Yusuf ASLAN | Portfolyo (54. Sayı)

Öğretmen. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta, Öğretmen Okulunu Savaştepe’de tamamladı.
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler okudu. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Sivas, Aydın ve Almanya’da öğretmen olarak çalıştı.

Bir dönem Kuşadası Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği (KUFSAD) başkanlığında bulundu.

Biri Der Spigel’in kapağında yer almak üzere, batı ülkeleri basınında haber fotoğrafları yayınlandı.
Hollanda Haber Ajansı’nın Avrupa’nın mülteciler karşısındaki tutumunu insan hikâyeleri üzerinden eleştiren, “Avrupa: Kale Kapısı” projesinde Jessica Maas’la birlikte çalıştı.

Deprem, Soma, mülteciler gibi toplumsal mevzularla ilgilenmektedir. Bunlardan bazıları ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.
Ulusal ve uluslararası alanda yapılan fotoğraf festivallerinde sergi ve gösterileriyle yer aldı.

Dergilerde ve kitaplarda fotoğrafları yayınlandı.

Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF)’nun halen devam etmekte olan MGH (Memleketimden Görsel Hikayeler) projesinde Özcan Yurdalan ve Aykan Özener’le birlikte editör olarak yer almaktadır.

Yürüyorum.
Saatlerce yürüyorum.
Ülkenin ve dünyanın yangınını aklıma getirmeden; dünü ve yarını düşünmeden;
Yere ve göğe bakarak ve duyduğum tüm kokuları derin derin soluyarak yürüyorum.
Yokuşlar çıkıyorum. Kayalara tırmanıyorum. Dere kenarlarından geçiyorum.
Deniz kıyılarında dolanıyorum.
Birden ayağıma bir can yeleği takılıyor.
Dün geceki fırtınadan.
Sonra tek bir erkek ayakkabısı. Ardından bir bebek terliği. Yanında çatlak bir su matarası.
Uzakta sapı kopmuş bir çanta. Çalılarda kırık bir telefon. Kumsalda patlak bir bot.
Utancını yitirmiş bir dünya takılıyor ayağıma.
Edilmesi zor bir tahammül. Yapılması ayıp bir pazarlık. Yumulması çirkin bir göz.
Takılıyor. Takılıyor. Takılıyor.
Boğazıma bir şey takılıyor.
Devletlerin kelle başı mülteci hesapları demir çiviler gibi beynime saplanıyor.
Kendi dertlerine bulanmış rezil ülke gündeminin tam ortasında yabancı bir leke gibi
duran korunmasız hayatların yükü, omzuma demirden dev bir kuş gibi konuyor.
Gözümü kapatıyorum ve batıyorum. Yerin dibine batıyorum.
Yürüyerek, yüzerek, ölerek kıtalardan kıtalara geçmeye çalışan yığınla insan gözlerimin
içindeki karanlığa doluşuyorlar.
Yerin dibinden çıkıyorum… Gözlerimi açıyorum.
Denize… dün gece yine kim bilir kimleri yeni bir hayata taşıyan ve yine kim bilir kimleri
korkunç bir ölümle tanıştıran tekinsiz denize bakıyorum.
Uzaklarda çok güzel bir yelkenli…
Sanki hayat hep şahaneymiş gibi.
Bastığım her karışta başka bir renk çiçek.
Papatyalar açmış. İri ve sarı… Küçük ve beyaz.
Dağ laleleri açmış, kan kırmızı, pembe, lila.
Yonca çiçekleri fırlamış. Sarı, sapsarı.
Karabaşlar fışkırmış. Mor, mosmor.
Her yanımı bir utanç kaplamış. Kırmızı, kıpkırmızı.
Daha önce de defalarca olmuş. Daha önce de defalarca yazmışım.
Oldu diye bitmemiş. Yazdım diye geçmemiş.
Mevsimlerden mevsimlere hiçbir şey değişmemiş.
Şehirler yıkılmış, insanlar yılmış.
Pazarlıklar sürmüş… Sürmüş… Sürmüş…
Ölenler ölmüş, ölmüş, ölmüş.
Biz ölenlerin ardından kendi işine bakanlarız.
Ceset dolu denizlerde yelkenlilerimizle dolaşanlarız.
Denizlerden bebek cesetleri toplamaya alışanlarız.
Denizleri bebek cesetleriyle dolduran iktidarlar arasında tercihler yapanlarız.
Vahşi düzenin sahte vaatlerine kananlarız.
Vahşi düzenin küçük mükâfatlarıyla kendini avutanlarız.
Biz…
Biz hayatta kalanlarız.
MİNE SÖĞÜT