Özcan YURDALAN | Fotoğrafın Ayakları – Bir de Başlar (30. Sayı)

Fotoğraf merakının giderek arttığı konusunda hemfikiriz sanırım. Sınır tanımayan sermaye ve ticaret canlandıkça fotoğraf pazarı da büyüyor. Bu pazarın özneleri olan fotoğraf meraklıları, sadece teknik ekipman üreten firmaların değil, fotoğrafla ilişkili her türlü hizmeti üreten kuruluşların ilgi alanına giriyor. Hizmet dediğimiz şey, özel fotoğraf kuruluşları, sanat kurumlarının içinde var olan fotoğraf grupları, hatta şirketlerin fotoğraf kulüplerine kadar geniş bir alanda üretiliyor. İstanbul’da fotoğraf derneklerinin sayısı malum, hatta fotoğraf alanında hizmet veren özel kurumlar da sayılabilir ama kulüp, grup vs. şeklinde örgütlenerek, bu alana katılan yapıların sayısını bilmek neredeyse imkânsız.

Kaba bir hesapla, İstanbul’da her ay binlerce kişinin temel fotoğrafçılık kurslarına katıldığı tahmin ediliyor. Ankara’da sayı o kadar büyük olmasa bile, fotoğrafçılık öğrenmek isteyen çok kişi olduğunu biliyoruz. Anadolu’nun büyük kentlerinde yükselen talebi yerinde gözleyenlerden biriyim. Bazı belediyelerin fotoğraf kursları açılmasına ön ayak olduğunu biliyorum.

Sosyal ilişkiler ve imkânlar bakımından Ankara’ya göre bir hayli “liberal” diye tanımlayabileceğimiz İstanbul’daki fotoğraf talebinin yarattığı hareketlilik ve hizmetteki çeşitlilik, Anadolu’nun bağrındaki Başkent’e tam anlamıyla yansımasa bile eli kulağındadır. Yani Ankara’da zaten var olan birkaç derneğin yanısıra özel fotoğraf kurumlarının sayısının hızla artacağını söylemek kehanet sayılmaz. Talep varsa, arz da doğar.

Böylesine yüksek bir talebin varlığından haberdar olanlar sadece fotoğrafla ilgili kişiler değil kuşkusuz. Mesela, Kontrast’ı ekonomik olarak destekleyen ve işi; para trafiğiyle ilgili bir hayat organize etmek olan banka da, bu büyük çekim alanının farkında.

Süreç, girdiği mecraya uygun ilerliyor, ancak birkaç ayakta ciddi aksamalar hatta eksikler söz konusu:

İlk başta, fotoğraf teknolojisi üretemeyen, sanayisi olmayan bir ülkenin fotoğrafçılarıyız.

İkinci başta, fotoğrafa dair felsefi bir yaklaşım, bir kuram, tarz, tutum üretemeyen bir ülkenin fotoğrafçılarıyız. Ne akademyanın yapısı ve birikimi, ne bireysel bilgi ve görgü seviyemiz, fikirsizlik engelini aşabilecek düzeyde.

Üçüncü başta, fotoğraf “bizim için nedir?”, “neye yarar?”, “nasıl kullanılır?” sorusuna tek bir cevap vermiş durumdayız ki o cevap da: “Boş vakitleri değerlendirmenin en pratik yolu fotoğrafçılıktır.” şeklinde. Yaygın anlayışta fotoğrafla ilişkimiz böyle kurulmuş. Üstelik boş vakitlerde, sanat yapmanın yolunu da fotoğraf sayesinde bulmuşuz. Bu haliyle fotoğraf ve biz, mutluyuz.

Bu üç durum, memleket fotoğrafının kendi kendine oyalanan, sığ sularda gezinen, vasatla yetinen bir varoluş sergilemesine yol açıyor. Ustası da, kalfası da, hocası da, sanatçısı da, habercisi de, belgeselcisi de “mahalli” olmanın ötesine geçemiyor. Âlemin standartlarından habersiz, sınırların dışında olan bitene ilgisiz, okuyup yazmayan, içine kapanmış, kendi kendisiyle mutlu bir fotoğraf dünyamız var. Bu dünyadaki sanatçı “mahalli sanatçı”, usta da “mahalli usta”, fazlası değil. Olur, mahalli sanatçılık sanatın da sanatçının da değerini eksiltmez, lakin mesele bunun farkında olmamakta.

Fotoğrafçılığımızın endüstriyel altyapıdan yoksun olması fikir üretimini zorlaştırırken, hacimli girişimleri, volümlü etkinlikleri yüreklendirecek rüzgârları estirmiyor. Yok değil var. Memlekette ithal ürünler pazarlayan geniş bir esnaf kesimi mevcut. Pazarın tüketiciyle ilişkisi onlar üstünden kuruluyor. Öte yandan dünyanın namlı markalarını ithal eden acentelikler, temsilcilikler falan da var ama onların piyasa ve tüketim vizyonları, mahalle bakkalının doğallıkla sahip olduğu çaptan daha geniş değil.

Hâl böyle olunca, fotoğraf piyasasının küçük esnafı, mesela Sirkeci’de fotoğraf malzemesi satan dükkanlar bile, fotoğraf alanında ticari olmayan çabalara sektörün adı büyük ithalatçılarından daha fazla destek veriyor. Ankara’da da durum farklı değil. Mesela AFSAD’ın şimdiye kadar yayınladığı periyodik ve diğer yayınlarında, ilan vererek kimlerin desteklediğine bir bakın, bir de bu destekçilerin ekonomik çaplarıyla desteğin boyutunu karşılaştırın, yanlışsam düzeltelim.

Peki bu destek neden gerekli? Türkiye’de fotoğrafın bir ağırlık, yaygınlık ve derinlik problemine sahip olduğunu düşünüyorsak; fotoğrafın bugün orta sınıfların boş vakit uğraşından öteye geçmesi gerektiğini kabul etmeliyiz. Alanımızın tüm bileşenleriyle birlikte titreşebilmesi gerekiyor. Fotoğraf çekenler istedikleri kadar kendi kendilerine ırgalanıp dursunlar, mesela fikir yoksa arkalarında, başlarının döndüğüyle kalırlar. Sektörün varlığı hissedilmezse de durum değişmez…

Bir miktar tehlikeli sulara açılmakta olduğumun farkındayım. “Sektörün desteği…” derken “Bağımsız sanat mümkün mü?” tartışmasının olanca yakıcılığıyla sürdüğü günümüzde, fotoğrafın sermaye ile ilişkisini öneriyormuş gibi görünebilirim ama bilen bilir ki, şimdiye kadar benim de içinde bulunduğum her faaliyet, bu sorgulamayı ciddiyetle yapmış ve sermayeyle ilişkisini olabildiğince doğru kurmaya çalışmıştır. Hâl böyleyken, “sosyal sorumluluk” diye nevzuhur bir kavramla tanımlanmış işler yapılırken kastımın ne olduğunu daha sonra konuşuruz nasıl olsa.

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012

Özcan YURDALAN