Acının Fotoğrafları Neden Pulitzer Kazanır?

Bir fotoğraf dünyayı değiştirebilir mi, yoksa yalnızca dünyanın değişmeyen acılarını mı görünür kılar? Pulitzer… Gazetecilik dünyasının en prestijli ödülü.

Pulitzer ödülü - acının fotoğrafı

1917 yılında gazeteci ve yayıncı Joseph Pulitzer’in vasiyeti üzerine verilmeye başlandı. Amaç, kamu yararını gözeten, gerçeğin peşinden giden gazeteciliği desteklemekti. Aradan geçen yüz yılı aşkın sürede Pulitzer yalnızca bir ödül olmaktan çıktı; gazeteciliğin en saygın simgelerinden biri hâline geldi.Bugün Pulitzer denildiğinde akla yalnızca iyi gazetecilik gelmiyor. Aynı zamanda hafızalara kazınmış fotoğraflar geliyor.

Vietnam’da infaz edilen bir adam…

Sudan’da açlıktan yere çöken bir çocuk…

Bosna’da keskin nişancıların hedefindeki siviller…

11 Eylül’de boşluğa bırakılan bir beden…

Gazze’de enkazın altında kalan çocuklar…

Pulitzer arşivine yüzeysel bile bakan biri çok belirgin bir ortaklıkla karşılaşır. Ödül alan fotoğrafların büyük bölümü insanlığın en mutlu anlarını değil, en büyük felaketlerini anlatır.

Bu bir tesadüf müdür? Yoksa haber fotoğrafçılığının doğası bizi kaçınılmaz olarak acının merkezine mi götürmektedir? İsterseniz bunu yorumlarla değil, Pulitzer tarihine bakarak anlamaya çalışalım.
Yaklaşık yüz yıllık Pulitzer fotoğraf arşivine baktığımızda savaşlar, iç çatışmalar, darbeler, kıtlıklar, göçler, doğal afetler, terör saldırıları ve insani krizlerin açık biçimde öne çıktığını görüyoruz. Buna karşılık spor, kültür, sanat, doğa ya da gündelik yaşam gibi konular oldukça sınırlı sayıda temsil ediliyor. Resmî bir sınıflandırma değil, Pulitzer fotoğraf arşivine editoryal bir gözle bakıldığında öne çıkan temalar yaklaşık olarak şöyle ayrışıyor:

Yüksek sayıda ödül alan kategorilerYaklaşıkDüşük sayıda ödül alan kategorilerYaklaşık
Savaş ve silahlı çatışmalar40+Günlük yaşam8–10
Terör ve toplumsal şiddet20+Spor3–5
Doğal afetler15+Kültür ve sanat2–4
Göç ve mültecilik15+Doğa2–3
Açlık, yoksulluk ve insani krizler10+Eğlence ve yaşam tarzı1–2

Bu tablo resmî bir istatistik değil, Pulitzer arşivinin editoryal bir okumasıdır. Ancak ortaya çıkan eğilim oldukça nettir. Ödüllerin büyük bölümü insanlığın kriz anlarına tanıklık eden fotoğraflara gitmiştir.
Haber fotoğrafçılığında zamanla sessiz bir gerçek kabul gördü. Eğer tarihin yazıldığı yerdeyseniz Pulitzer ihtimali de oradadır. Bu yüzden nice foto muhabiri savaş cephelerine, açlık bölgelerine, devrimlere, kitlesel göçlere ve doğal afetlerin yaşandığı coğrafyalara yalnızca tanıklık etmek için değil, mesleklerinin en büyük sınavını vermek için de gitti. Çünkü acının olduğu yerde haber vardı; haberin olduğu yerde ise Pulitzer’e uzanan yol.

Fakat burada durup düşünmek gerekiyor.
Pulitzer gerçekten acıyı mı ödüllendiriyor?
Yoksa insanlığın görmezden gelemediği gerçekleri görünür kılan fotoğrafları mı?
Şimdi bu tabloyu birkaç örnek üzerinden okumaya çalışalım.

Vietnam Savaşı sırasında çekilen infaz fotoğrafı yalnızca bir insanın ölümünü belgelemiyordu. O kare zamanla bütün bir savaşın simgesine dönüştü. Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen savaşın ayrıntıları unutulsa bile fotoğraf yaşamaya devam etti. Çünkü artık bir haber değil, toplumsal hafızanın taşıyıcısıydı. Sudan’da açlıktan bitkin düşmüş küçük bir çocuğun arkasında bekleyen akbabayı gösteren fotoğraf ise yalnızca kıtlığı anlatmıyordu. Aynı zamanda haber fotoğrafçılığının etik sınırlarını da tartışmaya açıyordu. Deklanşöre basmak mı, yardım etmek mi? Bu soru bugün hâlâ kesin bir cevap bulabilmiş değildir.
Öte yandan Pulitzer tarihinde spor, doğa ya da gündelik yaşamı anlatan son derece başarılı fotoğraflar da vardır. Teknik açıdan kusursuz, estetik açıdan güçlü, duygusal etkisi yüksek kareler… Ancak bunların çok azı toplumların ortak hafızasında savaş ve felaket fotoğrafları kadar yer edinebilmiştir.

Demek ki toplumsal hafızada kalıcılığı belirleyen yalnızca estetik değildir.
Bir fotoğrafın ne kadar iyi çekildiği kadar, neyi temsil ettiği de önemlidir
.

Tam da bu noktada Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabı önemli bir kapı aralar. Sontag, savaş ve felaket fotoğraflarının yalnızca bilgi vermediğini, aynı zamanda başkalarının acısıyla nasıl bir ilişki kuracağımızı da belirlediğini söyler. Bir fotoğraf bizi sarsabilir, öfkelendirebilir, harekete geçirebilir; fakat sürekli tekrarlandığında acıyı sıradanlaştırma riskini de taşır.

Sonuçta Pulitzer’in ödüllendirdiği şey yalnızca iyi çekilmiş fotoğraflar değildir.
Her ödül, aynı zamanda insanlığın hangi görüntüleri unutmamaya karar verdiğinin de ilanıdır.

Çünkü toplumlar tarihi çoğu zaman kitaplardan öğrenir; ama hafızalarında imgelerle taşır. Bir savaşın ayrıntıları unutulur, antlaşmaların tarihleri karışır, siyasetçiler değişir. Fakat açlıktan yere çöken bir çocuk, infaz edilen bir insan ya da enkaz başında bekleyen bir baba, bütün bir dönemin simgesine dönüşebilir. Belki de Pulitzer’in asıl gücü burada yatmaktadır. O, yalnızca fotoğrafçıları ödüllendirmez; toplumların ortak hafızasını oluşturacak imgeleri de seçer. Bu nedenle Pulitzer arşivi, yalnızca gazetecilik tarihinin değil, insanlığın vicdan tarihinin de görsel arşividir.
Ancak tam da burada rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor. Belki de asıl soru Pulitzer’in neyi ödüllendirdiği değil, hangi görüntüleri dolaşıma soktuğudur.
Çünkü ödül alan fotoğrafların büyük bölümü, küresel güç mücadelelerinin yaşandığı savaşlardan, işgallerden, göçlerden, açlıklardan ve insani krizlerden doğuyor. Bu fotoğraflar bir yandan dünyanın görmezden gelmeye çalıştığı gerçekleri görünür kılıyor; öte yandan küresel medya dolaşımına girerek çağımızın en güçlü imgelerine dönüşüyor.

Peki Pulitzer gerçekten görmemiz gereken gerçekleri gösteren fotoğrafçıları mı ödüllendiriyor?
Yoksa acının imgelerini ödüllendirerek, onların küresel dolaşımına ve giderek metalaşmasına da madalya mı takıyor? Bu sorunun tek ve kolay bir cevabı yok.
Çünkü aynı fotoğraf bir insanın vicdanını uyandırabilir; başka biri için ertesi gün unutulacak sıradan bir habere dönüşebilir. Aynı imge hem tanıklık edebilir hem de tüketilebilir. Hem gerçeği görünür kılabilir hem de dolaşıma girdikçe bir gösteriye dönüşebilir. Belki de Pulitzer’in en büyük paradoksu budur.

Bir yanda insanlığın görmesi gereken gerçekleri görünür kılan cesur tanıklık…
Diğer yanda küresel medya düzeni içinde dolaşıma giren, ödüllendirilen, yeniden üretilen ve giderek metalaşan imgeler…

O hâlde son soru Pulitzer’e değil, hepimizedir.
Biz bu fotoğraflara gerçekten görmek için mi bakıyoruz?
Yoksa acının da tüketilen bir görüntüye dönüştüğü çağın seyircileri hâline mi geldik?

Belki de Pulitzer’i anlamak, yalnızca bir ödülü anlamak değildir.
Belki de asıl mesele, imgelerin nasıl güç kazandığını, nasıl dolaşıma girdiğini,
sonunda nasıl birer metaya dönüşebildiğini anlamaktır

Aydın Karadöller

Bizi paylaşın..