Gülbin ÖZDAMAR AKARÇAY | Fotoğraf Okuma / Okuyamama (42. Sayı)

Fotoğraf günümüzde çok katmanlı bir hale geldi. Farklı bilim ve sanat dallarına eklemlendi. Geçmişte fotoğraf deyince akla “güzel an”, “estetize edilmiş yaşam” gelirdi. Bu değişim sadece iki boyutlu bir kayıt aracı olan fotoğrafın kendi üretim şeklinin değişimi ile ilgili değildi. Toplumsal, sanatsal ve kültürel olarak fotoğrafa olan bakışın değişmesinin bir sonucuydu. Yani sanatın kendi kavramlarını sorgulaması, diğer kavramları ödünç alması, kavramsallık, bilimin nesnelliği sorgulaması, modernizm ütopyasının çökmesi, savaşlar, postmodern düşüncenin yerleşmesi, küreselleşme, globalleşme, ekonomik değişimler, teknolojinin inanılmaz gelişimi de fotoğrafa olan bakışı artık değiştirdi. Sontag, Benjamin, Barthes, Berger, Bourdieu, Batchen, Godoeu ve adını sayamadığım kuramcıların fotoğrafa ilgi duymalarıyla birlikte fotoğraf okuma denen eylem metinlerarası bir hal aldı.

Metinlerarasılık, metinler arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılmalı. Bu anlayışa göre (fotoğraf da dahil olmak üzere) her şey bir metin. Her metin bir alıntılar mozaiği ve her metin kendi içinde başka bir metnin özümsenmesi ve dönüşümü. Metinlerarasılık bir metnin önceki bir metni yinelemesi değil, sonsuz bir süreç, metinsel bir devinim. Bu kavram var olan biçimciler ve içerikçiler tartışmasının anlamsızlaştığının bir kanıtıdır aslında. Artık bir fotoğraf ile ilgili konuşulacak ya da yazılacaksa, biçim ve içerik konusunun dışında farklı ideolojik, sosyolojik, edebi, antropolojik, tarihsel arka planlara ihtiyaç var. İşin içine sadece fotoğrafın kendisi değil aynı zamanda fotoğrafı üreten ve fotoğrafı izleyenler de dahil edilir
duruma geldi. İletişim alanındaki izleyici çalışmaları, feminist çalışmalar, görsel okuma yöntemlerinin sosyal bilimlerin farklı alanlarında kullanılıyor oluşu, sanat kuramcılarının sanat kuramları çerçevesinde okuma yöntemleri geliştirmeleri fotoğraf okuma biçimlerini çeşitlendirdi. Bu haliyle fotoğraf, tek başına dünyada asılı halde duran, iki boyutlu bir yüzey olmaktan ziyade disiplinler arası bir metne dönüştü. Tarihe mal olmuş fotoğraflardan başlayarak aile albümlerine kadar genişletilebilecek bütün görüntü rezervleri aslında bu dünyadaki bütün ideolojilerin, toplumsal değişmelerin, ekonomik eşitsizliklerin, düşüncelerin, gündelik yaşamın birer göstergesine dönüştüler. Hal böyleyken fotoğrafı biçim ve içerik sarmalına hapsetmek hem fotoğrafa, hem de fotoğrafı anlamlandırmaya çalışan izleyici kitleye haksızlık diye düşünüyorum.

Fotoğraf okuma meseleleri ile ilk kez yüksek lisans tezimi yazarken karşılaşmış olmam beni bir yöntem arayışına itti. Bu yöntem arayışı o günkü bilincim ve kültürel sermayem ile doğrudan ilişkiliydi. Kendime göre bir karma yöntem geliştirerek AFSAD fotoğraf dergisi Fotoğraf’taki (1978-1993) fotoğrafları okumayı denedim. 1978-1993 yılları arasında çıkan dergide yer alan fotoğraflar 70’li yılların ideolojik ve toplumsal olaylarının birer kanıtıydılar. Sol görüşün ağırlıklı olduğu bir dergide yer alan fotoğraflar, eylemleri, toplumsal eşitsizliği ve çukurdakileri belgeliyordu. Hepsi bir metinle daha da anlam kazanıyordu. Metin fotoğrafın anlamını zaman zaman güçlendiriyor, zaman zaman manipüle ediyordu. Bu bağlamda fotoğrafı çekenler ile görüşmek farz olmuştu. Onlarla görüşmelerim boyunca varolan fotoğraflar benim okuyabildiğim kodların, biçim ve içerik ikilisinin dışında yeni anlamları uyandırıyor, anlam birden bire farklı katmanlara eklemleniyordu. Bu örnek bana özellikle dergilerde ya da gazetelerde yayınlanan fotoğrafların, fotoğraf altları ve yanlarındaki metinle okunmaları gerektiğini, bu şekliyle kitlelerle buluşup göstergelerini kodladıklarını öğretti. Bu nedenle bu fotoğrafların o dergiden ya da gazeteden çıkarıldıklarında boşluğa düştükleri, ancak ideolojik bir örgüyle süslendiklerinde yan anlamlar kazandığı fikrini doğurdu. Bu yeni bir keşif değildi. Ancak bu durumu sistemli bir yönteme dönüştürmek gerekiyordu.

Doktora tezimde ise fotoğraf okuma meselesi ikinci planda kalsa da, yurtdışında bulunduğum zamanlarda (2006-2007), Prag kütüphanelerinden keşfettiğim Gillian Rose’un ‘Visual Methodologies’ çalışması bana yol gösterdi. Rose, bahsettiğim bütün bu meseleleri özünde toplayan bir karma yöntem öneriyordu. Bu karma yöntem ile fotoğraf, fotoğrafçı ve izleyicinin bakış açısıyla üçlü bir yapıda okunmalıydı. Her üç kesime de bazen benzer, bazen de farklılaşan sorular soruyor, özellikle kimlik meselesine öncelik veriyordu. Fotoğrafı çeken kim/kimliği ne? Fotoğraf neyi anlatıyor? Ve izleyicinin kimliği ne?

Gerçekleştirdiğim makaleler ve tezlerde aslında temel sorun kimlik meselesi idi. Fotoğrafı çeken de, fotoğrafı okuyan da, fotoğraf da özdüşünümselliğin sarmalındaydı ve ancak kendi kimliği ve kültürel sermayesi ile bir fotoğrafı çekebilir ve okuyabilirdi. Anlamlandırma da bu noktada özdüşünümseldi. Fotoğraf, özdüşünümsel bir günlüktü. Özdüşünümsellik meseleleri sosyal bilimlerde yeni yeni tartışılmaya başladı. Fotoğraf literatürüne de ısrarla sokmaya çalışmamın sebebi bir nesnellik ve öznellik tartışmasından ziyade bu meselenin özdüşünümsellik boyutuyla incelenmesi ve fotoğrafın bir metin olarak okunmasıyla anlam kazanacağına duyduğum inançtır.

Size bir örnek daha vereyim. Son zamanlarda üzerinde düşündüğüm, üzerinde yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım bir fotoğraf serisi var.
Sebastiao Salgado’nun Genesis serisi. Fotoğraf çekiyorum diyen herkes Salgado’yu tanır. Hele bir de belgesel fotoğrafa gönül vermişse tanımaması neredeyse olanaksız. Salgado fotoğrafta perfeksiyonist (mükemmelliyetçi) tarzın ikon isimlerinden biridir. Fotoğrafları bir tablo gibi kusursuzdur. Hatta Sontag’ın tanımlamasıyla, çukurdakileri estetize ettiği ve yoksulluğu, zor durumdaki insanları mükemmeliyetçi bir tavırla fotoğrafladığı için, bir tablodaki figürlere dönüştürdüğü ve izleyiciyi bu tür sorunlara karşı duyarsızlaştırdığı için eleştirilir. Benim sorunum burada başlamıyor Salgado ile onunla sorunum Genesis’i gördüğümde başladı. Şimdi ben Salgado’nun bu serisini okumaya, zaten bir eleştiri güdüsüyle başlayacağım. Bu güdü bana güzelin ve hatta eşsiz güzelin bana sunduğu hazzı yazdırmayacak, bu güdü bana Genesis serisinde Salgado’nun mükemmeliyetçi vizyonunun onu esir almasıyla, fotoğraflarında bir zorlama güzellik aurası yarattığını yazdıracak. Bu güdü bana, 21. Yüzyıl dünyasında Salgado’nun, aynı 19. Yüzyıl Batılı sömürgeci fotoğrafçı ve antropologlarında olduğu gibi, yerlilere sahte bir keşif duygusuyla yaklaştığını yazdıracak. Hele bir de Salgado’nun yerlilerle ilk tanışmasının videosunu izlediğimde hissettiğim ve kendime sorduğum “bu neyin, kimin keşfi?”, “yerlileri rahat bırak”, “o kocaman helikopter ve kocaman fotoğraf makinesi ile tanıştıklarında hayatları bir daha asla eskisi gibi olamayacak” soruları bu seriyi okumada bana engel olacak. Yerlilerin yanına bir prodüksiyon ordusu ile giden, yerliler ile aylarca yaşadığını belgeleten Salgado’nun, etrafındaki meraklı gözlere aldırmayıp, yere bir mat sermesi ve onun üzerinde spor yapmasıyla son bulan videosunu daha fazla izleyemedim. Şimdi sorumu soruyorum; Bütün bu hikâyeyi, Salgado’nun fotografik vizyonunu ve kimliğini bilmeden, bu serideki fotoğraflara tek tek nasıl bakabilirim? Baktığımda yine onu övmüş, yüceltmiş ve ikonlaştırmış olmayacak mıyım? Fotoğraf okuma denen şeyin bağlamsal, özdüşünümsel ve metinlerarası olduğunu savunan, inanan ve anlatmaya çalışan ben, bunu nasıl yaparım?

Okurlara Not: Bu yazının sonunda belki benden bir yöntem önermemi, bu yöntemle bir fotoğrafı okuyup örneklememi istemiş olabilirsiniz. Ben ise size, bir yöntemi yazmak yerine bir pencere açmayı ve sınırlarınızı kırmanızı öneriyorum.

Gülbin ÖZDAMAR AKARÇAY

Hazırlayan: Deniz Koraşlı

Kontrast Sayı 42, Temmuz-Ağustos 2014