Şirin AYDIN | Yaşamın Görsel İzleri: Anı Fotoğrafları (17. Sayı)

SANAT, YAŞAMI ANLATARAK, ÖLÜMSÜZLÜĞE MEYDAN OKUYARAK DOĞDUYSA VE DEVAM EDİYORSA, ONU ANILARDAN AYRI DÜŞÜNMEK MÜMKÜN MÜ?

“Görmek”, gerçekliğin, yaşanmışlığın en temel kanıtı bizim için. Yaşamı çoğu zaman gördüklerimizle algılıyoruz. Yaşamımız “bir film şeridi gibi” gözlerimizin önünden akıp geçiyor kimi zaman. Hafızamız, gördüklerimizi çağırıyor ilk olarak. Zaman akıp giderken, yaşadıklarımızı bize ait kılan yegâne şey anılarımız ve bunları biriktirmeye çalışıyoruz, belki bir defter köşesine karaladığımız notlarda, belki sakladığımız bir konser biletinde; ama en çok da çektiğimiz fotoğraflarda…

“Doğumla ölüm arasında kurulan anı köprüsü, yok olma kaygısına karşı gösterilen bir tepkidir.” diyor Seyit Ali Ak [1]. Anıları biriktirmeye olan tutkumuz, ölümsüzlük tutkumuzdan besleniyor olabilir mi? Sorunun cevabını bulmak için epey eskilere, Sümerlere gidelim: Kaybettiği dostunun ardından ölümsüzlüğü arayan Gılgamış, ölmez otunu kaybeder belki ama nesilden nesle aktarılan efsanesiyle bugün aradığını bulmuştur!

Eski Mısırlılar ise sadece sözle yetinmezler ve “Ölümsüzlük arayışı, yaşamın göstergesi olan bedenin varlığı korunursa sağlanabilir ancak” derler. Sadece bedenin değil, kişinin dış görünümünün de korunmasıyla sonsuza dek yaşamanın mümkün olabileceğine inanmışlardır. Bu noktada iş heykeltıraşlara düşer. Aşınmaz ve çetin bir granite oydukları kral portreleriyle o zamanki inanışa göre ruhun imgede yaşamasını sağlamaları, onların “yaşamı koruyan kişi” olarak adlandırılmalarına sebep olur [2]. Gombrich’e göre Mısır’da mezarların duvarlarını süsleyen kabartmalar ve resimler de zevk için yapılmazdı; bunların esas görevi “yaşamı korumak”tı.

Sanat, yaşamı anlatarak, ölümsüzlüğe meydan okuyarak doğduysa ve devam ediyorsa, onu anılardan ayrı düşünmek mümkün mü? Bugün sanatsal değeri olduğunu düşündüğümüz pek çok imge, aslında o zamanlar birer “anı saklama” aracıydı. 18. yüzyılın sonlarında ceplerde, pudra kutularının kapaklarında, kolyelerde taşınan minyatür portre resimler sevgilinin, aile bireylerinin, dostların birer hatırasıydı. Peki bunun ardından gelip, minyatür portreciliğin pabucunu dama atan ne dersiniz? Tabii ki fotoğraf!

John Berger, “Anlatmanın Bir Başka Biçimi” adlı kitabında, fotoğrafın icadıyla, hafızaya başka araçlardan daha ilintili yeni bir ifade aracı kazanmış olduğumuzu anlatır. Berger’e göre, “Fotoğrafın ilham perisi, hafızanın kızlarından biri değil, hafızanın bizzat kendisidir. Hem fotoğraf hem de hatırlanmış olan anı, zamanın geçişine bağlıdır. Ve ona aynı derecede karşıdır. Her ikisi de anları saklar ve içinde kendi görüntülerini de…” [3]

Sakladığımız sevdiğimiz fotoğraflar, aynı zamanda güzel bulduklarımızdır. On dokuzuncu yüzyılın dil ustası Mallerme, dünyadaki her şeyin bir kitapta son bulmak için var olduğunu söylerken, Sontag, her şeyin bir fotoğrafta son bulmak için var olduğunu anlatmakta çok da haksız sayılmaz. Sontag’a göre, “Tüm fotoğraflar bir ‘momento mori’dir; yani ölümü anımsama. Bir fotoğraf çekmek demek, bir başka kişinin ya da şeyin ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve değişebilirliğine katılmak demektir.” [4] Fotoğraflar artık aramızda olmayanı, yaşanıp biteni, geçmişte kalanı tekrar çağırmanın, o ânı yaşamanın bir yoludur; tıpkı bir zaman tüneli gibi. Bu ânın görsel kanıtını tamamlayan bir de not düşülmüştür çoğu zaman fotoğrafın arkasına: “Çay keyfimiz” ya da “Ayşe ilk doğum günü pastasının mumlarını üflüyor”, bir tarih ve bir yer adı… Ya da hiç bu kadar lafı dolandırmayıp derdimizi anlatıyordur fotoğrafın arkasındaki not: “Unutma beni!”, “Cansız hayalim, biricik anneme hatıram olsun”…

Fotografik Bellek Olarak Albümler

İnsanın kendinden iz bırakma çabası bugün, kendisine ait görüntüleri biriktirmesi biçiminde ortaya çıkıyor. Bize eşlik eden görüntüleri biriktiriyoruz her birimiz, yaşadığımız gerçekliğin kökleri daha sağlam olsun diye. Sontag “Fotoğraf Üzerine” adlı kitabında, her ailenin fotoğraflar yoluyla aile bütünlüğüne tanıklık eden tarihsel bir kayıt tuttuğunu söylüyor. Hatta çekildikleri ve basıldıkları sürece hangi etkinliklerin fotoğraflandığı da önemli değildir ona göre. Çünkü “Fotoğrafı biriktirmek, dünyayı biriktirmektir” diyor Sontag [5]. Bir aile kurulurken, o ailenin albümü de oluşmaya başlıyor. Düğünler, doğumlar, ilk adımlar, yeni başlangıçlar, kutlamalar gibi özel anlar, fotoğrafın kutsayıcılığında günü geldiğinde yeniden hatırlanmak üzere saklanıyorlar. Sontag’ın dediği gibi, fotoğraf makineleri bugün, aile yaşamının ayrılmaz parçalarıdır [6].
Tek tek fotoğrafların değil, onları bir araya getiren albümlerin de bir zamanlar kutsandığını söyleyebiliriz aslında. Adeta kişisel bir belgeselin toplandığı yerlerdi aile albümleri. Bu önemi koruduğu yıllarda, herkesin gözleri önüne serilmezdi bu özel anlar. Tüm ailenin bir araya geldiği toplantılarda ve özel konukların geldiği zamanlarda ortaya çıkar, üzerine uzun uzun sohbet edilirdi.
Ölümsüzlük arayışı demiştik ya, ilk yıllarında hiç mecaza girmeden tam da bu amaca hizmet etmiş fotoğraf. Fotoğrafın ilk bulunduğu yıllarda, çocuk ölümleri oldukça yüksekti ve ayrıca yeni gelişmekte olan bir sektör olması nedeniyle daha fotoğrafını çektirmeye fırsat bulamadan kaybettikleri yakınlarının ölü fotoğraflarını çektiriyordu insanlar. Zaman geçtikçe, ölü fotoğraflarının aslında çok da nezih bir görüntü oluşturmadığı fikri yerleşti ve bundan vazgeçildi. Yine de bu tür fotoğraflara günümüzde de rastlayabiliyoruz. Nazif Topçuoğlu “Fotoğraflar Gösterir Ama…” kitabında, orta gelirli Amerikalı ailelerin ölü doğmuş ya da doğumdan önce ölmüş çocuklarını, acılarıyla yüzleşmek için fotoğraflayarak internet sitesinde göstermelerinden bahsediyor. Güzel anıları saklıyoruz daha çok demiştik ama insanoğlu işte, ne yapacağı belli olmuyor!

İyi ya da kötü, yaşanmış olan daha güvenilirdir her zaman. Geleceğin belirsizliğine ve ürkütücülüğüne karşı, geçmiş yani yaşanmış olan bizi rahatlatıyor.

Ustalara Emanet Edilen Anılar

Eski albümleri karıştırdığımızda, stüdyoda ya da evin stüdyoya çevrilmiş bir köşesinde çekilmiş fotoğraflarla karşılaşıyoruz çoğunlukla. Düz bir duvar fon olarak kullanılmış; dekor olarak da sadece fotoğraftakilerden birinin ya da bir kısmının oturmasına yetecek sayıda sandalye ve “Çekiyoruuum… çektim!”

Bugün, fotoğraf stüdyoları dendiği zaman akla ilk olarak vesikalık fotoğraflar geliyor. Oysa yakın zamana kadar, stüdyolarda çekilmiş fotoğrafların kimliği tanıtmasının, resmi evrakların üzerinde yer almasının ötesinde bir değeri vardı. Sevilenlere, eşe dosta gönderilen portreler; yanardönerli ışıkların altında, elde tutulan dekoratif bir şemsiyeyle poz vererek ya da bir manzara resminin üzerine kolajla iliştirilerek yaratılan hatıralar… Çeşit çeşit kurguyla, bin bir emekle ve özenle çekilen bu fotoğraflar, tek bir amaca hizmet ediyordu: Anı olarak kalsın diye…

İnsanın anı olarak görüntüsünü bırakma alışkanlığının kendi tarihi kadar eski olduğundan bahsetmiştik. Ancak fotoğrafın icadının, özellikle minyatür portre ressamlarının ayağını kaydırması, kaderin bir cilvesi değil, teknik yetersizlikti. İnsanı, gerçek görüntüsüne en yakın biçimde gösterebilecek kadar usta bir araç olan fotoğraf makinesi, ironik biçimde başka alanlara sıçrayamayacak kadar hantaldı başta. Pozlama sürelerinin uzunluğu ve fotoğraf ekipmanının büyüklüğü-ağırlığı gibi etkenler, fotoğrafı ister istemez stüdyolara kapatmıştı ve dışarı çıkması için biraz daha zamana ihtiyaç vardı. Bu durum, yeni bir kazanç kapısını da aralamıştı. Pudra kutularında, kitap kapaklarında, kolye içlerindeki resimlerin yerini fotoğraflar almaya başladı. Portre fotoğrafçılarının çoğalması, beraberinde fiyatların da düşmesine neden olmuştu. Bu sayede fotoğraf, sadece burjuvaların değil, toplumun her kesiminden insanın elde edebileceği seviyeye gelmişti.

Stüdyolar, sıradan insanın da kişisel tarihini görsel kayıt altına almanın yolunu açtı. Çarşıda, sokakta, caddede vitrinleriyle karşılaştığımız stüdyo fotoğrafçıları, halkla aynı düzlemdeki yaşamları doğrultusunda, onları anlayan, tanıyan, ortak beklentileri olan insanlar olarak aralarında sağlam bir duygu ve düşünce köprüsü kurdular. Hatta az önce burun kıvırdığımız vesikalık fotoğrafların bile birer anılar toplamı olduğunu söylemek mümkün. 60 yıllık kendi kişisel tarihini, vesikalık fotoğrafları üzerinden anlatan Ali Akuzun, fotoğraflarının altına düştüğü notta “Yıllar beni böyle eskittiyse, ben de o yılları eskittim ya!” diye bir serzenişte bulunuyor. Vesikalıklarıyla kendi tarihini anlatma fikrinin nasıl doğduğunu ise şöyle anlatıyor Ali Akuzun: “Bundan üç yıl kadar önce albümleri karıştırıp buğulu gözlerle mazimi seyrediyordum. Aslında fotoğrafın esas maksadı da bu değil midir? Bir de baktım ki hemen her albümde 2–3 adet vesikalık fotoğrafım mevcuttu. Albümlerdeki bu vesikalık fotoğrafları toplayarak, tarih sırasına göre dizdim. Böylece, çocukluğumdan bugüne kadar 42 adet vesikalık fotoğrafım olmuştu. İlk vesikalık fotoğrafım 1948 yılında ilkokul 3. sınıftayken çekilmiş. Daha önceki yıllara ait hiçbir fotoğrafım mevcut değildir. Diğer vesikalıkları ise yaşantım boyunca ya ihtiyaçtan dolayı veya özel olarak çektirmişim ve hepsinin altına tarihlerini de yazarak birer tanesini albümlerime koymuşum. Bu vesikalıkları Ürgüp’teki fotoğrafçı Foto Gözde’ye vererek birlikte tarih sırasına dizdik ve ‘vesikalık fotoğraf tablosu’ hâline getirdik. Bu tabloda, tarih sırasına göre 39 vesikalık fotoğrafla -üç adedi tabloya sığmadı- 60 yıl içerisinde (1948-2008) yıl yıl nereden nereye geldiğim, yıllara göre nasıl yaşlandığım açıkça gösterilmektedir”.

Osmanlı döneminde azınlık stüdyolarının tekelinde olan fotoğrafçılık, Cumhuriyet döneminde hızla günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Cumhuriyet’in ilanı ile gelen nüfus kağıdı, pasaport ve resmi evraklara fotoğraf konması zorunluluğu, “resim çektirmek” istemeyen bir kısım halkın da bu stüdyolarla sürekli bir bağlantı kurmasını gerektirmiştir [7]. Osmanlı’daki ilk Türk asıllı stüdyo fotoğrafçısı olarak bilinen Bahaettin Rahmi Bediz’in dükkânında fotoğraf makinesini gören İtalyan askerler, yurtlarına fotoğraflarını göndermek, sağlıklı olduklarını belgelemek ve ailelerine, dostlarına bulundukları yeri anlatmak, tanıtmak için ondan fotoğraflarını çekmesini isterler. Bu ricayla ilk fotoğrafını çeken Bahaettin Bey, bunu 6 Frank’a satar. Kendi deyimiyle, İtalyanlar bu fotoğrafta “kendilerini ancak tanıyabiliyorlardı” ama sonuçtan memnun kalmışlardır. Bahaettin Bey’in yanında yetişen Hamza Rüstem, stüdyonun yanı sıra orada kullanılan makineler ve diğer ekipmanlarla birlikte büyük bir fotoğraf arşivini de ondan devralır. Bugün hâlâ bu stüdyoyu işleten Hamza Rüstem’in torunu Mert Rüstem, burada çekilmiş pek çok portrenin ve hatıra fotoğraflarının o günlerden günümüze kalmış en önemli belgeler olduğunu söylüyor. “Bu fotoğraflara bakarak o yılların kıyafetleri, farklı kültürlerin giyim kuşamı, sosyal statüler hakkında pek çok çözümleme yapabiliriz” diyen Mert Rüstem, stüdyo fotoğrafçılığının ve dolayısıyla fotoğrafın hayatımızdaki yerinin değişmeye başladığını söylüyor. Bin bir emekle üretilen fotoğraf hem ucuz değildi hem de zor ulaşılırdı; dolayısıyla da değerliydi. “Gelişen teknolojiyle günümüzde fotoğraf makineleri akıllı oldu. Cep telefonları bile fotoğraf çeker oldu. Alacağınız herhangi bir SLR veya kompakt makine, fotoğraf bilginiz olmasa bile çok net ve ışığı düzgün kareler verebilmektedir. Kanımca stüdyolardan insanları uzaklaştıran en önemli nokta buradadır. İhtiyaç azalmış, kalmamıştır. Ailenizi, kendinizi stüdyoda belgelemenize gerek kalmamıştır.” diyen Rüstem’e göre, günümüzde stüdyoların önemi gittikçe azalıyor.

1972’de Ankara’da Büyük Fotoğrafçılık stüdyosunu açan Ahmet Turgut da günümüzde stüdyoların daha çok vesikalık fotoğraf çekenler ya da reklam fotoğrafı çeken yerler olduğunu söylüyor. Babası Mehmet Turgut’un Sarıkamış’ta açtığı stüdyonun o zamanlar hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler tarafından dolup taştığından bahsediyor. Caddeye paralel olan ve gerekli aydınlatmanın gün ışığı ve perdelerle ayarlandığı bu stüdyo, özellikle orta tabakanın fotoğraf talebini karşılayan bir yermiş. “Şimdiki gibi fotoğraf makinesi yok kimsede. Düğüne gidecekler giyinip süslenmişken gelir, bir de stüdyoda fotoğraf çektirirlerdi. Bayramda da bayramlıklarını alanlar gelir, mutlaka fotoğraf çektirirlerdi. Bayramlarda kuyruk olurdu stüdyonun önünde, sıra numarası verirdik. O dönemde bayramda şık giyinmek modaydı; fotoğraf çektirmek de öyle…” diye anlatıyor Ahmet Turgut.

Artık eskisi gibi rağbet edilmiyor stüdyoda anı fotoğrafı çektirmeye. Askerler ve öğrenciler belki geliyorlar hâlâ uzaktaki yakınlarına birer hatıra göndermek için; ama o da eskisi kadar fazla değil. Bir de düğün, nişan fotoğrafları var tabii; ama o da yeni modaya uydu, stüdyonun dışına çıkmaya başladı artık. “Anı fotoğrafları eskiden önemliydi; herkesin salonunda bir fotoğraf köşesi olurdu. Fotoğraf kıymetliydi, fotoğrafçı kıymetliydi…” diyen Ahmet Turgut gibi Mert Rüstem de “Fotoğrafın sihrini koruduğu yıllarda, stüdyoların anlamı, önemi farklıydı. Özel anları belgelemek için fotoğrafçıya ihtiyaç vardı.” diyerek, eski günlere özlemini dile getiriyor.

Kamuya Açık Anı Fotoğrafları!

Peki, ne değişti de fotoğrafçının, yani profesyonel fotoğrafçının özel anlarımıza tanıklık etmesinden vazgeçtik? Aslında bunun da çok yeni bir durum olduğunu söyleyemeyiz. 1889’da George Eastman, “Kodak” adını verdiği 100 pozluk rulo filmli fotoğraf makinelerini piyasaya çıkardı. Firmanın sloganı, “Siz denklanşöre basın, gerisini biz hallederiz” idi. Stüdyo fotoğrafçılığı hâlâ altın yıllarını yaşasa da fotoğraf artık kitlelerle tanışıp yaygınlaşmıştı.

Fotoğraf makinesinin küçülüp hafifleşmesiyle birlikte her yerde iş adamları fotoğrafçılık mesleğine akın etmeye başlamıştı. Walter Benjamin, bu durumun fotoğrafları estetikten de uzaklaştırdığını anlatır: “Bu, fotoğraf albümlerinin dolmaya başladığı zamandı. En çok, konutun en sevimsiz yerlerinde, misafir odalarının konsolları ya da şamdan sehpaları üstünde bulunmayı seviyorlardı. İtici metal menteşeli ve köşebentli, sayfaları parmak kalınlığında altın kenarlı deri ciltler, içlerinde soytarıca giyimlere bürünmüş ya da kordonlarla paket gibi bağlanmış figürler –Alex Amca, Rieckhen Teyzeciğimiz, Trudeciğin küçüklük hâli, baba birinci sömestredeyken –ve nihayet, rezalet tamam olsun diye, biz kendimiz: Tirol köylüsü kılığında, jodler nağmeleri söyler, şapkayı dekor tuvallerine çizilmiş olgun üzüm salkımlarına doğru sallarken ya da iki dirhem bir çekirdek derli toplu denizeri olarak, pırıl pırıl bir direğe dayanmış, adet olduğu üzere bir ayaküstüne basmış, ötekin rahatta… Böyle portrelerin teçhizatını oluşturan kaideler, tırabzanlar ve oval sehpalar, henüz poz süresinin uzun olması nedeniyle, resimde sallanmış çıkmamaları için modellere yaslanacak yerlerin gösterildiği zamanları hatırlatmaktadır” [8].

Benjamin, dijital fotoğraf çağını görseydi, ne derdi acaba? Bugün artık cep telefonlarıyla herkes fotoğraf çekebiliyor; ortalama bir makineye sahipse en özel günlerde bile fotoğrafçıya ihtiyaç duymayabiliyor. Stüdyoda anı fotoğrafı çektirmekse artık tarih oldu denilebilir. Fotoğrafı üreten araçlar ve koşullar değiştikçe, fotoğrafın paylaşım koşulları da değişmeye başlıyor. Mert Rüstem, “Dijital çağda, en iyi kare için değil, en çok kare için deklanşöre basılıyor.” diyerek, aslında birçoğumuzun yakındığı bir durumu dile getiriyor: “Fotoğrafın ilk yıllarında her ailenin özenle saklanan sayılı fotoğrafı varken, 60’larda albümler dolmaya başladı. 80’li yıllarda kutular doldu; artık hard diskler doluyor. Bir zamanlar belli anlar fotoğraflanıp saklanırken, artık her an fotoğraflanıyor.”

Ahmet Turgut ise dijitalleşmenin fotoğrafı olumlu etkilediğini söylüyor: “Şimdi en kötü fotoğrafçı bile pırıl pırıl fotoğraf veriyor. Filmde ne çektiğinizi göremiyordunuz, şimdi kalite yükseldi. Fotoğrafa ilgi arttı, paylaşım arttı.” Paylaşımın artması, fotoğrafın paylaşıldığı ortamların değişmesi anlamına geliyor elbette. Artık fotoğraflara albümlerden değil bilgisayar ekranlarından bakılıyor. Her ne kadar birçok kişi fotoğraf baskısının hâlâ büyüsünü koruduğunu söylese de kart üzerine basılmış fotoğraflar, hard disklerdekinin çok küçük bir kısmı. Dahası bu fotoğraflar artık deri ciltli, işlemeli albümlerden değil fotoğraf paylaşım sitelerinden, blogger’lardan, Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinden izleniyor.

Antonin Dufek’e göre, özel fotoğrafları kamusal olandan ayıran, onlara eklenmiş olan kişisel anılar, duygular ve anlamlardır. Bu eklentiler, fotoğrafı geçmişte yaşanmış bir gerçekliğe açılan bir pencereye dönüştürme gücüne sahiptir [9]. Örneğin aile albümlerinde bulunan fotoğraflar, o ailedeki bireyler için diğer insanlar için olduğundan farklı bir anlam taşır. Fotoğraf, sahibine geçmişte yaşanmış bir ânı, öncesi, sonrası ve fotoğrafta yer almayan birçok detayla birlikte hatırlatır. Zaman zaman da, tam aksine, hatırlanamayan detayları sahibine tam da o fotoğrafta olduğu gibi yeniden öğretir. Fotoğraf, gerçekleri o an var oldukları şekilde saklayabildiği gibi, bir daha düzeltilemeyecek biçimde değiştirebilecek güçtedir.

Oysa bugün pek çok kişi fotoğrafın yanıltıcı olabileceği inancına da sahip. Bu inancı tetikleyen, fotoğrafın bu kadar kolay elde ediliyor ve değiştirilebiliyor olması şüphesiz. Ancak işin ilginç yanı, fotoğrafın belge-belgesel-haber değeri söz konusu olduğunda, gerçekliği hep tartışılagelmiş olmasına karşın, anı fotoğraflarının belki de samimi ve özel bulunduklarından dolayı böyle bir tartışmaya konu olduğuna şimdiye kadar rastlamamışızdır. Oysa bugün web ortamında izlenen ve bir kişiye ait özel fotoğrafların gerçekten o kişiyi yansıttığına şüpheyle yaklaşabiliyoruz. Dahası bunu sorgulama hakkını kendimizde görebiliyoruz! Örneğin sosyal paylaşım ortamı Facebook’un kullanıcılarından bu tür cümleleri duymak mümkün: “Kişinin izin verdiği ölçüde biz fotoğraflardan onun hakkında bilgi edinebiliriz ama unutmamalı ki fotoğraflar çok da yanıltıcı olabilir aynı zamanda!”, “Fotoğrafların da diğer imgeler gibi ‘yaratıldığı’ bir çağda yaşıyoruz. Sonuçta fikir sahibi olsam bile bu naif bir yanılsamadan ibaret olurdu.”, “Genel olarak insanlar sevdikleri kişi ve aktiviteleri paylaşıyorlar. Böylece en azından kişilerin ne sevdiğini ya da bu anlamda ne sunuyorsa onu öğrenmiş oluyorum.”…

Bu tür paylaşım siteleri, esas olarak, insanların zamansızlık ya da uzaklık nedeniyle görüşemedikleri kişilerle iletişim kurmalarını sağlarken fotoğraf paylaşımına da olanak tanıyor. Pek çok kişi tanıdıklarıyla, arkadaşlarıyla anılarını, gezi, tatil, özel gün fotoğraflarını bu kanallarla paylaşabiliyor. Ancak paylaşım sitelerinin sistemi, kişiye özel bilgilere ve dolayısıyla fotoğraflara herkesin ulaşmasına da olanak sağlıyor. O bizim için çok değerli olan, herkese gösterilmeyen, sadece özel misafirlerle paylaşılan anı fotoğraflarının “özel”liği de kaybolmaya başlıyor böylece…

Ve bakıyoruz ki etrafımız sayısız imgeyle çevrili bugün. Fotoğrafa pastadaki en büyük payı vermek hata olmaz. Gazetelerde, dergilerde, afişlerde, broşürlerde, ambalajlarda gördüğümüz tüketime girmiş fotoğrafları bir kenara koyarsak, baktığımız fotoğrafların birçoğunun anı fotoğrafı olduğunu iddia etmek fazla mı “iddialı” olur? Her fotoğraf, fotoğrafçısının bir anısının yansımasıdır aslında. E o halde biraz daha özeni hak etmiyorlar mı dersiniz, “anı” diye çektiğimiz fotoğraflar? En azından yaşamlarımıza gösterdiğimiz kadarını!

Dipnotlar:
[1]. Ak, Seyit Ali. Fotoğraf ve Kartpostallarıyla Giritten İstanbula Bahaettin Rahmi Bediz
[2]. Gombrich, Sanatın Öyküsü, 58
[3]. Berger J., “Anlatmanın Başka Bir Biçimi”, s.272
[4]. Sontag S., Age; s.30
[5]. Sontag, Fotoğraf Üzerine, 19 – 25
[6]. Sontag, fotoğraf Üzerine, 24.
[7]. Cengiz Oğuz Gümrükçü Cumhuriyet Dönemi Fotoğrafçılığımızın Gelişimi
[8]. Walter Benjamin, Fotoğrafın Küçük Tarihi, – Fotoğraf neyi anlatır. S.14-15
[9]. Antonin Dufek, “Private and Public Pictures,” Camera Austria 41 (1992): 21’den aktaran Ebru Kurbak

Hazırlayan: Şirin AYDIN
Katkıda Bulunanlar: Kamuran FEYZİOĞLU

Kontrast Sayı 17, Mayıs-Haziran 2010