Joel Peter WITKIN | Bitmeyen Yeniden Yorumlar (52. Sayı)

ABD, 1939 / En Dikkate Değer Çalışması The Kiss (Le Baiser, N.M.) / Stil -Sürreal / Ayrıca Bkz. -Goya -Rubens -Rembrandt -Picasso -Velazquez

“Benim çalışmalarım, kendi benliğime doğru yaptığım bir yolculuğun hikayesidir. Bu yolculuğun son durağında daha sevecen, daha az bencil olma arzusu yatmaktadır.”

Eserlerini, ağırlıklı olarak morgdan veya gazete ilanıyla bulduğu cesetlerden, fiziksel eksikliği bulunan insanlardan, cüceler, eşcinseller ve hermafroditlerden esinlenerek veya bilakis onları kullanarak oluşturan Witkin, şiddet dolu katolik ve yahudi resimleri yapan kardeşi Jerome gibi küçük yaştan itibaren sıradışı bir hayatın içinde olmuştur.

Witkin’in gazeteye verdiği bir ilandan:

“Cüceler, vücut bozuklukları olanlar, devler, kamburlar, transseksüeller, sakallı ve çok kıllı kadınlar, kuyruklu, boynuzlu, kanatlı, dört memeli kadınlar, doğumdan dolayı sakat kalmışlar, kolu, bacağı, burnu, kulağı, memesi kopmuş herkes. Aşırı derecede büyük her türlü organı olan herkes. Her tarzda garip ve değişik görünümü olanlar. Ölüler, ölü doğmuş her türlü canlı biçimleri. Hermafroditler, perversion, İsa nın bedeninin duruşundaki arızaları alan herkes. Aşağıdaki telefon ile temasa geçsin……”

“Kardeş olarak karanlık görüşlerimiz vardı. Ben Araf’ta acı çekip beklerken, o Cehennemde idi.”

Erken yaşta anne ve babasının ayrılmasını yaşayan Witkin’in yaşadığı tek travma da bu olmamış; bir trafik kazasında, bir kızın kopan kafası Witkin’in önüne yuvarlanmış ve yaşadığı bu olayı asla unutamamıştır. Aslında bir bakıma sıradışılığını da bu olaylara bağlayabiliriz. İlerde kendi çalışmaları için ölülerle yakın araştırmaya giren Joel Peter, bunun için morglarda bile çalışmayı göze alır.

“Babam beni bir köşeye çeker, Life, Look ve the Daily Mirror gibi dergilerdeki fotoğrafları bana gösterir ve üzerinde konuşurdu. Tam 5 yaşındaydım ve bana böyle güzel fotoğraflar yapamadığından bahsederdi. Belki de onun arzusu, benim kanalım ile gerçekleşti, bilinmez.”

Kendine, bu tarz iğrenç sayılacak şeylerle neden ilgilendiğini zaman zaman sorduğunu itiraf eden Witkin, bu takıntısına verebileceği en iyi yanıtın “şiddet ve korku temalarına eğilimi” olduğunu söyler ve yeryüzünün estetiğinden nefret ettiğini saklama gereği duymaz.

“Burada bulunmamın bir nedeni mutlaka olmalı düşüncesine iki elle sarıldım, bunun sonucunda da bu nesnelerden mükemmel bir şeyler yapabileceğime inandım.”

Zamanında büyük eleştiriler alan Witkin’in tam simetrik olarak lazerle kestiği öpüşen ceset fotoğrafı, bana her zaman Magritte’in kimliksiz aşıklarını çağrıştırır. Rene Magritte’in bu eseri için çeşitli fikirler ortaya atılmış ama en gerçekçi olanı, bu eserin, sanatçının13 yaşındayken yaşadığı korkunç bir olayla bağlantılı olmasıdır. Nehirde boğulan annesinin cansız bedenini, son kez sırılsıklam beyaz geceliğiyle gören ressam, bu görüntüyü hayatı boyunca unutamamıştır, birçok eserinde bunun etkisi görülmektedir.

Witkin’in elinde tüm dünyevi güzellikler sıradanlaşıyor, anlamını kaybediyor; yarattığı doğal “estetik çirkinler” ise beni kalbimden ve derinden etkiliyor. Yapmak istediği bu mu bilmiyorum ama tüm o “çirkinlikler” güzelleşiyor. Witkin bana göre, her şeyin inanılmaz bir hızla manipule edildiği bu yüzyılda, bize miras kalan 20.yy’ın son akıl bükücüsü…

Witkin’in bu kurgulanmış-sahnelenmiş fotoğrafı (1987), Velazquez’in İspanya Kralı IV. Philip’in ailesini tasvir eden alegorik(1) resmi “Les Meninas”’ı (1656) yeniden yorumlar. Witkin kendisinin de bulunduğu bu fotoğrafta, Velazquez’in karmaşık mekansal düzenini korurken, orijinalindeki her görsel-her obje yerine transgresif(2) bir kopyasını koyar. Ayrıca Picasso’ya saygısından olsa gerek, ondan da bir parça alıntılamıştır.

Benim için Witkin’in eserleri aynı kendini tarif ettiği gibi “araf”ta… Geçmiş ile gelecek, yaşam ile ölüm, çirkin ile güzel, doğru ve yanlış arasında… Bu kadar ironinin ortasında eserlerinde Orta çağ sanatına, Goya, Rubens, Rembrandt, Picasso ve Velazquez’ten alıntılara rastlarsınız; hem de aldığı eğitimine bağladığı süper kompozisyon bilgisiyle…

“Fotoğraf çekmeye 16 yaşında başladım. O yıl, Edward Steichen, benim bir fotoğrafımı Museum of Modern Art, New York’ta sergilemek için aldı. Bu olay benim hayatımı fotoğrafa adamama neden oldu”

Graham Witham, Çağdaş Sanatı Anlamak adlı kitapta: “Resimler elle, fotoğraflar ise makine yardımı ile üretildiğinden, ilkinin subjektif, ikincisinin ise objektif olduğunu düşünebiliriz. Fotoğraf makinası yalan söylemez klişesi aklınıza gelebilir ve bu bir anlamda doğrudur. Fotoğraf doğru bir tasvirdir ama asla objektif olamaz. Fotoğraf, gerçekliğin doğru bir kopyası olsa da bu sanatçının izleyiciye göstermek istediği gerçekliktir. Bu yüzden objektif değil sübjektiftir.” diyor. Tıpkı Cindy Sherman’ın, Witkin’in veya Grove’ın göstermek istediği gibi…

Sanat tarihinin belki de en çok “yorumlanan” eseri, tanınmış adıyla Olympia, Larry Rivers, ‘I Like Olympia in Black Face’, 1970, Victor Burgin, ‘Olympia’, 1982, Rob Scholte, ‘Olympia,’ 1985, Yasumasa Morimura, ‘Portrait (Twins)’, Sally Mann, ‘Venus After School’, 1992, Katarzyna Kozyra, ‘Olimpia’, 1996, Mario Sorrenti, Yves Saint Laurent Rive Gauche, 1998, Herman Braun-Vega, ‘Interior by the sea (Manet)’, 1999, Julie Rrap, ‘Fleshed Out’ [detail], 2002, Nadav Kander, ‘Karina (after Manet’), 2004, Diane Amato and Lisa Morton, ‘Road Work Ahead’, 2004, Gabriel Abrantes, 29 ‘Olympia’, 2006, Joel-Peter Witkin, 2006, Agnes Thurnauer, ‘Olympia’, 2006, Emanuele Fontanesi, ‘Manut’, 2007, Rashid Johnson, ‘White Girl’, 2007, Karen Knorr, ‘Olympia’, Isabel Samaras, ‘The Offering’, Moise Kisling, ‘Nu num div vermelho’, 1918, Mel Ramos, ‘You Get More Spumoni with Giorgione’, 1976, Lino Lago, ‘Your ad here’, 2011 gibi birçok sanatçıya esin kaynağı olmuştur.

1 – Alegori; bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme sanatıdır. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek, örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla ( emis) anlatılması gibi.
2 – Transgresyonel kurgu* (transgressif kurgu* olarak da bilinir), toplumsal değerler ve yerleşik düzen içerisinde kendini dışlanmış hisseden, kimi zaman da bu dışlanmışlığı kendi kendine yaratan karakterlerin, bu kenara sıkışmışlığı kırmak için illegal ya da marjinal yollara başvurmalarını konu alır. Toplumsal yapının en temel normlarına karşı çıkarken kullandıkları yöntem ve sınırlarda yaşama hali, bu kurgu türünün protagonistlerini genellikle akıl hastası, anti- sosyal, ya da nihilistik karakterler olarak ortaya çıkarır. Bu tür, genellikle uyuşturucu, seks, şiddet, ensest, pedofili, suç, vb. gibi tabulaşmış ya da tabulaşmaya müsait konular üzerine kuruludur.

Alper Güldemet