Ahmet TELLİ | Görsel Algı (30. Sayı)

John Berger, Görme Biçimleri adlı kitabına şu cümleyle girer: “Görme, konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk, konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.

İlginç olduğu kadar tartışmaya açık bir konu bu. Çocuğun seslere duyarlığı öncelikli olmasına karşın, Berger’in cümlesi, ‘görme’nin önemine vurgu yaptığı için bu alanın ana cümlesi olarak kabul görmüştür.
Maurice Merleau-Ponty, “Bir şeye ulaşmam için onu görmem yeter” diyor Göz ve Tin kitabında.
Berger’de öncelenen, Ponty’de iradi idrak ile tamamlanıyor gibi.

“İdrak” sözcüğü yerine bugün “algı”yı kullanıyoruz. Bunun ikisi eş anlamlı mıdır, bu da tartışmalı bir konu.
Orhan Hançerlioğlu Felsefe Sözlüğü’nde ‘algı’nın Osmanlıcasının “idrak” olduğunu belirtiyor; İngilizcesinin “perception”, İtalyancasının da “percepzione”.

Mihail Bahtin’de algı örgüsünü yaratan ise “deneyimleme”dir. Sanat ve Sorumluluk’ta şunları söylüyor: (s.42) “Diyelim ki karşımda acı çeken bir insan var. Onun bilincinin ufku, ona acı çektiren koşulla ve karşısında gördüğü nesnelerle dolu. Bu görünür nesneler dünyasını etki altına alan duygusal ve iradi tonlar da, acı tonları.
Yapmam gereken şey, bu insanı estetik olarak deneyimlemek ve tamamlamaktır. (Yardım etme, kurtarma, teselli etme gibi etik eylemler bu örnekte dışlanıyor.) Estetik etkinlikte atılması gereken ilk adım, kendimi bu insana yansıtmam ve hayatını onun içinde deneyimlemem olacaktır. Onun deneyimlediği şeyi deneyimlemem -görmeye ve bilmeye başlamam- gerekir.

Bütün bunlarla bir algı tanımına ulaşmak değil amacım; algıyı yaratan kişisel-toplumsal, edimsel-olgusal alanlara dair yorumların çeşitli olduğuna dikkat çekmektir.

Hem John Berger hem Ponty, görme ve algı alanının estetleri olarak bilinirler. Bahtin ise klasik edebiyat eksenli bir sanat yorumcusu, eleştiricisidir.

Bütün bunlardan sonra, görme biçimini belirleyen ana etmenin, bastığımız zemin olduğunu söyleyebiliriz. Bastığımız zemini oluşturan ise dünya görüşümüz, bilgi donanımımız, etik ve estetik tercihlerimizdir.
Geceleyin mezarlıktan geçerken, oradaki bir ağaç dalının hareketini “cin” sanan ve bunu böyle algılayan ile; Guernica tablosu karşısında savaş ve şiddetin, canlı ve cansızda yarattığı acı olgusunu duyumsayan kişinin görme biçimi farkını yaratan beynin algı antenleridir.
Salt altbeyniyle algılayan kişi, geceleyin mezarlıkta cinler görebilir. Salt üstbeyniyle algılayan kişi ise, Guernica’yı Picasso’nun güzel bir eseri diye düşünür. Alt ve üstbeynini birlikte kullanan kişinin görme biçimini belirleyen ise akıl ve imgelem gücüdür. Sezgisel akıl da diyebiliriz buna.

İmge, sanat dilinin ilk harfi olsa gerek. İmgeyi yaratansa beş duyudur. Karanfil çiçeğinin yaprağını dokunuşumla kadifeye, rengini sevgilinin dudağına benzetmem mümkün. Klasik edebiyatımız bu benzetmelerle doludur.
Ama benzetme imge değildir. Beş duyumuzla algıladığımız ve zihnimize yansıyan görüntü, ‘görünüm’dür. Ama imgenin belirmesinde duyularımızdan olmazsa olmazı “görme”dir. “İmgeler ilk kez, orada olmayan şeyleri gözde canlandırmak amacıyla yapılmışlardır” diyor John Berger.

İmge kuruluşu için Berger’e bir kez daha başvurmamız gerekirse şu alıntıyı yapabiliriz: “Bir imge, yeniden-yaratılmış ya da yeniden-üretilmiş bir görünüdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan -birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüş ya da görünüşler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar (abç). Fotoğrafta bile. Çünkü fotoğraflar çoğu zaman sanıldığı gibi mekanik kayıtlar değildir. Her fotoğrafa bakışımızda ne denli az olursa olsun fotoğrafçının sınırsız görünü olanaklarından o görünüyü seçtiğini farkederiz. Bu, en rastgele alınmış aile fotoğraflarında da böyledir. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişine yansır.(…) her imgede görme biçimi yatsa da imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize bağlıdır.”(s.10)

İmgeler, alımlayıcısında huzursuzluğa yol açıyorsa, sanatın, bireyin kendini gerçekleştirmesinde bir olanak olduğu olgusuyla karşılaşırız. Bu huzursuzluk “güzel huzursuzluk”tur. Biraz önce adını geçirdiğimiz için, o örnek üzerinden söylersek, Guernica tablosu karşısında “hissettiklerimiz” bizim görme ve algı biçimimizdir. Demek ki imge, estetik gibi etik olanı da içselleştirmektedir.

Donmuş, kireçleşmiş, özgünlüğünü yitirmiş imgeler de vardır. Röprodüksiyonlar böyledir. Hemen herkeste aynı duyguyu, tanımlanır duyguyu yaratmak ister bu örnekler. Alımlayıcısının iradesine, görme biçimine yer yoktur bunlarda. İmge, benzetmelere indirgenmiş ve anonimleşmiştir. Oysa sanatın biricikliği üzerinden bakarsak, bir fotoğraf, bir resim (sanat), kendi iç yolculuğumuza hazırlar bizi ve bu yolculukta yol arkadaşımız olurlar.

Körlerde görme algısı diğer duyulara geçerek, bu kişilerin özelliğini belirler. Kör, dokunarak, duyarak, koklayarak görür, algılar. Değinmek gerekir mi bilmiyorum. Feodal kültürlerde bir egemenlik ilişkisi olarak zalim hayatlar vardır: Görücü usulü ile evlilik. Görücü usulü ile evlendirilen gençlerin algılarına, beğenilerine izin vermez töre. Töre, görselliği, görsel algıyı tehlikeli bulur. Buradan da belli ki, görsel algı, sanat pratiği için değil, tüm hayatlar için önemlidir.

Son söz: Görme, kişide beğeniyi, hayır diyebilmeyi de yarattığı için, görme eğitimi galiba en çok sanat aracılığıyla gerçekleşebilir.

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012

Ahmet TELLİ