Altan BAL | Fotoğrafta Biçim (II) (18. Sayı)

– İçeriye nasıl girdin?
– Hayal gücümü kullandım.
(Jim Jarmusch’un Limits of Control adlı filminden)

Bir önceki İnce Elek köşesini “…sevinerek söylüyorum ki fotoğraflarımızın biçimsel gücünü arttıracak, uyguladığınız takdirde fotoğraflarınızı daha değerli hâle getirecek bir takım kurallar yoktur. Bir fotoğrafta biçimi belirleyen, hangi dönemin hangi deneyiminden ortaya çıktığı belli olmayan kurallar değil, iletmek istediğimiz içeriktir.” diyerek bitirmiştik.

Fotoğrafta biçim üzerine yaptığımız bu beyin fırtınasının, “fotoğrafta biçim önemli değildir, içerik yeterlidir” şeklinde yanlış bir düşünce oluşturmadığını umarım. İster doğrudan fotoğraftan bahsedelim ister kurmaca, fotoğraf, gücünü içerik kadar biçimden de alan bir iletişim aracıdır. Fotoğraflarımızın ne kadar etkileyici olacağı, kompozisyon kuralları adı altında anlatılanlarla değil, fotoğrafçının göstermek-anlatmak istediğine özgü biçimsel seçimler yapmasıyla ortaya çıkar. İşte bu sayıda da her fotoğrafçının farkında olarak veya olmayarak yaptığı seçimler ve dönüştürmeler üzerine beyin fırtınası yapmaya devam edeceğiz.

Fotoğraflarımızın biçimsel olarak daha zayıf olmasının bir sebebi de, gördüğümüz fiziki dünyayı gördüğümüz gibi kaydedebileceğimizi sanmamızdır. Bu yüzden, özellikle doğrudan fotoğraflar için, “yakalamak” kelimesi çok kullanılır. “Fotoğrafçının en önemli organı gözüdür; herkes bakar fotoğrafçı görür” şeklinde, bence şehir efsanesi sayılması gereken yanlış saptamalara neden olan da bu yargıdır. Oysa ki bir yazarın yazı yazarken en önemli organı neyse, bir fotoğrafçının da fotoğraf elde ederken en önemli organı aynıdır: Beyni. Göz, tıpkı yazarın elleri gibi, zanaatı yapan kısımdır. Gözümüzün neyi nasıl göreceğine, gördüğüne nasıl anlam vereceğine ve bir başkasına da fotoğraf aracılığıyla nasıl göstereceğine beynimiz karar verir. Ama unutmamamız gerekir ki beynimizin fiziki dünyayı algılarken kullandığı kriterlerle algıladıklarını fotoğrafa çevirirken kullandığı kriterler aynı değildir. Fotoğrafçı, görüp fark ettiğini, sonra da anlam yüklediğini fotoğrafa çevirirken, beyninin o olaya şahit olurkenki işleyişinden farklı olarak, bir takım seçimler yapar. Yaptığı bu seçimler, fotoğraflarımızın biçimini oluşturur. Bu seçimler, etkileyici ve farklı ya da daha çok karşımıza çıkan sıradan fotoğraflara sahip olmamızı belirler.

O seçimlerden biri, deklanşöre bastığımız andır. Fotoğraf literatüründe “kritik an” olarak adlandırılır. Fark ettiğimiz herhangi bir görüntünün fotoğrafa dönüşmesinin ilk adımı, o görüntünün bir sebepten dolayı bizi etkilemiş olmasıdır. Fotoğrafçının neden etkilendiğinin farkına varması ise akılda kalıcı fotoğraflar elde etmemizin ilk şartıdır. Şahit olduğumuz veya kurguladığımız bir görüntünün neden bizi etkilediğini sorgulayarak, bu görüntüyü nasıl göstereceğimize, hatta nasıl anlatacağımıza karar verebiliriz. İşte bu aşamada gözden kaçırmamamız gereken durum şudur değil. Şahit olduğumuz görüntü her daim hareketlidir. Bu, konunun kendisinin hareketli olmasından dolayı olacağı gibi, aslında konunun hareketsiz olduğu durumlarda da değişen bir şey yoktur. Çünkü görsel algımız her zaman hareketlidir. Sabit bir noktaya uzun bir süre bakamayız. Göz bebeğimiz sürekli hareket ederek elde ettiği görüntüleri beyne iletir. Beynimiz de, tüm bu hareketler bütününden sağlanan görüntüleri birleştirip o konuyu algılar. Mesela bir insanın gözlerine baktığınız anda bile farkına varmadan gözleriniz o kişinin ağzını, burnunu, kulaklarını, hatta tüm vücudunu görebilir. Bu iki sebepten dolayı, fotoğrafa çevirmeye çalıştığımız her durum ya hareketlidir ya da onu algılayışımız hareketlidir. Fotoğraf ise bu hareketi sabitler. Ortaya çıkan fotoğrafın fiziki olarak öncesi ve sonrası yoktur. (Tabii ki bir fotoğrafa bakarken, onun öncesi veya sonrası hakkında gayri ihtiyari olarak fikir yürütebiliriz ama karşımızdaki fotoğraf değişmez; sizin ona yüklediğiniz anlamlar değişse bile…) Bu sebepten dolayı deklanşöre bastığımız an, fotoğraflarımızın biçimini oluşturmak için çok ama çok önemlidir… Fotoğraf çeken, hareketli olarak algıladığı ve etkilendiği bir durumu, fotoğrafın sabit dünyasında en etkili şekilde simgeleyecek ânı belirlemede çok seçici olmalıdır.

“Ne zaman deklanşöre basarsam, bu şahit olduğum durumu en etkileyici şekilde fotoğrafa çevirebilirim?” sorusuna verilen cevap bu yüzden önemlidir.

Gelecek sayıda biçim üzerine beyin fırtınasına devam edeceğiz…

Altan BAL

Kontrast Sayı 18, Temmuz-Ağustos 2010