Merih AKOĞUL | Portfolyo – Şehirde Olmanın Kısa Tarihi (36. Sayı)

Benim yaşadığım şehri fotoğraflamam, klasik güzergâhım üzerinde anlık/günlük değişimlerin yarattığı enerji alanları üzerinden ilerlemektedir. Ben yolumun üzerindeki fotoğrafı çekerim, fotoğraf için bir yere gitmem.

Trafiğinden, küçük hırsızlarına, lodosundan, hergün iki kıta geçen yolcularına, görünmez labirentlere mahkûm edilmiş insanlarından, günü geldiğinde meydanları dolduran büyük isyanlarına, alışık olmayanın altından kalkamayacağı, bu değişik ve tuhaf coğrafyada, bazen bir fotoğrafçı, bazen de bir şair olarak yaşıyorum ben.

70’li yılların ikinci yarısında fotoğrafa başlayan bizler (ki 80 Kuşağı olarak anılırız) aslında manzara fotoğrafıyla, fakir mahallelerin sokak aralarında sümüklü çocuk fotoğraflarının arasında kalarak fotoğrafı anlamaya çalıştık. Ülkenin sosyal konumu ve fotoğraftaki uyanışın ikinci perdesine denk gelen bu dönem, biraz daha büyüyüp üniversite çağına geldiğimizde ben ve benim gibi duyarlılıkları olan arkadaşları ister istemez görsel bir arayışa itmişti.

Bugün, İstanbul’da çekmekte olduğum fotoğrafı daha doğru değerlendirebilmek için, fotoğrafımızın yakın tarihine bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Fotoğrafa başlarken, Türkiye’nin fotoğraf dinamikleri, benim fotoğraf okumaya karar vererek, Türkiye’nin o zamanlar fotoğraf eğitimi veren ama henüz mezun bile vermemiş bir okuluna (o günkü adıyla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Fotoğraf Enstitüsü) niyetlenmeme neden oldu. Sınavını kazanarak Akademili olmakla başlayan okul yıllarım, hocalarımdan ve o dönemin fotoğrafçılarından öğrendiklerimle bugünlerimi hazırlayan bir altyapının temelini attı.

İnternetin olmadığı, yabancı kaynaklardan kitap, dergi olarak yararlanamadığımız, kapalı bir dönemdi. Sıklıkla arkadaşlarımızla bir araya gelip, tartışıp konuşarak, adeta iğne ile kazarak elde ettiğimiz bilgileri birbirimizle paylaştığımız bir süreçti. Sanat dünyası bu kadar kirlenmemişti. Bizim de tıpkı eski ustalarımız gibi iki yolumuz vardı. Ya görünenin ardındaki anlamın ardına düşecek, zamanının sınırlı teknikleriyle bazen gerçeküstücü fantastik işler üretecek, ya da yaşadığımız çevreyi, başka bir gözle yeniden ele alacak ve fotoğraflara dönüştürecektik.

Sosyal-belgesel fotoğraflarda da şehir vardı ama yalnızca fonda öylesine bir öğeydi. Anadolu’nunhuzurlu buğday başağı ya da karlı dağ manzaralarına baktığımızda da fotoğraf makinesinin yalnızca güzel görüntüleri aktaran bir araç olduğunu görüyorduk. Turizmin yaygınlaşmaya başladığı bu dönemde en fazla kartpostal ve takvimlerdeki güzel görüntüleri referans olarak sunabiliyordu fotoğrafçılık. Ağırlıklı olarak camileri, tarihi binaları, Boğaz’ı, park ve bahçeleriyle İstanbul; kalanı da Anadolu’nun tarihi yapıları ile Uludağ, Bodrum, Kuşadası görüntüleriyle, fotoğrafın kamusal temsili gerçekleşiyordu. Gerçekten de fotoğrafa bu günlerde gözlerini açanlar, pitoresk bir anlayışı, somut İstanbul ve Anadolu fotoğrafını izlek olarak seçmek ve uygulamak durumundaydılar.

90’lı yıllara gelindiğinde, depolitize olmuş bir toplumun içsel gelişimini tamamlayıp, psikolojik ve ontolojik bir bağlamda, dünyayı kendi üzerinden yeniden kavramasından sonra sanat da farklılaşarak kulvarını değiştirmişti. Şehrin, sadece içinde devindiğimiz ve fotoğrafların fonlarını oluşturan bir mekân değil, aynı zamanda yaşayan bir organizma da olduğunun farkına varmıştı insanlar. Taşı toprağı fotoğraftı İstanbul’un. 2000’li yıllarda bunu dünyanın önemli fotoğrafçıları da keşfetmişlerdi. Aynı zamanda bu yıllarda fotoğraf, adeta karışık tekniğin yerini alarak özellikle güncel/çağdaş sanat yapan bir grubun malı olmuştu. Fotoğraf -iddiasız amatörler dışında- bir ucu belge (Magnumvari), diğer ucu da sanat olan bir tahterevalliye dönüşmüştü.

Tekrar konumuza dönersek: Benim yaşadığım şehri fotoğraflamam, klasik güzergâhım üzerinde anlık/günlük değişimlerin yarattığı enerji alanları üzerinden ilerlemektedir. Ben yolumun üzerindeki fotoğrafı çekerim, fotoğraf için bir yere gitmem. Zoolojik anlamda bir timsahın ya da toplumsal anlamda bir Hintli’nin fotoğrafını çeksem, koyacak yerim yok ki benim. Hangi serginin içine nasıl katabilirim ki… Sadece Sih din adamının yüzü ve takıları (bir batılıya göre) ilginç diye onu çekme hakkını kim verir bana. Eskiden bu ülkelere az sayıda fotoğrafçı gittiği için ilginç olan bu görüntüler, turizmin bir endüstriye dönüştürülüp her birey için ulaşılabilir olmasıyla önemini yitirmiştir. Önemli olan, oralara gidildiğinde görülen ilginç şeyler değil, oralarda çekilen fotoğrafın buralara nasıl bir estetik ve bakış açısıyla getirildiğidir.

Ben fotoğraflarımda insandan çok, insanın bıraktığı endüstriyel izlere yer veriyorum. Leicam ile tek makine, tek objektif kullanıyorum. Ne çok içine giriyorum konuların, ne de çok uzağında kalıyorum. Aşırı geniş açılarla ya da fotoğraf işleme programları ile abartılmış fotoğraflardan uzak duruyorum. Biraz canlandırma, varsa küçük bir açısal düzeltme benim için yeterli. Çekeyim, evde hallederim gibi bir yaklaşımım hiç olmadı.

Büyük iddialarım yok, bazen bir şeyleri kaçırmış olmaktan da büyük keyif duyuyorum. Düşünsenize her istediğiniz fotoğrafı çekebiliyorsunuz, ne sıkıcı olurdu.
2010 yılında İstanbul’un Kültür Başkenti olmasını bahane ederek hazırladığım “İç İçe İstanbul” serimde de her zaman yaptığım gibi fotoğraflarımı elden geldiğince sessizce çektim. Gittiğiniz yerde insanlar, sizi kabul etseler bile kameraya oynuyorlar, poz veriyorlar. Sahte ya da kurmaca bir şeyler olduğunda -elbette belgesel fotoğrafçılıktan söz ediyorum orada fotoğraf çekmeyi bırakırım. Benim için önemli olan, insanların içinde, onları rahatsız etmeden sessizce dolaşabilmektir. Makine bir teferruattır.

Fotoğraflarıma bakanlar, orada belli belirsiz gülümseten “ironik” bir şey olduğunu söylerler. Son Gezi olaylarında da gördük. Öyle bir hiciv var ki çevremizde, bizim bir yere geçip en uygun açılardan fotoğrafı çekmemiz yeterli oluyor. Fotoğraflarımda insanları gülümseten şey; yan yana gelen tuhaf şeyleri hemen ayrımsamam ve fotoğraflarda bunun yarattığı dinamizmi kullanmamdır. Tuhaflıkları görmekte mahirimdir. Ben şehir fotoğraflarımı çekerken onca somut malzemenin varlığına rağmen, o nesneler bir araya gelmeden asla görülmeyecek boş ve somut bir alanı tasarruf ederim.

Sokakta olmayı, sokaktan beslenmeyi seviyorum. Kendine has kuralları olan bir mahallede büyüdüğümü asla unutmuyorum. Fotoğrafta bir yerlere gelmeden önce ağzı iyi laf yapan (ilkokulda kümenin sözcüsü), şiirler yazan (hislerimi dizelere çevirirdim), iyi langırt oynayan (bir iki kişi yenebilmişti beni), minyatür kale maçlarında çok iyi back tutan (açı hesabım o zaman da iyiymiş demek), tuhaflıkları görüp hissedebilen (ama herkesin gördüğünü de görmekten aciz) bir adamdım. Mahallem, yaşadığım şehrin beni dünyaya bırakan rahmiydi. Genetik kodum, şehirlere olan aşkım hep bu mahallelerde biçimlendi. Şehirleri fotoğraflayan arkadaşlarımın, şehirle olan ilişkilerini sorgulamalarını şiddetle öneririm.

Herkesin şehri, şehirleri var. Çıksınlar, koklasınlar, hissetsinler, sokaklarında gezsinler, seyyar satıcılarından yemekler yesinler, umumi tuvaletlerine girsinler, parklarında bahçelerinde soluklansınlar, su kenarlarında çay içsinler, yağmurlarında ıslansınlar, gösterilere katılsınlar, dışlarında kaldığını sandıkları olaylarla aralarında empati kursunlar. Hâlâ olmuyorsa, şehir onlara istedikleri fotoğrafı vermiyorsa, ceplerine Kavafis’in -Cevat Çapan’ın harika çevirisiyle- meşhur “Şehir” şiirini koyup aşağıdaki dizelerin avuntusuyla yeni maceralara doğru yol alsınlar.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. ”

Bu şehrin sokaklarında olmak, “Geçen Yaz Viyana’da”, “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” kitaplarını ve “İç İçe İstanbul”un da içinde olduğu şehir serilerini yapmış olmak benim için büyük bir keyif ve onurdur. Ruhu olduğuna ve fotoğraflarının adımı fısıldadığına inandığım şehirlere, bana sundukları anlar nedeniyle minnettarım. Mekânlar aynı kalabilir ama fotoğrafı kıymetlendiren, değişimin kendisidir. Örneğin İstanbul, 2013 yılının Haziran ayından sonra yalnız bizim değil tüm dünyanın gözünde asla aynı şehir olmayacak. İnsanlar ağaçların üzerinden, evrene ve varoluşa nasıl bakacaklarını yeniden hatırladılar.
İyi ki…

İstanbul, Haziran 2013

Kontrast Sayı 36, Temmuz-Ağustos 2013

Merih AKOĞUL