Özcan YURDALAN | Çelebi’nin Konseri (19. Sayı)

Fotoğraf çekmeye başladıktan sonra problemli bir alanda bulunduğumu farketmem hayli zaman aldı. Objektifi, hiç tanımadığım insanlara doğrultup rızaları dışında görüntülerini almak ve belki de hiç görünmek istemedikleri biçimde ele geçirdiğim suretlerini ona buna göstermek, problemin başladığı yerdi. Çektiğim fotoğraflarla kâh ruhsal doyum, kâh maddi kazanç, kâh sosyal beğeni toplamak neyin nesidir, diye düşünmeye başladığımda kendime sorduğum ilk soru “Hakkım var mı?” oldu.

Fotoğrafını çektiğim insanların kimi zaman bir yıllık gelirine denk düşecek miktarda para harcayarak aldığım kameralarla “onların” görüntüsünü ele geçirmeye, duvarlara asmaya, çoğaltarak ona buna gösterme hakkını nereden alıyorum?

Kimi zaman böyle olur. İnsan, bildiğini sandığı şeyi ansızın karşısına çıkıveren basit bir soruyla aslında hiç anlamamış olduğunu farkeder. Çarpıcı bir bilinç boşalması yaşar; aniden içine düştüğü hiçlik girdabında boğulacak gibi olur. Başkalarının hayatına kamerasını doğrultan fotoğrafçı için bu hâlden çıkmanın yolu, bu sahici soruya sahip olmakla başlar.

Boynuna kamerayı takmakla, onun bunun fotoğrafını çekme hakkını ve ruhsatını da kendiliğinden kazanmış olmaz insan. Gel gör ki işleyişteki durum bu cümleyi doğrulamaz. Fotoğraf, hayatın o kadar içine girmiştir ki tam bir yabancılaşma yaşanır. Çeken de çekilen de gayet doğal davranışlar içindedir sanki; üstlerine düşen vazifeyi yerine getirmektedirler. Fotoğrafın kısa ömründe böyle olagelmiştir ama böyle gider mi şüpheliyim doğrusu. Her şey fotoğrafın basit bir teknik kayıt olmadığını farketmekle başlayacak belki de.

Fotoğrafçı aslında dış alemin fotoğrafını çektiğini sanırken kendi içinin, duygu ve düşünceleriyle birlikte zihniyet dünyasının da fotoğrafını çeker. İşte o noktadan itibaren ortaya çıkan görüntünün toplumsal uzantısı, ideolojik arka planı aşikar olur. Konusu “öteki” olan fotoğrafçı için fazladan bir de “dürüstlük”, “sorumluluk” gibi mevzular devreye girer.

“Hakkım var mı?” sorusunun cevabını aramak için çıkılan yol buradan başlar. Fotoğrafçının ideolojisi ve fotoğrafın politikası, yapılan işin temelindeki en önemli meseledir. İster boş vakitleri hoşça değerlendirmek maksadıyla olsun, ister hayata dair bir sözü çoğaltmak için olsun, isterse bir tanıklığı yansıtmak ya da yaratıcılık sergilemek için olsun çekilen her fotoğrafın ekseninde bir fikrin yattığı hesaba katılınca, insanın karşısına genellikle hiç de masum olmayan bir alan çıkar: Fotoğrafın dünyası. Yalanın da, sahtenin de, göz boyamanın ve aldatmacanın da en inandırıcı hâliyle tezahür ettiği bir âlemdir burası. Tam da bu nedenle fotoğraflarda yansıtılan dünyanın gerçek dünyayla ilişkisini sorgulamak, o dünyadaki hayatlarla fotoğraftakilerin ne kadar örtüştüğünü araştırmak herkes için sadece doğal bir hak değil aynı zamanda enayi yerine konmamanın da başlıca koşuludur. (Hele yarışmalar sayesinde iyice ahmaklaştırılmış bizimki gibi fotoğraf ortamlarında temel ihtiyaçtır.)

“Fotoğraf gösteriyorsa mutlaktır ve doğrudur” arkaik inancının çoktan aşıldığını hepimiz biliyoruz ancak yine biliyoruz ki “dürüst fotoğraflar” toplumsal gerçekliği yansıtabilecek enerjiye sahiptir; insan hayatlarında tezahür eden haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik hâllerini bütün çarpıcılığıyla gösterebilme potansiyelleri vardır. Kendi başına hiçbir şey olan fotoğraf, ancak fotoğrafçısının içsel donanımlarıyla birlikte anlamlı bir varlık hâline gelebilir. (Burada fotoğrafçının “dünya görüşü”, “siyasal duruşu”, “fotoğrafın politikası” gibi vasıflara neden ihtiyacı olduğunu okurun zekâsına hakaret saydığım için sıralamaya kalkışmıyorum. Aynı biçimde, fotoğrafı ve fotoğrafçılığı politik kimliklerin, ideolojik duruşların dışında sanan, 12 Eylül marifetiyle zedelenmiş aklın fotoğraf dünyamızda az çok aşıldığını varsayıyorum. Ayrıca günlük siyaset ile “sanat” ve “fotografik tanıklık” arasında fark olduğunu hatırlatmayı gereksiz buluyorum.)

Lafı buraya kadar getirmişken, asıl bağlamak istediğim yere doğru dümen kıracak olursam şunu söylemek isterim:

Belgesel fotoğrafa merak sarıp başka hayatları anlatma peşine düşenlerin “Neden bu konuyu seçtim?” sorusunun cevabını bütün dürüstlüğüyle kendine vermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca “Bunu yapmaya hakkım var mı?” diye sormanın önemine değinerek, kendine büyük büyük misyonlar vehmetmenin beyhudeliğinden dem vuruyorum.

Gezi fotoğrafı çekimlerinin fiziki koşullarından daha ötesinde imkanlara sahip olmadan başka hayatlara tasallut ederek üç beş gün içinde onları anlatmaya kalkmanın en basitinden “yalan-yanlış” bir söz kurma tehlikesi taşıdığını hepimiz biliriz. Şehirli orta sınıfa mensup olmanın getirdiği avantajlar sayesinde kendine ayrıcalık vehmetmenin yanı sıra, fotoğraf makinesiyle başka hayatlara girivermenin köpürttüğü oryantalist bakışın ürünleri bugünkü fotoğraf ortamında belki yutulur gider; ancak nereye kadar gider ve gittiği yerden geriye ne kalır, kime ne fayda sağlar bilinmez.

Sanırım memlekette yaygın fotoğraf anlayışında kökten değişmesi gereken kabullerden biri şudur: “Fotoğraf öğrenmenin ilk adımı, başka hayatlara objektifi doğrultup onların üstünden renk, ışık, kompozisyon vs. pratiği yapmaktır.” Ne münasebet ve ne hakla? Herkes pratiğini kendi hayatından, çevresinden, ortamından yapmalı bana kalırsa. En başta temel fotoğrafçılık seminerini bitirenleri, ellerinde makineleriyle derhal kentin varoşlarına, tarihî mekânlardaki hayatlara, sanayi mahallelerine, dezavantajlı grupların üstüne ya da köylere götürmek yerine, başka türlü bir fotoğrafçılık anlayışının ilk adımı olarak, kendi hayatlarından fotoğraf çekmeleri teşvik edilebilir. Rengi, ışığı, kompozisyonu, dengeyi, lekeyi herkesin kendi hayatında, kendi çevresinde denemeye kalkışması daha isabetli olur. Çünkü başka hayatlara kamerayı doğrultmadan önce, teknik görüntü elde etmeyi bilmenin ötesinde başka vasıflar, farklı sorumluluklar edinmek gerekir. En başta fotoğrafçılıkla boş vakit eğlencesinden öteye geçen bir ilişki kurmak, emek ve özel zaman hasredilmiş bir ilgi alanı inşa etmek gerekir. Bu olmadan, başka hayatlara doğrultulmuş objektiflerden çıkan görüntüler, akla Muallim Naci’nin şu beyitini getirir:

“Toplanıp ehli hava, her biri bir saz çalar Çelebi böyle olur bizde de konser dediğin.”

Özcan YURDALAN

Kontrast Sayı 19, Eylül – Ekim 2010

Bizi paylaşın..