kitaplarında sıkça anlatılan bir öykü vardır. Fransız ve Alman ressamlar Tivoli’ye gitmişler resim yapmak için. Ama hangi tarihlerde gittikleri önemli: 1820’de. Niye önemli diyeceksiniz. Çünkü o tarihlerde bugünlere bakarak dünya durduğu yerde duruyor. Allah bir, bayrak bir, hukuk bir diyerek Avrupa birliğine kalkıştıkları günlerden çok uzak o dönemin Almanları ve Fransızları. Fransızlar bir sürü boya deneyip iri kıl fırçalarla tuvallerine boyaları kalın kalın sürerek bir şeyler resmetmişler. Almanlarsa aynı konuları ucu sivriltilmiş ve sert kurşun kalemleriyle en küçük ayrıntısına kadar vermeye çalışmışlar. İki grup da gördüklerini aslına sadık biçimde çizdikleri iddiasındadırlar. Ama akşam birbirlerinin yaptıklarına baktıklarında farkı fark ederler. Almanlar bir türlü, Fransızlarsa başka çalışmışlardır. Fransız ve Alman gelenekleri, farklı akademik anlayışlar, farklı ekoller… Resim kitaplarında olayın adı Floransa Okulu, Flaman ressamlar gibi konsa ve anlayış-ekol farklılıkları gibi görülse de nihayetinde ardında farklı kültürlerin baskın değerlerinin, geleneklerinin, önceliklerinin rolü var gibi düşünmek mümkün.

Dilbilim kitaplarında sıkça yer verilen örneklerden biri “yansılama” dediğimiz, “fısıldamak”, “hışırdamak” gibi doğadaki bu kabil seslerin zamanında hangi yapıyla, hangi söyleyiş esas alınarak dile dâhil edildikleri üzerinedir. Bu tür kitaplarda belli dillerdeki aynı anlamı veren ya da aynı varlığı niteleyen sözcüklerin karşılaştırması yapılır. Walter Porzig’in TDK tarafından yayımlanan Dil Denen Mucize’sinde de anlatıldığı gibi horozun ötüşü farklı dillerde az buçuk farklı söylenir: Bizim “ö-ö-rö-ööö” dediğimiz tescilli Denizli Horozumuz’un ötüşüne İngilizler “cock-a-doodle-doo” der. Denizli ile Manchester horoz ırklarının farklılığından mı kaynaklanıyor bu? Değil! Onların topu aynı sesi çıkarıyor da biz onu farklı algılıyoruz, sesletiyoruz ve yazıma farklı geçiriyoruz. Fransızlar ona “co-co-ricu” diyor, Almanlar “ki-ke-ri-ki”, Çinlilerse “kiao kiao” diyor. Bizim Gomrich de bunu fark etmiş. Avusturya doğumlu olup uzun yıllar İngiltere’de yaşamasına rağmen horozlar hâlâ Almancadaki gibi “ki-ke-ri-ki” diyor gibi gelir ona da. Sorun şurada: Aslında öyle de demiyorlardır da, Alman kültürü aldığından ona şartlanmıştır. Hangi dilin gerçek horoz sesini verdiği diye bir şey yok; ona ancak yaklaşmak mümkün. Gerçek tamı tamına aktarılamaz. Gombrich buna, “Masum [kusursuz] bir göz olmadığı gibi, masum bir kulak da yoktur.” der. Yazı ilerledikçe görsel sanatlarla uğraşanların gerçekliği yansıtabilmek için nasıl mücadele verdiklerini, bunu becermek için ne yollar geliştirdiklerini ve bunu başarıp başaramadıklarını göreceğiz.

Olayın az değişik bir yönü şöyle: Dış dünyadaki horoz ötüşü gibi sesler yanında, toplumlar ve kültürler kimi varlıklara yüklemiş oldukları duygusal anlamlarla da ayrılabilirler birbirlerinden. Simgeleştirilmiş kimi varlık ya da özelliklerin kişilerde kültürüne göre farklı duygular yarattığı düşünülür. Ucu yanık mektup, turna (kuşu) gibi simgelerin coğrafyamız insanı için neler ifade ettiğini, onda ilk neyi çağrıştırdığını bir düşünün. Batı kültüründe gülün her renginin karşıdaki insana ya da hediye edildiği sevgiliye farklı bir şeyler söylediği bilinir. Öylesine bilinir ve çağdaş dünyada yaygınlaşmıştır ki, günlük gazetelerin ilavelerinde bile yılda birkaç posta tekrarlanır bunlar.

Tek başına renklerin de farklı toplumlarda ve kültürlerde farklı anlamları var. “Yeşil ışık yakmak” gibi, deyimlere de yansıdığı olmuş. Turuncunun bir Budist’te, siyahın Acem’de farklı şeyler çağrıştırdığı bilinir. Eski Türklerde de yönler hayra alametlik derecesine ayrılır, her biri ayrı bir renkle sembolize(!) edilir ve birlikte anılırdı. Bu simgesel anlamlar zaman içinde unutulsa da “ulusal renkler” ya da bayraktı, anıttı gibi nispeten yakın dönem ürünlerinde yeniden kendini gösterir.

Kültürün mü yoksa içgüdünün mü yön verdiğiyle ilgili kararı sizin vereceğiniz bir olaysa şöyle: The Mind’da aktarılan bir deneyde kadın ve erkek deneklere bir bebeğin fotoğrafları gösterilmiş. Kadınların göz bebekleri erkeklerinkine bakarak daha bir açılmış. Annesinin kucağında bebek fotoğrafı gösterildiğindeyse kadınların göz bebekleri daha bir hareketlenmiş. Erkek deneklerin göz bebekleriyse daha çok kendilerine çıplak bir kadın fotoğrafı gösterildiğinde büyümüş. Sözünü ettiğim kitapta bu deney duygusal tavırlarımızın bile görmenin fizyolojisini etkileyebildiği şeklinde yorumlanmış. Kültürün ya da toplumsal yaşamın içgüdülerimizi yönlendirdiği, gemlediği ve bir şekilde hayvanlar âlemindekinden farklılaştırdığı bilinir. Ama ne ölçüde farklılaştırdı; mesele orada. Hangisi baskın? Bu deneyi içgüdülerin dışavurumu olarak mı değerlendirmeli, yoksa filanca kültürün kadın ve erkeğe çizdiği rol ve bunun bebeğe bakışa yansıması olarak mı?

Kültürün şekillendirmesi ve etkileri seçici davranmaya iter bizi; ya da görmeye alıştıklarımızı görür, kimisini es geçeriz; tanış olduklarımızı teşhis eder, onlara odaklanırız demiştik yukarıda. Konunun “algı”dan “idrak” boyutuna kayabilmesi mümkün demiştik. Alın size böyle bir olay: Olaya aracılık eden organ göz; ama önyargılı insanların gözü! Kırk yılda bir kadınlar arasından bir toplumsal lider çıkmış diyelim. Bunun şöyle ya da böyle, demokrasi ve eşitlik için bir başarı olduğuna odaklanacağına kadının eteğinin kısalığına, ayakkabısına takarsak olmaz. Artık bunu “kısmi algılama” mı sayarsınız, böyle değerlendirenin sığlığına mı verirsiniz, yoksa toplum at gözlüğüyle bakıyor olaya, önyargılar devrede şeklinde mi değerlendirirsiniz. İlla yanlışını yakalayacağım diye yola çıktığınızda bunda çoğunlukla başarılı olduğunuzu fark etmişsinizdir. Diyelim bir öğrencinin dönem ödevi ya da tezinde evveliyatı olan bir hesabı görmek için çalışmasını adam gibi değerlendireceğimize çocuğun yanlış yapması muhtemel kuytuları özel ele almak bu tavra bir başka örnek. Toplumsal yaşamda önyargıların algılamayı nasıl yönlendirdiği ve o hazır kalıplara göre kişilerin kategorize edilişiyle ilgili Krech ve arkadaşından alınma bir örnekte Amerikan toplumunda “Zenciler aptaldır” şeklinde bir önyargının yaygın oluşundan herhangi bir alanda yükselmiş akıllı bir zencinin bu başarısının gereğinden çok abartılması gösterilir. Özetle, önyargılar da bakışımızı, algılamamızı etkiler.

Yine toplumsal kategorilemede etkili olduğu düşünülen bir husus da, bir toplumda ırksal çatışmalar varsa, insanların deri rengi önemseniyorsa, ilk akla gelen toplumsal kümelendirmeler, örneğin “Beyazlar” ile “Zenciler” şeklinde olacaktır. Irksal özellikler değil de, diyelim, vücut dövmelerinin çok yaygın olduğu bir Uzakdoğu Asya ülkesinde dövmeleri benzer olanlar belki de benzer dünya görüşüne sahiptir şeklinde algılanacaklardır. Toplumsal bir sorun gibi görünüyor, ama görsel algı burada da bir şekilde olaya müdahil.

Son olarak düşünce, karşılaştırma gibi karmaşık bir zihinsel faaliyette yine görsel algının bir şekilde payının olduğu bir durumu düşünelim: Örneğin bir biyolog, aralarında gördüğü ortak fiziksel özelliklerden hareketle atlar, insanlar ve balinaları aynı zihinsel kategoride toplayarak onları “memeliler” şeklinde adlandırabilir.

Gördüğünüz gibi, görsel algı dendiğinde olay görsel algının ölçülmesine yarayan zekâ testlerindeki şekiller ve göz yanılmalarından, karmaşık toplumsal sorunlara kadar uzanabiliyor. Ve ben, görsel sanatlarda gerçekliğin algılanmasında ne kadar yol alındıyı konunun yeniden ele alındığı bir başka yazıya bırakarak yazıma burada son veriyorum.

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012
Oğuz AKTAN